e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ
Ana Sayfa > Kabala Video Klipleri > Kabala'nın İfşası > Kabala’nın İfşası – Ders 2 – Realiteyi Algılamak

Kabala’nın İfşası – Ders 2 – Realiteyi Algılamak

48 MB – 29 Dakika

Video olarak indir –   PDF dosyası olarak indir

Not: Dersleri izlerken, dersin PDF formatını açıp ders’de kullanılan çizimleri takip etmeniz tavsiye edilir.

Dizimizin ilk bölümünde Kabala’nın ne olduğu ve ne olmadığı konusunu özetledik. Eğer Kabala’nın ne işe yaradığı konusunu hatırlayacak olursanız, Kabala’nın, kendisine “Hayatımın amacı nedir?” sorusunu soran kişi için olduğunu anımsarsınız. Bakalım, buradan nereye varacağız. Kabala’nın tanımıyla başlayıp, bu tanımın ne olduğu ve bizi nerelere götüreceğine bakalım.

Kabala bir ilimdir, insanın üst bir realiteyi hissedip bilmesine olanak sağlayan bir bilimdir. Hayatın gayesini bu açıdan ele alır ve bu elbette beraberinde sorular getirmektedir: Kişi nedir? İnsan nedir? Üst bir realite nedir? Kişinin üst bir realiteyi hissetmesine, bilmesine ve bu realiteye adım atmasına olanak sağlayan şey nedir?

Hatırlarsanız bu grafiğe önceden de bakmıştık. Burada görüyoruz ki, yaşadığımız yer, varoluşumuzun olduğu yer, bütün ve tam bir realitededir. Bu realite, hiçbir şeye bağımlı değil ve sınırsız; her şeyin tamamıyla birbirine bağlı olduğu bu realite, sonsuz haz ile dolu ve var olan her şeyin bilgisini ve arasındaki bağlantıyı barındırır. Kabalistler, yani tüm sistemi edinmiş kişiler, bu varoluş şeklinden belli bir amaç için “dünyalar” denilen sistem içerisinden düştüğümüzü anlatırlar. Dünyalar Olamot’dur ve İbranice olan Olam kelimesinden gelir. Bu kelimenin kökü He’elem’dir ve “gizlenmek”, “gizlilik” anlamına gelir. Realite ile bütünüyle bağ içerisinde olan bu birlik durumundan düştük ve bariyer denilen bir geçiş noktasının altına indik. Buraya “bizim dünyamız” deniyor ve burada realite son derece kısıtlı bir biçimde gerçekleşiyor. Bizim dünyamızda, çizimde gördüğünüz bu dünyalar hakkında en ufak bir izlenim sahibi değiliz – ve bunlar manevi dünyalardır, bunların tümü – ve burası ise dünyevi dediğimiz fiziksel dünyadır.

Eğer hayatın amacını, hayatınızın anlamını bilmek istiyorsanız, o zaman plan hakkında da bilgi sahibi olmanız gerekmektedir. Bu, imkânsız bir şey gibi görünüyor; hayatın anlam ve amacını açıklayacak herhangi birilerinin çıkabileceği konusu, neredeyse fıkralara kaynak olacak bir konu gibi gelse de, Kabalistlerin rolü burada devreye girer. Bu realitenin tümünü edinmiş olan kişiler, bizlere bir planın olduğundan, bütün realite ve varoluş için bir tasarının var olduğundan bahsederler. Bu kişiler, hayatın amacının bir yaratık yaratmak ve bu yaratılanı sınırsız haz ile doldurmak olduğunu söylerler. Tamamı ile bütün anlam, sebep, amaç ve yön budur; Olabilecek olan her şey ve olacak olan her şey yalnızca bu amaca yönelik olmaktadır. Varoluşunun tümünün temelinde yatan bu düşünce, bu niyet içerisinde, olacak olan her şeyin kuralları belirlenmiştir. Manevi ve fiziksel dünyaları işleten tüm temel kanunların kökleri, bu tek düşüncede bulunmaktadır. Bu dünyada olup bitenler, bir yaratık yaratıp o yaratılanı sınırsız haz ile doldurmak dışında başka herhangi bir sebepten dolayı olmamaktadır.

Kişiyi manevi dünyanın dışında tutan şey nedir? Kişi nedir? Bu realiteyi algılama şeklimizin, realiteyi algılayışımızın bizlerde bir gizlilik yarattığını anlamamız gerekmektedir.

Bu, bir kişidir – üzerinde beş adet delik olan kapalı bir kutu. Bu beş delik, beş duyumuzdur. Kişinin etrafını ise saran üst bir realite vardır, bütün bir realite, maneviyat ve bize gelenler bu bütün realiteden gelmektedir. Bu, dışımızda olan bir realite gibi, şekilsiz bir şey gibi gelir bize ve buradan kişiye gelen bir şey ise sahip olduğumuz beş duyumuz vasıtası ile bir tanıma sokulur; diğer bir deyişle, algılarıma göre realitenin ne olduğuna karar veririz.

Manevi bir obje kutuya gelir ve burada garip bir şey olur. Bu şey, aslında kutuya girmez. Bu kutu, kapalı bir sistemdir ve bu yüzden gelen obje bir bariyere çarpar. Bu bariyer bir nevi dönüştürücüdür – tıpkı kulak zarı veya bir retina veya cildin yüzeyinde bulunan bir sinir veya tat alma organı gibi bir dönüştürücü. Dışarıda olan şeyi algılamak yerine, bu şey indirgenir ve bir programdan geçer [çizime bakarak]. Bu şey, programdan geçerken, programda bulunan belirli prensiplere uygun olarak, anlayabileceğimiz bir şekle getirilir, yorumlanır. Buradan geçtikten sonra ise, kutumuzu veya bu makineyi terk eder ve ürettiği şey ise, realitemizdir.

Bu sensörün ne kadar hassas olduğunun önemi yoktur. Diyelim ki, bu gözünüz olsun; ister Hubble teleskopunu kullanın, ister uzağı göremeyen, miyop bir gözünüz olsun. Hassasiyetin önemi yoktur. Önemli olan programlamadır, makinedeki, bu sübjektif sistemde olup biten önemlidir. Buraya giren şey, ancak programın söylediği şeydir. Bu [çizimdeki belirli bir yere işaret ediyor] değildir, fakat program tarafından anlaşılabilen bir indirgemedir.

Bu kısıtlamayı yaratan program nedir? Bu [çizimde belirli bir yere işaret ediyor] objektif realitedir ve bu [çizimde belirli başka bir yere işaret ediyor] algılayabildiğimiz kısıtlı kısımdır. Bu programa “egoizm” denir. Kendini düşünmektir – “Bundan benim çıkarım ne?”, “ Bu beni nasıl etkileyecek?” Sonuç olarak, buna kilitlenmiş durumdayım… kişi, kutunun içerisinde nasıl hissettiği yönünde tüm bu şeyler hakkında sübjektif bir görüşe kilitlenmiş durumdadır. Aslında kutunun dışında bulunan şeyler hakkında hiçbir zaman herhangi bir algıya sahip değildir.

Bir sorunumuz var, çünkü beş algımızın her biri tamamıyla aynı programa göre çalışmaktadır. Hiçbiri, programın dışında neyin var olduğu hakkında bize bir bilgi veremez.

Etrafımızda neler olduğunu öğrenmek, büyük realitenin ne olduğunu öğrenmek için, Kabalistlerin “altıncı duyu” dedikleri, ilave bir duyu geliştirmemiz gerekmektedir. Burada bahsi geçen altıncı duyu, falınıza bakan hanımefendinin altıncı hissi değildir. Bu duyu, dışımızda olan ile iletişime geçebilen bir duyudur ve bahsettiğimiz programlamaya tabi değildir.

Bunu yapabilmek için, bunu yapmaya ihtiyacınızın olması gerekmektedir. “Benim çıkarım nedir?” ile memnun olduğumuz sürece, dışımızda çalışma yapmamız, kutunun dışında bir şeyler inşa etmemiz mümkün değildir.

Yaratılışın Düşüncesi’nin içerisinde entegre edilmiş bulunan kanunlar vardır ve bu kanunlar, kişiyi bütünüyle doyuma ulaştırır. Bizi, kutunun dışına çıkma arzusuna ulaştıran, motive edici bir kuvvet mevcuttur. Eğer ne olduğumuzu kavrar isek, yani alma arzusu olduğumuzu – “Benim çıkarım ne?” – egoist olarak yaratıldığımızı; fakat bu sorun değil, çünkü bu doyuma ulaşabilmemiz için buna ihtiyacımız var, yani bir sorun yok bunda. Sadece, bunu nasıl kullanacağımızı, bundan nasıl yararlanacağımızı ve Yaratılışın Düşüncesi’nin bizlere sağladığı gelişim kuvvetinden nasıl yararlanacağımızı öğrenmeliyiz.

Realitede şeyleri hareket ettiren nedir? Olayları yaratan nedir? Hiçbir kimse bu dünyada hiçbir şey yapmıyor – ister içsel bir şey olsun, ister bu dünyanın ötesinde manevi bir şey olsun. Olup biten her şey, bir sonuç olarak oluyor… bu konuya bir göz atalım.

Orada oturuyorsunuz. Belki koltuğunuzda, baktığınız yönde veya içeceğinize uzanmak için pozisyon değiştiriyorsunuz. İçinde bulunduğunuz hareket, tek bir hesaplamaya bağlı olarak oluşuyor, yani şu an bulunduğunuz durumdan rahatsızlık duymaya başladınız ve size önceki konumdan daha çok haz getireceğine inandığınız yeni bir konuma geçme ihtiyacı doğdu içinizde.

Realitede her şeyi motive eden şey, bu eksiklik ve haz ile doyum hissiyatı ve arzunun kuvvetidir ve bu, en sonunda kişiyi dünyevilikten, fiziksel dünya algımızdan, yaşadığımız kısıtlamalardan ve beraberlerinde gelen ızdıraptan alacaktır. Bu, kişiyi, eğer doğru biçimde kullanılırsa, bariyerin ötesine ve Manevi Dünya’ya bu şekilde getirecektir.

Hepimiz arzular hissediyoruz ve bu arzuların değiştiğini hissediyoruz, fakat tabiatın içimize yerleştirmiş olduğu sisteme yeterince dikkat etmiyoruz ki bizim için ne yaptığını anlayabilelim. Haz ile ilgili olarak anladığımız başlıca şey, yalnızca hayatta kalma ile ilgili olan hazlardır. İlk kategoride ihtiyaç duyduğumuz şeyleri haz olarak görüyoruz ve bunlar seks, gıda ve barınak. Tüm çabalarımız, çalışmamız ve etrafımızda algıladıklarımız, hayatlarımızın tüm amacı bunları bulmak ve bunlara sahip olmaktır ve bu, hayvanlar ile ortak olan bir arzumuzdur. Başka kişilere gerek yoktur, yalnızca hayatımızı idame edebilmemiz için bunlara ihtiyacımız vardır.

Bu ihtiyaçlarımızı doyurduktan sonra, bunlardan fazlasının olduğunu fark ediyoruz ve doyum alamadığımızı fark edince ikinci bir kategori arzu doğuyor. Bu, zenginlik için bir arzudur. Zenginlik, ilk kategorinin toplamıdır, yani bir daha o kategoriyi dert etmeyeceğimi hissetmem, ilk kategoriyi kontrol edebilmemdir. Zenginlik arzusunu da doyurduktan sonra “hepsi bu muydu?” hissiyatına geliriz ve içimizde yeni bir şey doğar. Burada dikkat edilmesi gereken yer, farklı bir arzunun doğmuyor olmamasıdır, daha büyük bir arzunun doğuyor olmasıdır – bir önceki arzuyu kapsayan bir arzunun doğuyor olmasıdır.

Diğer bir deyişle, burada küçük bir arzumuz ve küçük bir doyumumuz vardır. Burada ise, büyümüş bir arzumuz vardır ve dolayısı ile daha büyük bir doyuma ihtiyacı vardır ve bu, diğerini kapsar. Şimdi zenginlik ile doyuma ulaşamam; içimde yeni bir arzu doğar ve bu arzu, güç sahibi olma arzusudur. Bu, sadece her bir kişiye münferit olarak gelişen bir durum değildir ve tarih boyunca tüm insanlığa bir bütün olarak oldu. Tarihin tüm kapsamı, bu arzuların gelişiminden ibarettir. Güç, hem bunu, hem de bunu kontrol etme yetisidir, yani tüm bunlara sahip olma durumunu getirecek sistemlerin tümüdür. Bunlar, politik güç, imparatorluk, iş yerimde kontrol gibi şeylerdir. Bir kez buna sahip olduğumda, bu da beni doyuramaz. Boş hissederim. Eksiklik hissederim ve içimde dördüncü bir arzu doğar – önceki tüm arzuları kapsayan daha genişlemiş bir arzu ve bu arzu bilgidir.

Bilgi, bir açıdan bakıldığında, fiziksel dünya diye nitelendirdiğimiz şeyin bariyerini teşkil eder. Bu arzular, yani birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü arzular, tümü haz olarak algıladığımız şeyler ile ilgilidir. Bunlar bize doyum sağlayan ve istediğimiz şeylerdir – bize haz verecek olan şeyler. Bilgidir, bilimdir, dindir, sanattır, insanlığın ulaşabileceği en uç nokta olarak kabul ettiğimiz şeydir. Fakat her kim eğer ciddi biçimde bu büyük arzuya dalar ve onu doyuma ulaştırmak isterse, er ya da geç bunun da boş olduğunu keşfeder; olup bitenlerin gerçek sebeplerine dair bilimde de bir cevabın bulunmadığını fark eder. Çünkü amaca dair bir cevap yok; yalnızca mekanik cevaplar vardır. Cevaplar sadece bu arzular ile ilgilidir.

Din, her ne kadar bize inanç sağlasa da, gerçekten ihtiyacımız olan şeye, doğrudan bilgiye ulaştıramaz. Bilgiye olan arzusunu doyurmuş olan ve dolayısı ile boş hisseden kişiye çok farklı ve özel bir şey olur – yeni bir arzu doğar – fakat bu arzu bu dünyadan bir arzu değildir. Bu, kalbimize yerleştirilmiş bulunan bir arzudur ve tüm arzularımızın toplamını oluşturur – hem bu dünya için olan arzularımızın, hem ötesinde bulunanlar için olan arzumuzun.

İçimize, gelişimin çok farklı bir seviyesinden bir arzu konulur – daha büyük bir realiteden bir arzu verilir. Kalbimizde beliren şeye Kabalistler “kalpteki nokta” derler. Bu nokta, büyük realitenin bir parçasıdır. Bu noktada maneviyatın sureti bulunur, öyle ki, bu diğer arzular gibi doyuma ulaştığında kaybolmaz ve sürekli büyümeye devam eder. Ta ki bütün deneyimimizi, tüm varlığımızı doldurana ve bizi Manevi Dünyaya getirene kadar.

Peki, üst bir realite nedir? Realitenin tamamını edinmiş olan Kabalistler, bizlere, bunun belli bir nitelikten oluştuğunu söylerler. Bizlere, Üst Dünyalarda bulunan niteliğin tam zıttı olan nitelik ile yaratılmış olduğumuzu ve bu sebepten dolayı orada olanları algılayamadığımızı söylerler. Fakat orada sanki hiçbir şey yokmuş gibi gelir bizlere. [çizime bakarak] Çizimden biliyoruz ki, bizi oluşturan şey, insanı veya kişiyi veya yaratılanı oluşturan şey, egoizmdir. Bu yüzden kutunun içindeyiz.

Kutunun içinde olan şeye “alma arzusu” deniyor. Bu alma arzusu bizlere kısıtlı bir varoluş, ızdırap, yalnızlık ve hayatta zor bulduğumuz tüm her şeyi deneyimlememizi sağlıyor. Bunun dışında var olan ise, yani egoizmin sübjektif olmayan koşulunda var olan, objektif realitedir ve Kabalistler bize bunun “ihsan etme arzusu” olduğunu söylerler. İhsan etme arzusu, karşılıksız vermektir. Diğer bir deyişle, buradaki deneyim sonsuz varoluştur, sınırsız haz ve doyum. Fakat bunu hissedemiyoruz, çünkü oraya ulaşacak bir aracımız yok. Yoksa var mı?

Manevi dünyada bir nitelik vardır ve bu niteliğin niteliği, fiziksel dünyadan farklıdır. Fiziksel dünyada hareket, bizi bir yerden bir diğerine taşıyan şey, tamamen mekaniktir. Yani, birbirlerinden hem formları itibarı ile hem hizmet ettikleri amaçlar itibarı ile tamamen farklı olan iki objeyi alabilir ve onları mekanik olarak bir araya getirebilirim ve “Burada yakınlık var!” diyebilirim. Fakat Manevi Dünyada, bambaşka koşullar altında yakınlıktan söz edilebilir, çünkü orada zaman ve mekân yoktur – mekanik hiçbir şey yoktur.

Kabalistler, Manevi Dünyanın tamamen hissiyattan oluşan (küresel) etki alanlarından oluştuğunu söylerler ve bu alanlar belli bazı niteliklerle ilgilidir – içsel nitelikler – ve maneviyattaki bütün hareketler, iki hissiyatın veya niteliğin benzerliği veya benzemezliği ile ilgilidir. Bunu örneğin arkadaşlıklarda görebiliriz. Eğer arkadaşım komedilerden zevk alıyorsa ve ben, ciddi bir kişi olarak, komediden zevk almıyorsam, o zaman çok yakın arkadaş olmamız pek olası değildir. Eğer komediden nefret ediyorsam, o zaman biz birbirimize uzağızdır. Fakat eğer ben de komediden hoşlanıyorsam ve hatta aynı komedyenlerden ve oynadıkları aynı filmlerden hoşlanıyorsam, o zaman komediye olan sevgimiz açısından arkadaşım ve ben o hissiyatta birbirimize yakınızdır. Diğer bir deyişle, maneviyatta eğer iki nitelik, iki hissiyat benzer ise, o zaman onlar yakındır; eğer birbirlerinden farklılar ise, o zaman uzaktırlar. Fakat – ve bu bizler için en güzel ve en değerli şeydir, bizleri fizikselden maneviye taşıyabilecek olan şeydir – eğer tamamıyla aynı niteliğe, amaca ve niyete sahip iseler, o zaman onlar aynı şeydir – birbirlerine yapışıktırlar, bağlıdırlar. “Form eşitliği kanunu” denilen bu kanun bizi bölünmüşlük durumundaki egoist koşulumuzdan alıp, dışımızdakini hissetmemize yarayan ilave bir duyu inşa etmemize getirebilir.

Yapmamız gereken, içinde ihsan etme niteliğini barındıran benzer bir frekansı, benzer bir niteliği içimizde inşa etmemizdir. Bunu her ne kadar henüz algılayamıyorsak da, Kabalistler, realitede yalnızca iki şeyin var olduğunu söylerler bizlere – Yalnızca Yaradan ve yaratılan vardır.

Algıladığımız her şey sadece Yaradan’ın niteliği ve yaratılanın nitelikleridir. Yaradan Üst Dünyadır ve yaratılan alt dünyadır. Yaradan’ın niteliği, ihsan etme arzusudur; yaratılanın niteliği, alma arzusudur. Var olan her şey budur. Kutudan çıkmak, yapmamız gereken şeyin manevi mekânda hareket etmenin olduğu anlamına gelir.

Manevi mekânda hareket etmek, bu niteliği değiştirmek anlamına gelir [çizime işaret ediyor], alma arzusunu, yaratılanın niteliğini yavaş yavaş Yaradan’ın niteliğine benzetmek anlamına gelir. Tüm realitenin bizlerden bütün bu dünyalardan aşağıya düşerek gizlenme şekli… eh, bu dünyalar yalnızca alma arzusunun ihsan etme arzusuna olan zıtlığının derecelerinden oluşmaktadır.

İçsel alma niteliğimizi, egoizmimizi, kendim için alma arzusunu sürekli daha büyük oranlarda alma arzusu yerine ihsan etme arzusuna dönüştürerek, bu dünyaya inmiş olduğumuz bu merdivenin tümünü tekrar yukarıya tırmanmamız mümkün. Bu koşullardan her biri, merdivenin basamakları, alma arzusunun üzerine artan derecelerde ihsan etme arzusudur. Benzerliğin bu derecede artması ile ihsan etme arzusunun aslında ne olduğunu hissedebilmek ile var olan her şeyi sevmek ve desteklemenin ne anlama geldiğini bilmek ile ve kendi içimde o benzerliği inşa ederek – Kabala’nın ilgilendiği konu budur. İhsan etmeyi hissedebilmeye ve bu niteliğe benzemeye ulaşmanın metodudur.

Gizli ilimin anahtarlarını gözden geçirerek bu konuyu incelemeye devam edeceğiz. Bize tekrar katılın.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
21 - 0,299