e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ
Ana Sayfa > Kabala Video Klipleri > Kabala'nın İfşası > Kabala’nın İfşası – Ders 3 – Gelişim Gücü ve Izdırabın Anlamı

Kabala’nın İfşası – Ders 3 – Gelişim Gücü ve Izdırabın Anlamı

51 MB   –   31 Dakika

Video olarak indir –   PDF olarak indir

 

Not: Dersleri izlerken, dersin PDF formatını açıp ders’de kullanılan çizimleri takip etmeniz tavsiye edilir.

Geçmişte yaratılışın şablonunu öğrenmiştik; Yaratılışın düşüncesine, Yaradan’ın eylemine, manevi dünyaların niteliğine ve maneviyat nedir konularına değindik.

Yaratılışın düşüncesi bir varlık yaratıp sonsuz hazla doldurmak ve bu neden olan her şeyin yegâne sebebidir ve hayatımızda olan her şey sadece bunun sonucu olarak gerçekleşmektedir; bu niteliği algılayabilsek de algılayamasak da her şeyin gelişi o hazza varmak içindir. Bu da sorgulamamız gereken bir problem çünkü biz sanıyoruz ki – ayrıca da hayatımızla ilgili en derin soru bu – nerede olduğumuzu hissedememek ve nereye gittiğimizi bilememek bizi şu soruyu sormaya getiriyor: “Eğer Yaradan tümüyle iyiyse ve sadece iyilik yapıyorsa o zaman neden dünyada kötülük görüyoruz? Neden kötü olaylar oluyor?”

Bu soruyu inceleyebilmek için Kabalistler bizler için incelememizi bir çerçeveye oturttular ki gerçeği bulabilelim ve kafamız karışmasın.

Baal HaSulam bize Kabalistlerin bir kuralı olduğunu söylemekte: “Edinilmeyen bir şey adlandırılmaz”. Bu ne demektir?

Ulaşmak istediğimiz amaç, Yaradan’ı direkt olarak hissetmek, bu herhangi bir felsefe, fikir ya da entel takılım değil zira zihinsel bir kavram olarak bunun cevabını bulamayız. Herhangi bir fikir kişiye güven vermez, kişi tam olarak ayaklarının bastığı yeri hissettiği gibi hissetmeli ya da gözlerinin önünde gördüğü herhangi bir şey gibi olmalı. Somut olmalı. Fikir veya soyut bir kavram olarak değil, net algılanmalı.

İnsan hayatında olan olayları tam olarak anlayamaz ve realitenin yarısını görmemezlikten gelir. İnsan kendi açısından kötü olarak değerlendireceği olaylar olan dünyanın yarısını görmemezlikten gelir. Bu bizim içsel bir programımızdan dolayıdır ve buna “alma arzusu” diyoruz. Alma arzusu bizi yönlendiren bir sitem olarak çalışır ve işin açıkçası tümüyle onun tarafından kontrol ediliyoruz ve yaptığı şey de bizi hoş ve iyi olarak gördüğümüz ve bulduğumuz şeylere çekmek ya da hoş olmayan veya kötü olarak hissettiğimiz şeylerden sürekli uzak tutar ve kaçmamızı sağlar.

Sürekli bize göre iyi olan şeyleri arıyoruz ve bu yüzden de dikkatimiz hiç bir zaman realitenin öteki yarısında değil. Resmin her zaman sadece küçük bir kısmını gördüğümüz için de gördüğümüz şeyler de aslında yanlış çünkü sadece o problemin seviyesinde analiz ediyoruz. Ancak eğer doğaya bakacak olursak mutlak bir algı iki şey arasındaki fark ve ayrılıklardan ancak incelenebilir.

Soğuğu sadece tersi olan sıcaktan biliyoruz. Yukarıyı sadece aşağısı ile ilişkilendirerek anlıyoruz. Sadece ısının niteliğine bakacak olursak – bunun bir zıttı olmazsa, ters bir nitelik olmasaydı sadece bir fenomen olurdu ve hiç bir şey hissetmezdik. Eğer hiç hareket olmasaydı hiç bir şeyi ölçemezdik ve ısı ile ilgili ne bilebilirdik? Dolayısıyla hiç bir his olmazdı. Dolayısıyla iyi ve neden iyi ve kötü ve neden kötü arasında kıyaslarla her şeyi ölçebiliriz.

İhtiyacımız olan şey kendimizi sabitleyici bir hale getirmek çünkü tüm iyi ve kötü olarak tayin edebileceğimiz şeyler kendi alma arzumuz içinde olduğundan asla tarafsız olamaz ve realitenin tam kapsamını göremediğimiz için de bu durumun farkında değiliz bile. Diyebileceğimiz şey gördüğümüz bazı olayların kötü olduğu. Ancak olaya tüm derinliğiyle bakacak olursak ve gerçek tepkimize bakmak istersek esas yaşanan tecrübeye bakmamız lazım (bu yüzden edinmediğimizi adlandırmayız/tanımlamayız kuralı burada işlemekte).

Örneğin Tsunami, deprem örneklerini alacak olursak; bu tür facialarda yüzlerce, binlerce insan öldü. Bu felaketlerde 400,000 kişi öldüyse ve insanlara sorarak bir anket yapacak olsak herkes ‘korkunç bir olay’ der. Hayat kaybı muazzam boyutlara ulaşmıştı; insanların ıstırapları korkunçtu. Bu tür bir yok oluşun boyutu ve korkunçluğu hayal edilebilir gibi bile değil. Ama diyelim ki o bölgede yıkılan binaları tekrar inşa etme işini sizin firmanız aldı? Belki de size hayatınızda olan en iyi şey bu olmuştur? Dolayısıyla sizin bu olaydaki tecrübeniz ne? Kafanıza göre şu şekilde hissetmeliyim diyebilir misiniz, ‘bu işin iyi yanı bu ve kötü yanı da bu’ mu diyeceksiniz? Hayır. Tam olarak ne hissediyorsanız ona göre tanımlamalısınız. Başka bir şekilde ölçüyorsanız tümüyle hayal ürünü olur. Şimdi bazen şöyle bir gerçekle karşı karşıya kalırız, daha alt seviyedeki yaşam derecesinde olan bir olayı ele alalım.

Mesela bir orman yangınını ele alacak olursak; büyük bir zarar olmuş olabilir ancak duruma bakıp ağaçların yanmasını kötü olarak değerlendirebilir ve yeni bir ormanın daha geniş ve yoğun ve bol çeşitli olarak gelişeceğini ve bunun bir amacı olduğunu ve kısır olan bu ormanın daha iyi gelişme sürecine girdiğini diyebiliriz. Böyle bir doğal afetin bir süreç hatta gelişim için olduğunu insan seviyesinin altındaki dereceler için söyleyebiliyoruz.

Bizim seviyemizin altında cansız veya hareketsiz, bitkisel ve hayvansal seviyeler var ve bizim var olduğumuz seviye de insan seviyesi. Maalesef en karmaşık hayvan seviyesi de bizimki. Bize neyin olup bittiğini görebilmek, programı ve içgüdüsel seviyeyi ve hayatımızda neler olduğunu geniş açıdan görebilmek ve yaratılışın amacı ve yönünü anlayabilmemiz için daha üst bir seviyeye yükselmemiz lazım. Zira tek bir seviyeden yaratılışın amacını ve yönünü ve o yönde nasıl gittiğini anlayamayız. Buna baktığımız zaman insan seviyesini anlayamıyoruz; kendimizi saçımızdan tutup bir üst seviyeye çıkartamayız. Ancak hayatımızı ve halimizi anlayabilmek için Kabalistlerin dediği şey şu: “Konuşan seviye” denilen bir üst seviyeye çıkman lazım.

İnsandaki konuşan seviye kişinin Üst Sistemin parçası haline gelmesi ve Yaradan’ın ilahi yönetimini görmesiyle olur. Bizleri zevk ve acı denilen iki dizginle idare edip hareket ettiren o Tek gücü ve sistemi görmeye başlar. Eğer olanları üst seviyeden görebilirsek o zaman hayatımızdaki olayları bir zaman ekseninde olan tek tek hadiseler olarak görmeyi bırakabiliriz. Çünkü şimdiki yer zaman ve hareket nosyonlarında olan şeylerin nedenlerini algılayamıyoruz.

Peki, kendimizi bu üst seviyeye çıkabilmek için ne yapmamız lazım? Bu üst seviyeden nasıl göreceğiz? Bunu biz tek başımıza yapamayız. Ancak zaten orada var olanın vasıtasıyla yapabiliriz. Orada neyin olduğunu hissetmemiz lazım ki onun gibi olabilelim.

Tekrar hatırlayalım; evrimin gücü sadece arzuların gelişimi ve Üst Işığın bu sistemi bu gelişimi öyle bir şekilde organize etti ki kişi tam olarak o şeyi arzulamaya zamanla gelsin. Ancak bizler gelişimimizde bilinçsizce yer alıyoruz; “kendi rızamızla bunun içine getirilmedik ve kendi rızamızla da devam etmiyoruz” ta ki kişinin içinde uyanma noktasına gelinene kadar.

Kişinin bu uyanışı “iyi ve kötü” olaylar olarak hayatımızda yaşadığımız şeyler vasıtasıyla tayin edilir. Başka bir deyişle arzularımız gelişmeye ve değişmeye devam ederler ki sorgularımız daha büyük olsun. Hayatımızda negatif olarak cereyan eden olaylar da daha derin sorgulamamızı sağlar: Istırabın gerçek nedeni nedir? Neden ıstırap çekiyorum ve nasıl durdurabilirim? Gelişimin gücü bizi bilinçsiz halimizle geliştirmeye devam eder ta ki artık bu sorunun cevabını bulana kadar. Kişi bu soruya gelene kadar rahat edemez çünkü bu sorunun cevabı sadece daha üst bir anlayıştan yani sistemi idare eden tarafından gelebilir ve bize verdiği izlenim sanki iyi ve kötü şeyler var oluyormuş gibidir.

Şimdi bu somut ihtiyaç kişinin içinde ortaya çıktı ve başka herhangi bir arzu bunun yerini alamaz ve kişi sadece bu sorunun cevabını aramaya başlar zira bu soru son derece somut bir ihtiyaç olarak hissedilir ve bu ihtiyaç cevabın girebileceği bir yer haline gelir. Ancak neden ıstırap çektiğimizi bilmemiz için neyin iyi ve neyin kötü olduğunu bilmemiz lazım ve bunu da daha önce bahsettiğimiz gibi bir terazi usulü ölçme şansımız yok. Alma arzumuzun içinden olmamalı. Değişmeyen bir faktöre yönelik olması lazım. Değişmeyen şeyin ise Yaradan’ın sabit olarak sürekli ihsan etme niteliği olduğunu biliyoruz. Yaradan karşılıksızca ihsan edip veren ve yaratılan varlık ise sadece kendisi için alma arzusu. Bu iki nitelik arasındaki zıtlığın oluşturduğu fark bize bu iki niteliğin arasında nerede olduğumuza yönelik bir hissiyat verebilir çünkü hissedebileceğimiz geriye kalan tek var olan şey Yaradan. Şimdi soru şu: Yaradan’ı nasıl algılayacağız? Ve bu nasıl bir hissiyattır?

Hepimiz bir Işık okyanusunda yaşıyoruz. Bu demektir ki her zaman arzumuzun içine, kabımıza haz alıyoruz. Bu kap alma arzumuz. Ve üst Işık sürekli bizleri dolduruyor, şöyle ki aslında doyum denilen şey Işığın hissedilmesidir. Aslında her zaman Işık diye tanımlanan şey Yaradan ama biz neyle kıyafetlendiyse onun adını kullanıyoruz: yani olanlara bir tanım veya isim vererek kıyafetlendiriyoruz.

Hayatımızdaki tüm olaylar bize direkt olarak hissedebileceğimiz şekilde gönderilir, Direkt Işık olarak. Ancak biz bu şekilde hissediyoruz, yani biz olayları alma arzumuzdan hissediyoruz ve neden bize verildiğini de bilmiyoruz. Genelde yapmaya çalıştığımız şey işin içinde düşüncelerimizi hissetmeye çalışmak, yani bu bahsedilen nitelik ne? Bu olayda Yaradan’ın bize ihsan etme niyetinden gelen nitelik nedir? Bizi yaratılışın amacı olan haz ile doymaya yönelik nasıl bir gelişim gücü içeriyor?

Eğer bunu anlayabilir ve bir his edinebilirsek o zaman o seviyeye yükselebiliriz. Hayatın getirdiği tüm olaylarda yapmak istediğimiz şey Yaradan’ı haklı çıkarmak. Haktan yana olan bir kişi veya erdemli bir kişi budur. Hayat ne getirirse getirsin olayın arkasında Yaradan’ın ihsan etme eyleminin düşüncesini hisseder. Ve ıstırabımızın kaynağı kabımızda hissettiğimiz ile Yaradan’ın düşüncesi arasındaki uyumsuzluktan ve aradaki farktan kaynaklanmaktadır.

Benim doğam olan kendim için ışığı alma niyetim ve Yaradan’ın ihsan etme niyetiyle vermek istediği Işık arasındaki fark kişiye rahatsızlık ve ıstırap getirir. Işığın bu ihsan etme niteliği, verme özelliği evrenin genel kanunudur ve evrendeki her şey bu kanuna göre işler. Her türlü hayat formu ahenk bulmak durumundadır, dışında ve içinde olanla dengeyi sağlamak zorundadır. Dolayısıyla hayatın bu kanununu tutamadığımız derecede yani doğanın kanunlarına uyum sağlayamadıkça ve bir parçası olamadıkça kişi ve dünyamıza dahil olan her şey ıstırap çeker sadece insan değil ama çevresi de yani yaşadığı dünya, ülkesi, ailesi tüm realitesi.

Üst Işığı çekmek ve yükselerek Yaradan’ı anlamanın yollarından bir tanesi otantik Kabalistik yazıları çalışmaktır. Kabalistik yazıları okumanın arkasındaki tek niyet değişim getiren ışığı çekmektir: herhangi bir entelektüel bilgi edinimi değil kişinin içselliğinde bir değişim sağlayabilmesi içindir.

Bu yazıları okumaya başladıkça, sorularınızı da getirin, bilmeniz gereken şey neyse unutmayın ve yazıları okurken aklınızda bulundurun, akıl ile ne anladığınız önemli değil, önemli olan şey neye ihtiyaç duyduğunuz ve ne hissettiğiniz.

Bu makale O’ndan başkası yok olarak biliniyor ve Baal HaSulam’ın ağzından çıkan şeylerin Rabaş tarafından kaleme alınması.

Şöyle yazar: “O’ndan başkası yoktur,” bu, şu anlama gelir: Evrende O’na karşı bir şey yapabilecek hiçbir güç yoktur. Ve insanın gördüğü şudur: Dünyada öyle şeyler vardır ki, yukarının ev sahipliğini inkar eder, bu O öyle istediği içindir.

Başka bir deyişle, özellikle öyle bir sistem içinde yaşadığımız hissi var ve iyi ve kötü olaylar hissediyoruz. Ve iyiliğimize karşı sanki kötü bir güç varmış hissiyatımız var: Sanki kendimizi iyi hissetmemize engel olan bir şey var. Bunun olmasının nedeni Yaradan’ın yani Üst Gücün böyle olmasını istediğinden; çünkü bir amaç var ve bu güçten başka bir güç bunun olmasını sağlayamaz.

Ve bu bir ıslah olarak kabul edilir, “sol reddeder ve sağ çeker” denilir, şöyle ki solun reddettiği ıslah olarak kabul edilir. Bu, şu anlama gelir: Dünyada öyle şeyler vardır ki adamı baştan doğru yoldan çıkarmaya odaklanmıştır ve bunlar kişiyi kutsallıktan reddeder.

Burada bize söylediği şey, Yaradan’ı direkt hissedememe koşulu, O’nun gücünün bizi uzağa itmesi “ıslah” olarak bilinir. Bu güç bize etki yaparak bizde değişimi sağlar: İlahi yönetim olarak bilinen sistemin parçası ve “sol reddeder” olarak bilinir yani bizi uzağa iten bir koşul ve “sağ çeker” yani Yaradan’a yakınlaştıran güç.

Burada Yaradan’ı hissetmeye çalışan bir kişiden bahsediyoruz, hayatın günlük olaylarıyla aynı yapıda olsalar da hayatın günlük olaylarından bahsetmiyoruz çünkü doğanın tüm seviyeleri aynı prensiplerle çalışır.

Bu, “şu demektir ki dünyada baştan beri insanı doğru yoldan çıkarmak için şeyler vardır ve bunlar kişiyi tanrısallıktan reddeder.” Eğer insanlar Yaradan’ı hissetmek istiyorlarsa, hayatlarını yöneten kanunları bilmek istiyorlarsa ve Yaradan’ın ihsan etme niteliğini tatmak istiyorlarsa hep yoldan itilirler. Zira bu dünyadan tümüyle ayrıdırlar; bu dünyanın üzerindedirler. Burada anlatılan bu dünyada özellikle insanın Yaradan’ı hissetmesine engel olan bir sistemin var olduğunu söylemesidir.

Ve reddedilişlerin olumlu yanı kişinin bu itilişler vasıtasıyla bir ihtiyaç ve Yaradan’ın kendisine yardım etmesi için tam bir arzu oluşturur.

Bu geri itilme – bir arzu ve Yaradan’ı tanıma niyeti olduğu zaman – tüm doğanın sisteminde gördüklerimizi gerçekleştiren koşul, bir ihtiyaç inşa eder çünkü. Yani özel bir ihtiyaç hissi oluşturulmaktadır. Dünyevi arzularımız olan araba, para, bilgi, güç iyi bir hayat için değil, bu özel bir ihtiyacın inşa edilmesidir. Bu reddedilmelerin faydası kişinin Yaradan’dan yardım talep etmesi için kesin ve son bir karara gelebilmesi içindir.

İnşa edilen arzu direkt Yaradan için. “Yaradan’a direkt” demek Kabalistik metinlerde “İsrail” olarak geçer. İbranice’de İsrail, Yaşar El kelimelerinden oluşur ve Yaradan’a Doğru anlamındadır, yani kişinin direkt yukarı olan arzusuna İsrail denir. Zira kişi kaybolduğunu görür. (Başka bir deyişle, her şeyi yönlendiren o Üst Güçle bir bağ kurmaya ihtiyacı vardır.) Manevi çalışmasında sadece ilerlemediğini değil ama gerilediğini görür.

Şöyle ki, kişinin buna ne kadar ihtiyacı olursa Işık o kadar çok aralarındaki farkı kişiye ifşa eder. Bu duruma “kötülüğün ifşası” denir. Peki, neden buna ihtiyaç var? Buna ihtiyacımız var çünkü bizim için bir ölçü aracı olacak. Çünkü bir şeyi anlayabilmemiz için iki zıt koşul olması gerekir.

Sevgi olan yaratılışın bütün düşüncesini kendi doğamıza kıyasla ölçeriz. Dolayısıyla bu karşıt nitelikte bize sadece Yaradan’ın doğası ve üst dünyalar ifşa edilmiyor bu süreçte kendi doğamızı da ifşa ediyoruz. Ve alma arzumuz özellikle Yaradan’ı hissetmeye yönelik büyüdükçe, kişi o kadar Yaradan hissiyle dolabilir.

Sadece çalışmasında ilerlemiyor değildir, görür ki geriliyor… (Başka bir deyişle, Yaradan’la arasındaki farkı görmektedir) ve manevi çalışmasını bırakın Yaradan uğruna yapmayı kendisi için bile yapmakta güç bulamaz (yani, kişi hem Yaradan’ı direkt olarak hissedemiyor ve bunu herhangi bir neden için bile yapabileceğine yönelik kendisini de kandıramıyor. Çok büyük bir fark hissedilmektedir kişi tarafından, ancak bu kişi için çok hayırlı bir durumdur çünkü kişinin ilerleyişi alma arzusunun gelişmesiyle ve ıslahıyla olur). Şöyle ki, kişi gerçekten tüm engelleri mantık ötesi aşabildiği zaman manevi çalışmasını devam ettirebilir. (Yani ne kendi gücüyle ne de bilgisiyle veya herhangi bir başka teori veya fikirle yapamaz, sadece somut olarak Işığın mantık ötesi ilerleyişle alınmasıyla mümkündür: mantık ötesi demek alma arzumuzun üzerinde ve buna bağlı tüm düşüncelerin birbirine bağlı olduğu anlamındadır).

İyi ve kötü olaylar olarak hissettiğimiz bu güçler bizi hayatımızdaki olaylarda çıkışlar ve inişler olarak yönlendiren Yaradan’ın sağ ve sol eli olarak bilinir ki bunları Yaradan’a yönelik bir arzumuz var ise doğru anlayabiliriz. Bu arzu olduğu sürece hayatımızda ne olay olursa olsun içimizdeki bu ihtiyaç sürekli büyür ta ki tüm bu hayali realiteyi yutup bizi gerçeği algılamaya getirene kadar.

Bu kısa bölüm bu güzel makalelerden ufak bir tat. Bu yazılarda nelerin anlatıldığını keşfetmeye devam edeceğiz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
19 - 0,277