e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ
Ana Sayfa > Kabala Video Klipleri > Kabala'nın İfşası > Kabalanın İfşası – Ders 8 – Ondan Başkası Yok 2. Bölüm

Kabalanın İfşası – Ders 8 – Ondan Başkası Yok 2. Bölüm

Video olarak indir –   PDF olarak indir

Bu derste Kabalist Baal HaSulam’ın “O’ndan Başkası Yok” adlı makalesiyle devam edeceğiz. Bu makale Kabala İlminin tüm metodolojisini ve erdemliliğini içinde barındırır. Tüm Kabalistik yazılar kişinin manevi gelişiminin safhalarını anlattığı için 10. paragraftan ya da herhangi bir bölümden çalışmaya başlamamız önemli değildir zira yazılar her zaman alma arzumuzun bir ucundan diğer ucuna götürür bizi ve bütün bir sistemi/realiteyi Yaradan’ın gizliliği koşulu içindeyken açıkladıkları için aslında nereden okumaya başladığımız önemli değildir. O yüzden yazıları nereden okumaya başladığımız önemli değil, önemli olan sadece yazıların içine girmek. İçine girmek demek yazarın düşüncesini hissetmeye çalışmak, onun seviyesine çıkmaya çalışmak ve maneviyatı arzulamak demektir ve bu durumda kişi, içinde bulunduğu durumu hissedebilir ve yazıyı okuduğu yerde yazılanlar kişiye konuşmaya başlar.

10. paragraftan başlıyoruz.

Kişi her zaman Yaradan’a tutunmaya çalışmalıdır, yani tüm düşünceleri O’nunla ilgili olmalıdır. Bu, şu demektir: Bulunabilecek en kötü halde olup en büyük düşüşü yaşıyor olsa bile O’nun alanından çıkmamalıdır, bu demektir ki kişi başka bir gücün kendisini manevi edinimden alıkoyup iyi ya da kötülük yapabileceğine inanmamalıdır.

Kişinin tutunması gereken şey budur: Olan her eylem, olan tüm olumlu ve de sanki Yaradan’ı gizleyen koşulların var oluşu, kişiyi tereddütle doldurup da manevi yolunun kapalı olduğu hissiyatındayken kişi anlamalıdır ki düşünceleri Yaradan’a tutunmalıdır zira sadece Yaradan kişiye bu eylemleri yapabilir.

Yaratılışta sadece tek aktör vardır. Ne tür bir şüphe kulağınıza fısıldasa da bu aktör her zaman Yaradan’dır. Alma arzumuz bize ne derse desin – sanki etki yapan başka bir faktör varmış gibi, kişinin içinde veya çevrede bir şey var ve gelip problem yaratıyormuş veya Yaradan’a karşı bir gücün var olduğu gibi gelse de kişi hep Yaradan’a tutunup O’nun alanında kalmalı ve Yaradan’la bütünleşme nedenini unutmamalı ve alma arzusunun fısıltılarına kanmamalıdır. Kişiye şüphe özellikle Yaradan’dan gönderilir.

Şöyle ki: Kişi asla öteki tarafın (Sitra Ahra / kötü taraf) bir gücü olup da kişinin Yaradan’ın yolunda gitmesine ve iyilik yapmasına engel olabileceğine inanmamalıdır; her şeyin sadece Yaradan tarafından yapıldığını düşünmelidir.

Ba’al Şem Tov şöyle dedi: Her kim dünyada bir başka güç olduğunu söylerse, yani kabuklar/Sitra Ahra, o zaman o kişi “diğer tanrılara hizmet ediyor” denir, kişinin dalalet içinde olması esas bir günah değildir, günah kişinin Yaradan’dan başka bir güç olduğunu düşünmesidir.

Kabala’da günahın tanımı budur. Yaradan’dan başka herhangi bir gücün olduğu düşüncesi yani Yaradan’dan başka bir gücün var olup da dünyada eylem yaptığına ikna olmasıdır. Zira kişi hayatta olan tüm olayları ve içinde yaşadığı hisleri her zaman Yaradan’la ilişkilendirmeye çalışmalıdır, olan her şey, her olay sadece Yaradan’ın eylemidir ve yaratılan sadece olan olaylara reaksiyon/karşılık vermektedir ve buna kişinin niyeti denir, yani olayı nasıl değerlendirdiği. Niyet kişiyi amaca ya yakınlaştırır ya da uzaklaştırır. Amaçtan uzaklık mesafesi, her şeyi Yaradan’la ilişkilendirmesi kişinin yolda O’na tutunuşunun ölçüsüdür ve uzaklığı ise günah olarak nitelendirilir.

Dahası, her kim benim kendi fikrim, kararlarım ve yaptıklarım var der ise, örneğin dün benim canım Yaradan’ın yolundan gitmek istemiyordu bile derse, bu kişi dalalet içinde bulunup günah işlemektedir. Yani kişi sadece Yaradan’ın dünyayı yönettiğine inanmamaktadır.

Kişi kendi yaptığı eylemlerin, düşünce ve seçimlerinin bile kendisine ait olduğunu ve kendi içinden böyle geliştiğini bile düşünse o zaman kişi kendisini sanki Yaradan’ın karşısında bir otoriteymiş gibi görüyor demektir ki bu böyle değildir. Yaradan’a gelme arzusu bile içimize Yaradan tarafından koyuldu. Nasıl O’nun sol eli bize tereddüt ve şüphe getiriyorsa sağ eli de bizi sanki biz O’na yakınlaşmayı seçiyormuşuz hissi verir. Eylemin kendisi veya Yaradan tarafından itildiğimiz veya yakınlaştırıldığımız hissi ilerleyişimiz açısından bir faktör değil. Tüm olay olan her şeye yaklaşımımız ki bu yaklaşım aslında özgür olduğumuz nokta, bağımsızlığımız ve Yaradan’a olan benzerliğimiz ifşa olup gelişir, ama eylemlerde değil. Ve dışımızda ve içimizde olarak algıladığımız her şey aslında yanlış algılayışımızın bize görünümü. Olanların tümü sadece Yaradan’ın yaptıkları ve bizler sadece hemfikiriz. Bizler de bunun genel olarak böyle olmasını isteyerek, mutlu olup mutluluğu da bu bilgelikle Yaradan’a geri yansıtabiliriz.

Ancak kişi bir günah işlediğinde, elbette pişmanlık duymalı ve işlediği için de üzülmeli, ancak burada da acı ve hüznü doğru bir sıralamaya koymamız lazım; günahın nedenini nereye koyuyor? Yani üzülmesi gereken nokta bu.

Kişi o zaman üzülüp şöyle demeli: “Bu günahı ben işledim çünkü Yaradan beni yüce bir histen düşürüp pisliğin içine attı, lağımın içine, pisliğin olduğu bir yere.” Bu, şu demektir: Yani Yaradan kişiye kendisini pisliğin içinde eğlendirmek ve pisliğin havasını solumak için bir arzu verdi.

Eğer kişi bu seçimi kendisinin yaptığı hissinde olursa, yani kendisinin kötü bir şey yapıp böyle bir seçim yaptığını düşünürse ve Yaradan’a doğru ilerlememeyi kendisinin seçtiğini, alma arzusunu tatmin etmeyi istediğini ve bunun yerine Yaradan’ın yolunda ilerleyip ihsan etme arzusunu geliştirmesinin gerekiyor olduğunu ve bu konuda başarısız olduğunu sanırsa, bu durumda da kişi sanki kendi otoritesi varmış gibi düşünmektedir. Bu, kişinin suçu değildir. Suçlayacak kimse yok. Eylemde hiç bir sorumluluk yoktur. Sorumluluk niyettedir, burada da bahsettiğimiz şey kişinin içselliğinde olan bir his yani dışarıda gidip de insanların yasalara aykırı şeyler yapmalarından bahsetmiyoruz. İhsan etme niyetini tutmanın yanı sıra kişinin içselliğinde yaşadığı hislerden aldığı tecrübeyle attığı adımlardan bahsediyoruz. Her iki yöne de gitme arzusu her halükârda Yaradan tarafından veriliyor. Kabahat bu durumda kişide değildir.

Ve bazen kitaplarda yazdığı gibi şöyle de diyebilirsiniz: Adam bazen bir domuz olarak yeniden bedenlenir, yani daha önceden kötü ve pislik olarak tayin edip de bir kenara attığı arzularının içine geri dönüp haz alıp onların içinde kendisini canlandırmak ister.

Şunu tekrar hatırlatmakta fayda var: Tüm Kabalist kitaplar dalların dilinde yazılmıştır. Tekrar bedenlenmek yani reenkarnasyon geçirmek belli bir arzuyu belli bir hazla ilişkilendirip kullanmak demektir yani bu yazıda bir şeyin olmasındaki neden. Dolayısıyla eğer kişi bir domuz olarak yeniden bedenlenirse insan seviyesinden alçak bir seviyede olduğu anlamındadır. Kişisel tatminin en alt seviyesinin arzusudur, aynı zamanda kişi amacının da hayvansal arzularının üzerinde olduğunu da bilmektedir; yani insan seviyesine ait bir arzu. Kişinin insan seviyesi ruhunu geliştirdiği seviyedir ya da maneviyat seviyesidir. Ancak kendisini önceden amacının dışında olarak tayin ettiği arzuların içinde haz almaya çalışırken bulur. Hâlâ bunu yapan insan değil: “Yaradan beni pisliğin olduğu bir yere attı.”

Koşulların ne olduğuna dair endişe etmeye gerek yok. Yapmamız gereken tek şey Yaradan’la ilişkilendirmek. Yükselme noktamız bu ilişkilendirmede, yani manen ilerleyiş bu koşulda, dışsal eylemde değil.

Aynı zamanda kişi yükselişte olduğunu hissedince ve manevi çalışmada tat alınca dememeli ki: “Şimdi Yaradan’a inanmanın değerli olduğunu anlıyorum ve bu çalışma buna değer.” Ve Yaradan’ın alanından ayrılmamaya dikkat etmeli ve ”Yaradan’dan başka bir güç bana etki yapıyor,” dememelidir.

Uyandırılışlar düşüşler kadar büyük bir problemdir çünkü tatmin hissi vardır. İlerledikçe içimizde ifşa olabilecek problem, tatmin olduğumuz bir seviyede kalıp orada kalma tehlikesidir, kişi bu durumda Yaradan’la bağını kaybedebilir. Şimdi belli bir edinimim var, aklımı bilgiyle doldurdum diyebilir, çünkü kişi Kabala çalışmaya başladığı zaman çok daha akıllı olur. Çünkü sistemin işleyişini görmeye başlarsınız. Sistemin tüm aklını hemfikir olduğunuz için kendinize entegre etmiş olursunuz. Ancak bu, kişiye başkaları üzerinde herhangi bir avantaj sağlamaz. Manevi çalışmada özel bir yetenek ve beceri ile ilerleyemezsiniz. Özel bir yeteneğe gerek yoktur. En basit kişi doğru yaklaşımla en üst seviyeleri edinebilir. Kişinin uyandırılmasıyla bir şey anladığını sanması “başka tanrılara tapmak” olarak bilinir, yani Yaradan’dan başka bir gücün var olduğuna inanmaktır.

Kişinin her uyandırılışı kişinin bir şey yaptığı için değildir; Yaradan yaptığı içindir, Yaradan’ın sağ eli kişiyi çekmiştir.

Ancak kişinin Yaradan’ın gözünde olumlu ya da olumsuz görünmesi kişinin kendisine bağlı değildir, ancak her şey Yaradan’a bağlıdır. Ve kişi dünyevi aklıyla Yaradan’ın şimdi kendisini sevip yakınlaştırmasının ve sonra da sevmeyip uzaklaştırmasının nedenini anlayamaz.

Aslında bu da ana problem çünkü iyi ve kötü ve olanların nedeni algılarımızda alma arzumuza göre programlı ve bu da aklımızdan ibaret.Bu, eylemin arkasındaki gerçeği bizden gizlemekte, şöyle ki, düşünce ve Yaradan Sevgisi ve eylemin kişiye hem sol hem de sağ el ile verilmesi kişiyi hem uzaklaştır hem yakınlaştırır ve gizli olan bu sistemi kullanarak bunu yapar. Bizden gizli olan şey Yaradan’ın iyiliği ve bu iyilikle olan bağımız. Yaradan’la olan bağımız sadece iyiliğini algılayabildiğimiz kadar. Buna “ifşa” denir. İfşa sadece Yaradan’ın niteliğini ifşa etmek ki bu da karşılıksız sevgi niteliğidir.

Kişi de aynı zamanda Yaradan yakınlaştırmadığı ve Yaradan’a uzak olduğu zamanlar kendisi için üzülmemelidir, çünkü bu durumda kişi kendisi için alıcı olur ve her kim kendi için alırsa Yaradan’dan ayrı olur.

Eğer kişi düşer ve uzaklığı hissedip de : “Bunu başaramayacağım; bu benim için iyi değil; bu dilediğim gibi gitmiyor,” derse bu durumda ihsan etmeye gitmeye ters bir durum söz konusudur. Bu, kişiyi Yaradan’dan ayırır. Zaten Yaradan’dan ayrılmamızın ana koşulu bu eylemdi. Alma arzumuz bizi Yaradan’a zıt bir duruma koyuyor ve Yaradan’a yönelik problemim olduğu düşüncesiyle kişi asla bağ kurmayı da edinemez.

Pişman olması gereken durum Yaradan’ın mevcudiyetinin hissedilememesi olmalı, yani aslında Yaradan’ın bu durumdan mutsuz olduğu için pişmanlık hissetmesi.

Kişi bedeninin bir organının ağrımasından örnek almalı. Istırabın geneli kalpte ve akılda hissedilir çünkü adamın geneli bunlar. Elbette kişinin tek bir organı kişinin tüm yapısının genelinin ıstırabı hissedişiyle kıyaslanamaz.

Benzer olarak kişinin acısı da Yaradan’dan ayrı olunca bu şekildedir, zira kişi de Yaradan’ın bir parçasıdır ve aslında Yaradan’a yönelen kişilerin toplamı Yaradan’ın ifşa olduğu yerdir. Dolayısıyla, bir parçanın hissedilişi tüm genel ıstırabın acısına benzemez. Yani Yaradan kendisinden ayrı olan ve ihsan edemediği parçalar için üzgündür.

Ve şu sözlerin anlamı şöyle olabilir: “Adam pişmanlık duyduğunda, Yaradan der ki: ‘benim aklımda değilsin.’” Kişi hüznünü, Yaradan’dan uzak oluşunu kendi hüznü olarak ilişkilendirmezse o zaman kendisini kişisel sevginin tuzağı içine düşürmekten alıkoyamaz ki kişisel sevgi Yaradan’dan uzak olmaktır.

Kolektif tek bir ruh vardır ve bu ruha yaratılan ilk varlık denir. Adam HaRişon (İlk İnsan), yaratılan orijinal ruh, tek varlık ve ayrı olmanın acısı yaratılışın içinden hissedilir (ki yaratılan bu tek ruh genel ruh olarak bilinir.) Bu acı yaratılışın her seviyesinde hissedilir. Sadece insanlar acı çekmiyor. Kolektifin tümü Yaradan’ın varlığından mahrum olduğu için her seviyede genele yönelik düşüncesizliğimiz hissedilmekte, zira tüm işleyişimizde tıpkı bir bedendeki organ gibi davranmalı ve tüm bedenin ve sistemin iyiliğini düşünmeliyiz. Eğer hüznümüzü ve bütünlük hissinden uzaklığımızı tüm genel sistem/bedenin hüznü olarak düşünürsek o zaman sadece kendimizi düşünmemiş oluruz ve böylelikle kişisel sevgi içine düşme hatasından kendimizi alıkoymuş oluruz.

Aynı koşul kişinin kendisini Yaradan’a yakın hissettiği zaman da geçerlidir, Yaradan’ın gözünde iyi olduğu zaman mutludur, yani kişi kendisine mutluluğunun nedeni genel bedene/sisteme mutluluk verdiği için demelidir, şöyle ki, kişi bu durumda parçaları Yaradan’a yakınlaştırmıştır.

Bu, madalyonun öteki tarafıdır.

Ve kişi Yaradan’ın genel içinde mutluluk olarak hissedilebilmesine katkı sunduğu için mutludur. Dolayısıyla kişinin mutluluğu kendisi için değil. Elbette mutluluğu ve tatminliği, yakınlığı hissedecek ama kişisel tatminliği uğruna değil. Ulaşmaya çalıştığımız seviye bu olmalı. Lişma (O’nun için) denilen koşul budur. Yani kişinin manevi çalışmasında Yaradan’ın rızası için ve “kendim için değil” koşulu bizim amacımız olmalı ve bu çalışma da bizi bunu yapmaya getirecek ve sevap denilen şey de esas bu koşuldur. İnsanın mutluluğu tüm hayatı ve insanoğlunu bütün olarak doldurmaya ve tüm yaratılışın manen bağ kurmasına yönelik herkesin bütünlüğü için yapılan bir eylemdir. Amaç budur. Bu yüzden kişinin yaklaşımı aynı Yaradan’ın yaklaşımı gibi olur ve bu daha da arttıkça ve yükseldikçe daha çok bağ ve bütünlük haline gelir.

Alma arzusu insanın yapısı olduğu için gerekli olan bir faktördür zira kişinin içinde var olan şeylerin dışındaki her şey Yaradan’la ilişkilidir. Biz alma arzusuyuz. Bundan kaçış yok: İş, alma arzumuzu nasıl kullanacağımızla ilgili. Şöyle: “bu kişinin tümüdür.” Ve alma arzusuna ait olmayan yani yaratılan varlığa ait olmayan her şey de Yaradan’dır. Tüm eylemler, dışımızda hissettiğimiz her şey, Yaradan’ın realiteyi idare edişidir ve amacı hepimizi mutlak mutluluk olan Yaratılışın Düşüncesine getirmektir.

Ancak yine de, alma arzusu ihsan etme formuna çevrilip ıslah olmalıdır. Şöyle ki alma arzusunun aldığı haz ve mutluluk aşağıdan yukarıya mutluluk getirme niyetiyle olmalıdır çünkü. Zaten yaratılışın amacı da buydu, O’nun yaratılanlarına mutluluk getirmek. Bu da Yaradan’ın varlığından alınan mutluluk olarak bilinir. Yaradan’a mutluluk vermek bu anlamdadır; genele mutluluk vermek de aynı tanımı içerir.

Bu nedenden dolayı kişi yukarıya nasıl mutluluk verebilir, bunu araştırmalıdır. Bu yüzden her zaman Kralın sarayında olmayı ve hazineleri arasında olmayı arzulamalıdır.

Kralın hazineleri nelerdir? İhsan etme seviyelerinin daha üst seviyeleri; yani daha çok Yaradan’a, tüm evreni hareket ettirene benzemek. Elbette bu koşul yukarıya memnunluk getirir. Öyle ki kişinin tüm özlemi Yaradan için olmalıdır.

Ve makalemiz burada sona eriyor.

Tüm manevi çalışma bu ve bu çalışmada da kişinin hayatta olan her şeye yaklaşımını nasıl doğru bir şekilde geliştireceğine ve daha geniş bir realiteyi nasıl algılayacağına dair tavsiyeler bulunmaktadır.

Şamati (Duydum) adlı kitap muazzam derin makalelerle ve güçle doludur ve kişi bu makaleleri defalarca okuyabilir ve her defasında tümüyle farklı bir derinlik edinir. Bu kitaptan ilerdeki derslerde yine makale çalışacağız.

Bizlere katıldığınız için teşekkürler, tekrar görüşmek üzere.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
16 - 0,279