e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ
Ana Sayfa > Kabala Video Klipleri > Kabala'nın İfşası > Kabalanın İfşası – Ders 5 – 6. His – Duyu

Kabalanın İfşası – Ders 5 – 6. His – Duyu

28 MB   –   23 Dakika

Video olarak indir –   PDF olarak indir


Not: Dersleri izlerken, dersin PDF formatını açıp ders’de kullanılan çizimleri takip etmeniz tavsiye edilir.

Bu derste Kabala İlminde edinim sahibi olmanın temel prensibini öğreneceğiz. Yeni bir duyunun inşa edilmesinden bahsedeceğiz: 6. his ve bu his kişinin manevi dünyalar olarak veya maneviyat olarak bilinen yaratılışın üst seviyesini hissetmesine yardımcı olacak. Manevi dünyaya girmenin metodu.

Önce kısaca geçen derste öğrendiklerimize bir göz atalım.

Geçen derste yaratılan varlığın yaratılışının 4 safhasını inceledik ve başlangıcının Yaratılışın başlangıcının bir düşünce olduğunu gördük – Yaradan’ın düşüncesi, Yaratılışın Düşüncesinde bir yaratılan varlık yaratmak ve hazla doldurmak olduğunu gördük. Buna göre de hemen yaratılan varlıkta, yani alma arzusunda, buna göre bir reaksiyon olduğunu gördük.

Alma arzusu Işığı hissedip bir izlenim alıyor, sadece direkt olarak aldığı hazzı değil ama aynı zamanda Işığın niteliğini de hissediyor ve bir alma arzusu olduğu için de bu hazzı da almak istiyor. Bunun sonucu olarak içinde yeni bir algı ve safha ya da izlenim oluşuyor ve hazzın vermekten geldiğini hissediyor. Ama bir alma arzusu olduğundan veremez, yapabileceği tek şey ışığı kabul etmek ya da etmemek.

Vermeye yakınlaşabilmek için, Işığı reddetmeye karar verir. Bu boşlukta yeni bir izlenim olur ve varoluşunun Işığı almasına bağlı olduğunu anlar ve bu boş ve kötü koşulda var olamayacağını anlar ve Işığın bir kısmını kabul etmek zorundadır. Ancak Işığın sadece az bir kısmını alır çünkü burada aldığı izlenim Yaradan’ın o Yaradan Gücün istediği şey yaratılan varlığın alması. Bu yüzden az bir Işık almaya razıdır ki Yaradan’ın rızası gerçekleşsin. Bu safhadaki algı iki izlenimden ibaret: Kendisinden daha yüce bir varlığın yaratılanı tümüyle mutlulukla doldurmak istediğini fark eder.

Ve buradaki bir sonraki safha, 4. safha, daha önceki 3 safhadan çok farklı – çünkü Yaradan’ın yaptığı bir eylem değil, bağımsız bir arzu. Ancak bu arzu direkt olarak Işığı almaya yönelik değil. Burada Yaradan’ın yapısını fark ediyor ve istediği şey de bu. Kendisinin bir alıcı olduğunu ve Yaradan’a ne kadar ters olduğunu hisseder. Bu yüzden yaratılışın eylem kısmı yerine arzuladığı şey form eşitliğine gelmektir yani Yaradan’ın niteliğini ve yaratılışın düşüncesini edinmek.

Şimdi yaratılan varlığın son durumu bu. Alma şekli üzerine kısıtlama yaptı. Artık kendisi için almayacak. Geldiği karar kendi doğasına tümüyle zıt olan bir nitelik edineceği.

Bir alma arzusu olarak yaratılmıştı ancak şimdi vermek olan kendisine zıt bir niteliği edinme kararı alır.

Bunu yaptıkça, bunu yapabilecek bir yol bulursa o zaman kendisi için bir sistem inşa edip bunun içine girmesi lazım. Öyle bir sistem ki alma arzusu ve verme arzusu niteliklerinin farklı oranlarda etkileşimi olsun. Bu doğrultuda yükselişi daha çok form eşitliğine gelerek gerçekleşir, böylelikle olmayı istediği hale giderek yakınlaşır. Dünyalar denilen bir sistemden yükselir ve bu dünyalar yaratılan varlığın ve dünyanın tümünün ıslahı için inşa edilmiş bir etkileşim sistemi gibidir.

Yükseldikçe bu dünyaların iç niteliklerini edinir ve bu niteliklere “ruhun” seviyeleri veya “ışıklar” denir. Bu seviyeler Nefeş, Ruah, Neşama, Hayâ ve Yehida ve yaratılan varlık giderek daha çok ve daha çok form eşitliği edinir, erdemlilik, beceri ve Yaradan’ın ihsan etme niteliğine tutunup tümüyle O’nunla form eşitliğine gelir. Ancak bir problemi vardır, tümüyle zıt yaratıldığı için sadece bir alma arzusudur. Yaratılan varlık bu; biz buyuz. Peki, nasıl olur da doğamıza tümüyle zıt bir hal alabiliriz? Şimdi yaratılışın amacının ne olduğunu ve rolünü de bilse bile, sanki sıkışıp kalmış bir haldedir. Baştan Yaradan yaratılan varlığı mükemmel yarattığından sadece alma denilen bir niteliği ancak araç olarak kullanabilir ve bu yüzden büyüyen egoist alma niteliklerini bir şekilde vermek için kullanmayı keşfetmeli.

Daha önce öğrendik ki beş duyumuz programlanışları gereği üst dünyaları algılamamıza ve yaratılan varlığın şimdiki amacına ulaşmasına izin vermemekte. Farkına varmamız gereken şey beş duyumuzda var olan programa “egoizm” denilir ve aslında egoizm sadece bir niyet ya da bir düşüncedir, bu programın bize dediği şey kısaca şu: “Bu işte benim kazancım ne?” Bu yüzden beş duyumuzla ne algılarsak algılayalım sadece alma arzumuza göre algılayabiliriz, ama bunun üzerine edinebileceğimiz nitelik verme, özgecil olma veya ihsan etme niteliği.

Bu yüzden aslında vermek dte bir eylem değil: bir niyet. Beş duyumuzun hissetmediği bu durumu hissedebilmek için yeni bir program geliştirmemiz gerekiyor, dışımızda var olan programa uyumlu bir program geliştirmemiz gerekiyor. Bu altıncı duyu yani özgecil bir niyet inşa edilmeli ve buna aynı zamanda perde de denilmektedir. Bu perde ek bir duyudur ve Manevi Dünyaları algılamamızı sağlar.

Kabala kelimesi almak anlamındadır. Aslında daha doğrusu “nasıl alınmalı” anlamındadır, almanın doğru yolu.

Kabala metodu tümüyle pratik bir yöntemdir. Yaratılıştan alma arzusu olan doğamızı ele alır ve bunu almaya uygun bir forma getirerek değiştirir, öyle ki almanın doğru yolu olan ihsan etme ya da özgecil verme haline getirir.

Şu anda alma arzusu içine aldığımız zaman gördüğümüz şey bu alışın son derece sınırlı olduğudur. Alma arzusu asla doldurulamaz.

Diyelim ki bir arzu var, örneğin pasta yemek için, güzel çilekli ve çikolatalı bir pasta, kremalı ve soslu ve bunun içinde bir ihtiyaç, bir fikir, bir eksiklik hissi var. Bu pastayı yemeye başlar başlamaz arzu artık söner; arzuyu artık hissedemeyiz. Arzu geçicidir. Yaşar ve ölür.

Böyle olmasının nedeni hazzın sadece ihtiyaç ve tatminliğin kesişme noktasında hissedilmesidir ve sonrasında da kaybolur. Dolayısıyla da arzu ölür. Kabala’nın öğrettiği şey doğru bir şekilde almanın yolu, bu şekilde arzulanan ve bundan alınan haz varsa, haz hiç bitmesin; yani arzu da haz da büyüsün. Arzu (kab) ne kadar büyük olursa o kadar o kadar fazla haz olur. Bu durumda ancak Behina Gimel dediğimiz 3. safhada iki koşulun beraber olmasıyla olabilir, yani alma eylemini sadece Yaratılışın amacına yönelik bir doyum olursa yapabilirim ki bu alma eylemi ihsan etme formunda olsun.

Bunu nasıl yapabilir ve başarabiliriz?

Baal HaSulam, çok derin ve güzel bir hikâye ile içinde bulunduğumuz durumu ve nasıl açabileceğimizi bize bir hikâyeyle anlatıyor. Aslında derin çünkü içinde bulunduğumuz gerçek doğayı anlatıyor, farkında olmadığımız doğamızı.

İki çok yakın arkadaş vardır; bir tanesi diğerini yemeğe davet etmek ister ve dostunun sevdiği her şeyi düşünür. Sevdiği yemekleri düşünür, sevdiği içecekleri, her yemekten ne kadar pişireceğini ve yemeğin nasıl sunulacağını ve rahat etmesi için nasıl bir düzen kurulacağını, yani sürekli arkadaşını ve ona hazırlayacağı mükemmel yemeği düşünür.

Arkadaşı gelir, içeri girer ve önünde tam anlamıyla bir ziyafet görür ve ilk reaksiyonu gördüğü her şeye saldırıp yemek istemesidir ve aslında ev sahibinin arzusu da budur. Sonra aklına birden başka bir düşünce gelir, ev sahibinin çok yakın bir dostu olduğu ve onun bunları hazırladığı ve kendisinin ise sadece yemekleri yemeyi düşündüğünü anlar ve içinde utanç hissi kabarır çünkü arkadaşı tam önünde durmakta ve ona bakmaktadır.

Sadece kendi başına bir odada masa dolu bir ziyafetle beraber değil; dostunu tam karşısında görüyor ve her şeyi onun için yaptığının farkına varıyor ve kendisinin ise orada sadece bir alıcı olduğunu fark ediyor. İçinde hissettiği bu utanç hissi dayanılmaz bir boyuta varır ve yemeği reddeder.

Birisinin size beklenmedik ve büyük bir hediye verdiği zamanki hissi bilirsiniz. Birden böyle bir reaksiyonunuz olur ve bu hissin nereden geldiğini de bilemiyoruz “Hayır! Ben bunu kabul edemem” bu direkt bir mahcubiyet hissidir ve bize alıcı olduğumuz hissiyatından gelir.

Şimdi misafir yemeği yemiyor ve ev sahibi dostu diyor ki: “Ama ben bunların hepsini sadece seni düşünerek, senin için yaptım; tüm günümü bunları hazırlamak için geçirdim ki beraber oturup zevkle yemek yiyelim ve şimdi sen yemek istemiyor musun yani? Şimdi bu ziyafet tam anlamıyla boşa gidecek ve çöpe atılacak ve ben senin alacağın zevki de göremeyeceğim.”

Böylelikle misafir bu durumda kontrolün kendisinde olduğunu fark eder. Görür ki sadece bir alıcı değil. Eğer bu yemeği yerken bunu sadece dostunun arzusunu yerine getirmek için yaptığını düşünürse o zaman utanç hissetmez, yiyebilir, tadabilir ve zevk alabilir. Ve zevk almalı da. Sadece yediği için değil çünkü çok sevdiği dostu bunu kendisi için hazırladı ve hazzı ev sahibinin mutluluğunu görmekten gelecek. Bu karşılıkta misafir almanın karşılık olarak kullanılabileceği anlayışına varmakta ve ev sahibinin de düşüncesini anlamaktadır çünkü şimdi ev sahibi ona yönelik nasıl düşünüyorsa misafir de ev sahibine yönelik bu şekilde düşünüyor: “Bunu sadece dostumu mutlu etmek için yapıyorum. Tüm amacı benim bu ziyafeti yememden olacağı için bu ziyafeti onun mutluluğu için yiyorum.”

Dolayısıyla doğamız olan alma niteliğini evirip çevirip ihsan etmeye getirebilmeye mucize denir. Burada fiziksel olarak eylem değişmedi ama içsel olarak eylem değişti. Misafirin yemeği alıp yerken ne maksatla ya da hangi niyetle alıp yediği eylemi almaktan vermeye çevirmektedir. Bu şekilde kişinin ihsan etmek için alma niyeti “perde” denilen bir duyuya çevrilebilir ve böylelikle kişi Manevi Dünyalar denilen ihsan etme seviyelerini anlayabilir.

Burada alma arzumuz var, kabımız ya da Kli’miz. Bu kab ziyafet için arzularla dolu. Yaradan’ın yani misafirin vermek istediği şey ise bu kabın dışında bulunan ihsan etme düşüncesinde. Işık her zaman üzerimize baskı yapıyor ve bizi %100 sonsuz hazla doldurmak istiyor ama ışığı O’nun koşullarına göre alabilirsek yani ihsan ederek ancak kabımıza girmesine izin verebiliriz yoksa hissetmemiz mümkün değil.

Şimdi burada manevi açıdan bakarak ziyafetten haz almayı düşünecek olursak, o zaman alma arzumuzun üzerine bir perde yani bir niyet koymamız lazım. Bu niyet kendim için almak değil. Bu oluştuktan sonra diğer her şey kabın içinde nasıl olacağına dair hissedilmeye başlanabilir, kontrol edilebilir ve alma arzusundaki tecrübe tayin edilebilir.

Böylelikle yemekte hissedeceğimiz ilk şey perdeye çarpar. Şimdi eğer yaratılan varlık bu miktarı sadece ev sahibine mutluluk vermek için alabilirse – o zaman sanki yemeğin ilk aperatif kısmı gibi hissedebilir – eğer niyetini muhafaza edebilir ve kendi için değil ama ev sahibine mutluluk vermek için tutarsa o zaman ışığın bir kısmı kaba girer, bu durumda kaba sadece tat ve haz değil ama ev sahibi hissi ve ev sahibinin bunu vermekteki niyeti de hissedilmektedir.

Diyelim ki bu durumda ışığın sadece %20’si midenin ilk bölümüne girdi ve geriye kalanını geri çevirdik – geriye çevirme nedeni yemekten haz almadığı için değil, burada prensip şu: Büyük haz küçük hazzı yutar. Yemekten alınan haz kabın umurunda değil. Değer verdiği tek şey Yaradan’ın düşüncesi. Bu durumda sadece %20 kadar bu rıza algılanabilir. Şimdi eğer ev sahibinin düşüncesini tatmin etmek için daha fazla bir miktar alınabilirse o zaman %40 kadar alır ve %60’ı geri çevirir.

Şimdi burada olan şey şu Yaradan’ın ışığı, Düşüncesi, kabın benzerliği, edindiği derece yaratılan varlığın bir parçası, niteliği olur ve gelişmeye başlar. Ruhumuzu bu şekilde yetiştiriyoruz. Burada da bu ilk %20’lik Işık Nefeş – ruhun ilk seviyesi olarak bilinir.

Burada, eğer bu niyet Yaradan’ın niyetine ihsan etme niteliğinde uyarsa, ikinci bir seviye olan Ruah kaba girer. Bu sadece bilgi veya entelektüel bir şey değil ama Yaradan’la benzerlik. Yani, kabın içinde olan algı kabın dışında neyin olduğunun algısı. Şimdi 6. his ya da ruhumuz bize manevi bu objenin tam olarak ne olduğunu söylüyor: Aperatif ya da salata çorba falan değil, Yaradan’ın tüm yaratılışa yönelik düşüncesindeki niyet.

Bu büyümeye devam ettikçe ve geriye kalan %60 dolunca ve sadece %40 hissedilmeyen kısım olarak kalınca yeni bir Işık girer, “Neşama”, bu Yaradan’ın düşüncesini daha derin anlamaktır, daha büyük bir benzerliktir ve açlık açısından ana yemeği artık aştık ve ev sahibini memnun etmeyi kabul ediyoruz. Ta ki en sonunda tatlı ve üzerine güzel bir Türk kahvesi içerek Hayâ ve Yehida ışıklarını alarak en üst seviyeye varıyoruz.

Ve burada, yaratılan varlık Yaradan’la Yaratılışın Düşüncesini edinmekte mutlak benzerliğe gelir. Şimdi bağımsız bir arzusu vardır ve dışarıdan gelecek hazlara göre değil ama sadece Yaratılışın Düşüncesine eşit şekilde davranabilir. Böyle yaparak yaratılan varlık aşağıdan yukarıya doğru tüm 125 basamağı tamamlamak üzere hareket eder, bu arada bu safhalara Partzufim (yüzler/ suratlar) denir.

Burada kişinin oluşturduğu şey Roş (Baş) ve burası da Guf (Beden) olarak bilinir. Bu, şu demektir: Kişi bağımsız bir arzu vasıtasıyla, yaratılan varlık, şimdi kabın içindeki realitenin ne olacağına karar verebilir. Hayatın ve hazzın kalitesini tayin edebilir ve bunun hepsini de hayatın genel iyiliği için yapar, kendisi için değil.

Kabalist Dr Laitman bu durumu şöyle özetliyor:

Kişiye manevi arzular direkt yukarıdan gelir. Bu arzuları hissedebilmek için “Perde” adı verilen bir algıya ihtiyacımız vardır. İnsan bu duyuyu edinir edinmez haz hissetmeye başlar. Hazza üst Işık denir. Haz alma arzumuza perdenin vasıtasıyla girer. Üst Işığı alarak haz hissetmek ruh olarak bilinir. İnsanın Işığı haz kaynağı olarak hissedebilmesi için onu algılayacak ek bir duyu edinmesi gerekmektedir.

Tüm parçalar: Işık (haz), perde (almak için araç) ve ruh (alıcı) hiç bir şekilde fiziksel bedenle alakalı değillerdir. Bu yüzden kişinin bedeni olup olmaması bile önemli değildir. İnsan Üst Işıkla bağ kurar kurmaz, kendisini ıslah etmeye başlar ki kendisini bu Işıkla doldurabilsin. Kişinin aşamalı olarak niteliklerini Işığa benzetmesine ve Işıkla dolmasına manevi yükseliş denir.

Beden sadece manen ilerleyebilmek için bir araç yoksa bizim için başka hiç bir şey ifade etmiyor. Küçük bir haz büyük bir hazza kıyasla hissedilmez: büyük haz onu bastırır. Bu yüzden bir kabalist bizimle aynı dünyada yaşamasına rağmen manevi dünyadadır.

Bir sonraki derste görüşmek üzere.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
21 - 0,277