e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Makaleler > Çalışmada “Zayıf Olanın Eline Güçlüyü Verdin” Ne Demektir?

Çalışmada “Zayıf Olanın Eline Güçlüyü Verdin” Ne Demektir?

Makale 13, 1990-91

Çalışma düzeni şudur: Kişi Yaradan için her şeyi yerine getirmeyi arzuladığında, eylemlerini ödül için değil, ihsan etme amacıyla yerine getirmesi doğaya aykırıdır çünkü insan kendisi için alma arzusuyla yaratılmıştır. Bu nedenle, bize kendini sevmeden çıkma ve Yaradan için ihsan etme niyeti çalışması verilmiştir.

Kendini sevme hükmünden çıkma çalışmasını gerçekleştirebilmek için, Kabalist Akiva’nın “Maneviyatın en önemli kuralı” dediği, “Dostunu kendin gibi sev” emri verilmiştir. Maneviyatın Verdikleri kitabında açıkladığı gibi, bu kural vasıtasıyla kendimiz için alma hükmünden çıkarak, Yaradan için çalışabiliriz.

“Dostunu kendin gibi sev” kuralıyla ilgili olarak iki açıklama yapmalıyız:

  1. Genel anlamıyla kişi ve dostu arasında.
  2. Kişi ve Yaradan arasında, atalarımızın dediği gibi, “Dostunu ve babanın dostunu terk etme.” “Dostun” Yaradan’dır. Şöyle yazıldığı gibi, “Kardeşlerim ve dostlarım için.” Bu nedenle “Dostunu kendin gibi sev” kuralı, kendini sevdiğin gibi Yaradan’ı sevmeyi başarmayı imâ eder.

Bu nedenle, “Dostunu kendin gibi sev” kuralında iki anlayış vardır:

1- Şifa olduğunu söylemeliyiz. Diğer bir deyişle, kişinin dostunu sevme sebebi, onun vasıtasıyla Yaradan sevgisine gelmesidir, tıpkı Maneviyatın Verdikleri kitabında yazıldığı gibi. Dolayısıyla dost sevgisiyle ilgili olarak şunu söyleyebiliriz ki, kişi dostlarına tutunmak istediğinde, kiminle bağ kuracağını seçmiş olur. Diğer bir deyişle, kişi dostlarını seçtiğinde iyi niteliklere sahip olanları arar.

Benzer şekilde, kişi Yaradan’ı sevmek istediğinde, Yaradan’ın yüceliğini ve önemini görmeye çabalamalıdır. Bu kişide Yaradan sevgisini uyandırır. Eğer Yaradan’ın yüceliğini ve önemini, içindeki kötülüğün Yaradan’ı kötülemesi nedeniyle göremiyorsa, Yaradan’ın yardım etmesi ve kötülüğün üstesinden gelip, mantık ötesi “O’nu sevebilmek için Yaradan’ın yüceliğine ve önemine inanmak istiyorum” diyebilme gücünü vermesi için Yaradan’a dua etmelidir. Şöyle yazıldığı gibi, “Tüm kalbin ve ruhunla Tanrı’nı seveceksin.” Diğer bir deyişle, dost sevgisi demek, onun vasıtasıyla Yaradan sevgisini, amacı edinmek demektir.

Bununla, atalarımızın şu söylediğini yorumlayabiliriz, “Her ikisinin çabası kötülüğü unutturduğundan, doğru tutumla maneviyatı edinmek iyidir.” Bu demektir ki, “maneviyat” denilen, kişi ve dostu arasındaki doğru çaba, kişiyi Yaradan sevgisine ulaştıracak olan şifadır.

Öğretinin özü şudur ki, Işık vasıtasıyla kişi Yaradan ile bağ kurar. Atalarımız bununla ilgili olarak şöyle der: Yaradan şöyle dedi: “Kötü eğilimi ben yarattım; şifası için maneviyatı yarattım.” Diğer bir deyişle, şifa olan Işık vasıtasıyla, kişi “kişinin dönüşümü” olarak kabul edilen Yaradan ile birleşmeyle ödüllendirilir.

“Her ikisi için çaba, kötülüğü unutturur,” denmesinin anlamı budur. Diğer bir deyişle, kişi ve dostu arasındaki çalışma vasıtasıyla, yani manevi çalışmasıyla, kötülükler unutturulur. Dolayısıyla, tüm kötülüklerin uzantısı olan bilgi ağacının kötülüğü, her ikisiyle ıslah edilmiş olur.

Şöyle yazar: “Gör, Tanrı’nın gözleri, O’ndan korkanların, O’nun rahmetini bekleyenlerin üzerindedir; ruhlarını ölümden kurtarması ve kıtlık sırasında onları yaşatması için.” “Tanrı’nın gözleri, O’ndan korkanların üzerinde,” ne demek anlamalıyız. Her şeyden önce, Yaradan’ın gözleri her yerde gezinir. İnanmalıyız ki, Yaradan’ın ilahi yönetimi iyilikseverlikle tüm dünyanın üzerindedir.

Sadece Yaradan’ın “Seni eylemlerinden biliriz,” perspektifinden konuştuğumuzu açıklamalıyız. Bu demektir ki, özellikle Yaradan’ın gözlerinin tüm dünyayı seyrettiğini hissedenler, O’ndan korkanlardır. Diğer bir deyişle, sadece Yaradan’dan korkanlar, Yaradan dünyayı iyilikseverlikle seyreder kavramını edinir. Fakat dünyanın geri kalanı için yüzün gizliliği vardır çünkü onlar iyiliksever olan “İlahi Yönetimi” edinemez.

Zohar Kitabı’na Giriş‘te şöyle yazılmıştır: “Alıcı olanlar yaratılış düşüncesinde O’nun bizim için planlamış olduğu bütünlüğe gelemediği ve O’nun iyilikseverliğini edinemediği sürece, O’nun rehberliği iyilik ve kötülük şeklinde gerçekleşir.”

Diğer bir deyişle, alma kaplarımız kendisi için almayı doğurduğu sürece, İlahi Yönetimi iyilikseverlik olarak görmek mümkün değildir. Tersine, Yaradan’ın gözlerini, O’nun rehberliğinin iyiliksever olduğunu görebilenler, yalnızca “O’nun rahmetini bekleyenlerdir.” Bu sebeple “O’nun rahmeti” demek, Yaradan ile Dvekut (birleşme) olarak bilinen, “form eşitliği” denilen Hesed (rahmet) -ihsan etme- niteliğini edinmek için O’na yakarıyorlar demektir.

Dolayısıyla, ihsan etme niteliği ile ödüllendirildiklerinde, alma kapları artık çoğalmaz. Bu durumda, O’nun yönetiminin iyiliksever olduğunu hissetmeleri için “Tanrı’nın gözleri” ile ödüllendirilirler. Fakat Hesed niteliğini, yani ihsan etme kaplarını edinmeyi arzulamayanlar iyilik ve kötülüğün etkisi altında olurlar.

Peki, ikinci doğa olan “ihsan etme kapları” denilen Hesed’i, Yaradan kimlere verir? Herkese değil. Yaradan’ın rahmetini bekleyen, Hesed niteliğini edinmek isteyen pek çok insan vardır. Ancak, Yaradan, Hesed meselesinin ilave bir şey olduğunu düşünen, yani kendini bütün olarak kabul eden ve Hesed niteliğini tamamlayıcı olarak Yaradan’ın kendilerine vermesine ihtiyaç duyan insanlara, Hesed niteliğini vermez.

Bu böyledir çünkü sadece Kelim’e (kaplar) sahip olanlara bu yukarıdan verilir. Diğer bir deyişle, eğer gerçek bir eksiklik yoksa onu doldurmak imkânsızdır. Öyleyse özellikle böyle bir ihtiyacı doyurmak ne zaman mümkün olur? Kişi lüks için değil, gereklilikler için dua ettiğinde. Sonra bunu edinir çünkü lüks olanlar eksiklik olarak kabul edilmez.

“Tanrı’nın gözleri O’ndan korkanların ve O’nun rahmetini bekleyenlerin üzerinde,” denildiğinde, O’nun rahmetini bekleyen bu insanlar kimdir? Hangi amaçla Yaradan’a Hesed niteliğini vermesi için yakarıyorlar? Hesed niteliğine ihtiyaçları olduğunu hisseden bu insanlar, “Ruhlarını ölümden korumak için” bunu isterler.

Diğer bir deyişle, özellikle Yaradan ile Dvekut’u başarmayı arzulayan bu insanlar, “Yaşamların Yaşamı”na bağlanmak isteyen insanlardır. Onlar, Dvekut’a sahip olmamalarını ölüme eşdeğer olarak hissederler. Tıpkı atalarımızın söylediği gibi: “Kötü olanlara yaşamlarında ‘ölü’ denir.” Bu sebeple, Yaradan’a onları ölümden kurtarması için yakarırlar çünkü form eşitsizliği onları Yaşamların Yaşamından ayırır.

Yaradan ile Dvekut yaşam olarak adlandırılır. Şöyle yazdığı gibi: “Tanrı’sına tutunmuş olan her biriniz, canlısınız.” Öyle anlaşılıyor ki, Hesed niteliğini istemelerinin nedeni “Kötü olanlara yaşamlarında ‘ölü’ denilir” olmamak içindir ve Yaradan ihsan etme kaplarını, Hesed niteliğini onlara verir.

“Ruhlarını ölümden kurtarmak” yazıldığında, yani Yaradan’ın Hesed niteliğini vermesi talebine, “bir eksiklik” deni fakat Yaradan’ın yardımına bir lüks olarak ihtiyaç duyanların gerçek Kelim’i yoktur, Yaradan’ın onlara “Ruhlarını ölümden kurtarmak için” kap vermesine ihtiyaçları yoktur.

Bu nedenle, sadece kendi faydalarını gözeterek alma kaplarında kalırlar. Kelim’i lekelediklerini hissetmezler, Keduşa ve kendisi için alma birbirine ters olduğundan, bu Kelim’lere Keduşa (kutsallık) aşılamak mümkün değildir.

Dolayısıyla, ihsan etme eylemini yerine getirmediğinde Yaşamların Yaşamı’ndan ayrılacağını anlayanlar, Yaradan’a ihsan etme gücü vermesi için dua ederler. Bu ikinci doğadır, tıpkı Baal HaSulam’ın Yaradan ilk doğayı, alma arzusunu verir dediği gibi, ilk doğayı ikinci doğaya çevirmek imkânsızdır. Daha ziyade bunu sadece Yaradan yapar.

Mısır’dan çıkışta olduğu gibi, Yaradan onları Mısır kralı Firavun’un hükmünden çıkardı. Atalarımızın söylediği gibi, “Bizi Mısır’dan bir melek, bir serafim ya da bir ulak değil, Yaradan’ın kendisi çıkardı.”

Ancak, kişi Mısır’ın hükmünden onu çıkaracak olan Yaradan’ın yardımını aldığında, hangisi kendisi için alma arzusudur? Bu özellikle kişi gerçek ihtiyaç içinde olduğunda gerçekleşir. Bu nedenle eğer kişi Yaradan ile Dvekut’u başarmayı arzuluyorsa, bu ihtiyacı için yardım alır. Diğer bir deyişle, eksiklik içinde olduğunu hissetmelidir, yani bütünlük eksikliği içinde olduğundan değil fakat içindeki kötülük çok yoğun olduğu için yaşam eksikliği hisseder. Bu nedenle bir günahkâr olduğu ona bildirilir. Tıpkı Zohar’da bununla ilgili yazıldığı gibi, “Eğer işlediği günah ona bildirilirse.” Şöyle sorar: “Kim onu bilinir kıldı?” Cevap verir, “Yaradan günahkâr olduğunu bilmesini sağladı.”

Bu demektir ki, Yaradan ona Yaradan’dan ne kadar uzak olduğunu ve Keduşa yaşamı ihtiyacı içinde olduğunu gösterir. Bu nedenle kişinin Yaradan’dan yardım ve ihsan etme arzusu vermesini istemesi eksiklik nedeniyledir. Ve sonra, gerçek anlamda buna ihtiyaç duyduğundan, Yaradan ona ikinci doğa olan ihsan etme arzusu verir.

Yukarıda söylenenlere göre, şu yazılanı açıklayabiliriz; “Ve Sen, büyük rahmetinle güçlüyü zayıfın eline, çoğunluğu azın eline ve kirliyi temizin eline yerleştirdin.” Bu bize şunu anlatır, kişi ne kadar zayıf olduğunu gördüğü aşamaya gelmeden, içinde çokluk yaratan kötülüğün ve kirliliğin üstesinden gelemediği için üstten bereket alamaz. Bu böyledir çünkü bu bereketi almak için tam bir Kli’si yoktur.

Bu sebeple şöyle yazılmıştır: “Siz tüm halkın en azı olduğunuzdan.” Diğer bir deyişle, “Yaradan, sayıca fazla olduğunuz için değil, tüm halkın en azı olduğunuz için sevgisini üzerinize verdi ve sizi seçti.” Dolayısıyla, kişi dünyanın geri kalanından daha kötü, özellikle bayağılık seviyesinde olduğunu gördüğünde, Yaradan onu seçer ve Mısır hükmünden çıkarır, “Ben, sizin Tanrı’nız olmak için sizi Mısır topraklarından çıkaranım.”

Şöyle yazılmıştır: “Beni yükselttiğin ve düşmanlarımın sevinmesine izin vermediğin için seni yücelteceğim Tanrı’m.” Davud’un bahsettiği bu düşmanların kim olduğunu anlamalıyız “Ve düşmanlarımın sevinmesine izin vermediğin için.” Bunu şöyle yorumlarız; Davud Malhut olarak bilinir yani cennettin krallığı. Bu demektir ki, yaratılanlar cennettin krallığının sorumluluğunu ödül almak için değil fakat “O yücedir ve yönetendir” olduğu için üzerlerine almalıdırlar.

Fakat tüm dünya buna direnir ve yaptığı her şeyi kendisi için değil, Yaradan için yapmaktan nefret eder. Dolayısıyla, Keduşa bütünüyle ihsan etmedir yani Yaradan için çalışmaktır. Şöyle yazıldığı gibi: “Ben kutsal olduğum için sen de kutsal olacaksın.” Bu nedenle, Yaradan sadece yaratılanlara ihsan ettiğinden, yaratılanlar da Yaradan’a ihsan etmelidir, buna Yaradan ile Dvekut olarak kabul edilen “form eşitliği” denir.

Öyle anlaşılıyor ki, Yaradan için değil, sadece kendisi için çalışmayı isteyenlere “Yaradan’ın düşmanları” denir, yani cennettin krallığının düşmanları. Bununla onlara “Davud’un düşmanları” da denir, bunu Davud’un şu sözlerinden anlarız; “Ve düşmanlarımın sevinmesine izin verme.”

Genel anlamda bahsettiğimiz iki anlayış vardır: 1) Yaradan; 2) Yaratılanlar. Diğer bir deyişle, Yaradan yaratılanları haz ve mutlulukla doldurmak için yarattı. Şöyle yazdığı gibi: “Arzusu yarattıklarına iyilik yapmak.” Günahtan önce, Adam HaRişon, Neşama ile bütünlük içindeydi, bu aşamada BYA dünyalarından NRN’ye ve Atzilut dünyasından NRN’ye sahipti. Ancak, günahtan sonra NRN ondan ayrıldı ve geriye sadece Nefeş kaldı.

Sonra, Klipot’a düşen Kelim’ini yükseltmek için tövbe etmek ve onları Keduşa ile tekrar birleştirmek zorundaydı, yani ihsan etme amacıyla bir kez daha O’na bağlanmasına “tövbe” (İbranice, “dönmek”) denir, tıpkı Zohar’da yazdığı gibi: “Hey, Vav’a dönecek.”

Hey, almak için alan Malhut demektir ve tüm ruhlar ondan gelir. Bu nedenle Malhut’a, tüm ruhları içeren “Halk Meclisi” denir. Bu Malhut’un üzerinde ıslah vardır, yaratılanlara ihsan etme amacı içinde olması için ıslah ve ihsan etme amacıyla manevi çalışmaya bağlanma çalışması verilmiştir. Bu şekilde kişi Atzilut dünyasının Malhut’tundaki ruhunun kökünde ihsan etme amacında olur. Böyle yaparak, “Yaradan ve O’nun kutsallığı ile birleşmek” denilen bağa gelir, yani “kutsallık” denilen “HaVaYaH’ın” Vav’ı olan ZA ile Malhut’un birleşmesi. Zohar’ın “Hey, Vav’a dönecek” dediği “tövbe etmek” sözünün anlamı budur.

Genel olarak, üç ayırım yapmalıyız: “Bir,” “Eşsiz,” ve “Birleşik.” On Sefirot Çalışmasına Giriş kitabında şöyle yazılmıştır: “Bir, O’nun değişmez eşitlik içinde olduğunu belirtir. Eşsiz, O’ndan geleni, O’nda olanı belirtir, tüm bu çeşitlilik içinde O, değişmez, tıpkı O’nun özü gibi. Ve Birleşik ise, O, pek çok eylemi etkilemesine rağmen, her şeyin tek bir güçle yönetildiğini ve hepsinin geri dönüp, değişmez formunda tekrar birleşeceğini belirtir.”

Bir’in anlamı şudur: O, değişmez eşitlik içindedir, yani O yaratılışı tek bir arzuyla yarattı; yaratıklarına iyilik yapmak. Eşsiz ’in anlamı şudur; İyi ya da kötü başımıza gelen her şey O’ndan geliyormuş gibi görünür, bu nedenle O’na “Eşsiz” denir çünkü O’nun farklı eylemlerinin tek bir sonucu vardır; iyilik yapmak. Öyle anlaşılıyor ki, O her eylemde eşsizdir ve farklı eylemleri nedeniyle değişmez. Her eylem üzerinde tek bir form vardır: İyilik yapmak.

Kişi buna inanmalıdır. Diğer bir deyişle, kişi bu eylemlerin Yaradan’dan geldiğini hissettiğinde, bunlar onun faydasına olmasa bile, yine de bu eylemlerin onu iyiye götüreceğine inanmalıdır. Bu insanın çalışmasıdır, anlamasa bile, bunun böyle olduğuna inanarak bunun için Yaradan’a şükretmelidir.

Atalarımız şöyle der: “Kişi kötü olana, iyi olan gibi şükretmelidir.” Diğer bir deyişle, kişi inanmalıdır ki, bu onun iyiliği içindir ya da O, arzusu yarattıklarına iyilik yapmak olduğundan, onun bu aşamaları hissetmesine izin vermez çünkü yaratılış düşüncesi budur.

“Birleşik” demek, kişi tüm tekil olanların Birleşik forma dönüştüğünü görme ile ödüllendirilmiş demektir, yani kötünün içindeki iyiliği görme ile ödüllendirilmiştir. Kişi bu aşamayla sadece Kelim’ini ihsan etme amacıyla ıslah ettikten sonra ödüllendirilir. Bu aşamada kişi bütünüyle iyi olan yaratılış amacıyla ödüllendirilir.

Davud için Evin Açılması ilahisinde yazılanın anlamı budur. “Evin açılması” tapınağı işaret eder. Çalışma şöyledir; Bir insanın kalbi Yaradan için bir tapınak olmalıdır. Şöyle yazıldığı gibi: “Ben’i aralarında olacağım bir tapınak yapsınlar.” Kişi kutsallığın varlığıyla ödüllendirilmelidir. Atalarımızın söylediği gibi: “Bağışlayıcı olan, kalbe ihtiyaç duyar,” yani Yaradan’ın tek ihtiyaç duyduğu, vermek istediklerini alması için kişinin kalbidir.

Ve kişi Birleşik olmakla ödüllendirildikten sonra görür ki, tapınağın yapımıyla ödüllendirilmiş, Davud bununla ilgili olarak şöyle der: “Beni yükselttiğin ve düşmanlarımın sevinmesine izin vermediğin için seni yücelteceğim Tanrı’m.” Bu demektir ki, Keduşa’yı engelleyen tüm düşmanlardan -kendisi için alma arzusu- Yaradan onu korudu ve onu Keduşa’ya kabulle ödüllendirdi. “Tanrı’m ruhumu cehennemden kurtardın; çukura düşmemem için beni canlı tuttun” sözlerinin anlamı budur.

Şöyle deriz: “Sen ilksin, sen sonsun ve senin yanında bizi kurtaracak başka kralımız yok.” Ayrıca şöyle deriz: “Dünya yaratılmadan önce ve sonra sen vardın; Sen bu dünyanın ve gelecek dünyanın içindesin.” Bunları Yaradan’ın yüceliği olarak algılarız. Ancak, çalışmada bu bize neyi anlatır?

Bilinir ki, çalışma düzeninde, kişi alma kaplarını ihsan etme amacıyla güçlendirmek için ıslah etmelidir. Kişi çabalamalı ve elinden geleni yapmalıdır. Bu aşamada Yaradan’ın yardımı olmadan kendisi için alma hükmünden çıkmanın bir yolu olmadığını anlar. Alma arzusunun hükmü anlamındaki Mısır sürgününden çıktığında buna “günahlardan arınma” denir.

Kişi kendi başına sürgünden çıkmanın mümkün olmadığını gördüğünde, günahlardan arınmanın Yaradan ile ilgili olduğunu anlar. Dahası şunu sorar: “Alma arzusundan çıkmanın sadece Yaradan’a bağlı olduğunu ve insan becerisinin üzerinde olduğunu kişi nasıl bilir?”

Cevap şudur; Fikren yapabileceklerini zaten yapmış ve alma arzusundan bir milim dahi ilerleyememiştir. Tersine, çalışmaya başladıktan sonra tüm eylemlerinin Yaradan için olacağı dereceye ulaşamadığını, yani gerilediğini görür.

Diğer bir deyişle, şimdi her zamankinden daha fazla kendini sevmeye dalmış olduğunu görür. Bu sebeple kişi günahlardan arınma ile ödüllendirildiğinde, sadece Yaradan’ın halkını Mısır’dan çıkaracağını söyler, yani günahlardan kurtuluş Yaradan’a aittir.

Ancak, sürgüne girmek yani alma arzusunun hükmüyle sarmalanmak kesinlikle insana aittir. Diğer bir deyişle, kendi başına alma arzusunun üstesinden gelememesi insanın hatasıdır. Bu nedenle, kişi sürgüne kendi başına gider.

Bununla ilgili yazılanlar bize bunun bizim anladığımız gibi olmadığını söyler. Kişi şunu söylese bile, “Eğer ben kendim için değilsem, kim benim için?” Her şey insanın kararına bağlıdır, kişi her şeyin Yaradan’a bağlı olduğuna inanmalıdır. Bununla ilgili şöyle denir: “Sen yaratılan dünyadan öncesin.” Bilinir ki, Olam (dünya) kelimesi He’elem (yok oluş) ve gizlilik kelimesinden gelir. Bilmeliyiz ki sürgünle ilgili olarak yapılacak iki şey vardır: 1) Kişi gizlilik ve yok oluşta olduğunu hissetmediğinde ve 2) kişi gizlilik ve yok oluş aşamasında olduğunu hissettiğinde.

“Sen yaratılan dünyadan öncesin,” sözlerinin anlamı budur. Diğer bir deyişle, kişinin gizlilik içinde olduğunu hissetmemesi unsuru Yaradan yaptığı bir şeydir fakat kişi içindeki kötülüğü ıslah etmeden önce, kötüyü görmemesinin ıslahı olduğu için bu insanın faydası içindir. Bu nedenle, Yaradan insanın gizliliğe girmesi durumu yaratmıştır.

“Sen yaratılan dünyadan öncesin,” sözünün anlamı budur, yani gizlilik yaratılmadan önce. Sonrasında, kişi gizlilik ve kayboluş aşamasına gelir. Kişi tüm eylemlerinin ihsan etme amacında olduğu bu aşamaya özellikle manevi çalışma çabasıyla gelir.

“Sen yaratılan dünyadan öncesin,” sözlerinin anlamı budur. Bu nedenle, kişinin gizliliğe gelmesi Sen’den gelir. “Sen yaratılan dünyadan öncesin,” denmesinin anlamı budur. Ve sürgünden sonra, kurtuluş gelir ve bu “Sen ilksin; Sen sonsun,” dur.

 

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,132