e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Hâkimler ve Görevliler

34. Makale, Tav-Şin-Mem-Vav, 1985-86

Yazıda “Tanrın Efendinin sana verdiği tüm kapılarda, kendine hâkim ve görevliler koyacaksın” denir. Yukarıdakini anlamak için Tora’nın sonsuzluk olduğu ve tüm nesiller için geçerli olduğu kuralına göre, yukarıdaki ayeti bizim neslimiz için de yorumlamalıyız. Bu nedenle, her kelimenin kendine özgü açıklaması gerekir: 1) “Hâkimler” nedir? 2) “Görevliler” nedir? 3) “Kendine koyacaksın” tekildir. Bu, her insanın hâkim ve görevliler yerleştirmesi gerektiği anlamına gelir. Her insan bunu yapabilir mi? 4) “Tüm kapılarda.” “Kapıların” zamanımızla nasıl ilişkili olduğunu anlamalıyız. Ve ayrıca, “Tüm kapılarda” ne ima eder? Bunun anlamı, eğer bir kapı varsa, derhal oraya hâkimler ve görevliler yerleştirmeye çalışmalıyız. 5) Özellikle de, “Tanrın Efendinin sana verdiği” demekle ne kastediliyor? Bunun anlamı nedir? Yaradan’ın yanı sıra İsrail halkına bahşeden başka birisi mi var?

Yukarıdakileri anlamak için ilk başta önceki makalelerde söylediğimiz şeyden söz etmeliyiz: 1) Yaradan’ın bakış açısından yaratılışın amacı. 2) Tora ve Mitzvot’u (emirler) uymaya çaba göstermekteki bizim amacımız, yani hangi dereceye kadar Torah ve Mitzvot’u gözlemleyerek ulaşabileceğimiz.

Yaratılış amacının, O’nun yarattıklarına iyilik yapması, olduğu bilinmektedir, yani yaratılanlar herhangi bir sınırlama olmaksızın O’nun kudretince O’ndan sevinç ve keyif alacaktır. Ancak O, eserlerinin tamam olmasını ister, yani utanç ekmeğine yer yoktur ve bir Tzimtzum (kısıtlama) ve gizleme vardır. Bu, almak için çalışılan Kelim’de (kaplar), ışığın ifşa olmayacağı anlamına gelir. Yalnızca, “Alma arzusu” denen Kli (kap) ihsan etmek için çalışmak üzere ıslah olduğunda, ihsan etmeyi hedefleyebildiği ölçüde bolluk ortaya çıkar. Bundan öncesinde ifşanın karşıtını – yalnız gizliliği – hisseder.

Bu nedenle burada, yani Tzimtzum’un gerçekleşmesinden sonra aşağıdakilerin çalışması başlar. Hedef, tüm düşünce ve eylemlerimizin yalnızca tek bir niyet ile olmasıdır; ihsan etmek.

Bununla birlikte, bu, “Böyle bir şey nasıl olabilir?” sorusunu gündeme getirir. Yani insan, vahşi bir eşek olarak doğduğundan, bu yaratıldığı doğasından çıkabilmek için nereden güç alacaktır?

Bu amaçla, Tora ve Mitzvot’u yerine getirme çalışması bize verildi. Yani, kişi Tora ve Mitzvot’a uymayı hedef almalıdır. Bu ona bütün tutkularını ve hırslarını -yalnızca Yaradan’ını nasıl ve ne ile memnun edeceğine- yöneltmeye karar verme gücünü verecektir.

Kişi, Tora çalışmaya başlamadan önce Torah ve Mitzvot’u yerine getirme meselesinin kendisine başarı ve bereket getireceğini ve böylece bedeninin keyif alabileceğini düşünür, yani Tora ve Mitzvot’u gözeterek bedenin bu dünyaya ve bir sonraki dünyaya sahip olacağını düşünür. Bu onun dayanağıdır, Tora ve Mitzvot’u bütün ayrıntılarıyla gözlemlemeye iten sebebin temelini oluşturur ve böylece bu ödülü almak için vücudundaki tembelliğin üstesinden gelebilme gücüne sahip olur.

Bu, maddiyatta yaşamak için çalışan insanlarınki gibidir. Vücut maddiyatta da çalışmaya direnir, çünkü vücut dinlenmeyi tercih eder, ancak bedenine yarar sağlayacak maddi ücreti gördüğü için bu ona üstesinden gelme gücünü verir. Aynı şekilde, çalışmasının ödülü, bedeninin ödülü ise, yolundaki tüm engelleri aşma gücüne sahiptir. Çünkü umduğu ödül yalnızca kendi ihtiyaçları içindir ve bedeni buna itiraz etmez.

Yani, beden dinlenmekten hoşlanıyor olmasına rağmen, ona şöyle denir ise: “Dinlenmenizi bırakın ve çalışmak yoluyla alacağınız zevk geri kalan her şeyden daha büyük olacak ya da dinlenmekten vazgeçmekle alacağınız zevk, dinlenmekten alacağınız zevkten daha gereklidir; çünkü bu zevkler aracılığıyla bu dünyada var olabilirsiniz, yoksa var olamazsınız.” Beden bütün bu konuların üstesinden gelme gücüne sahiptir ve yaptığı işten daha fazla ödül almak için küçük zevklerden vazgeçer. Bu şudur; bu ödül onun bedenden talep ettiği tavizlerin bedelidir, şimdi keyiflerden vazgeçmeden önce hissettiğinden, daha çok mutlu olmak içindir.

Ancak beden kişiye “İhsan etmeye çalış,” yani Torah ve Mitzvot’u yerine getirerek, Yaratan’a mutluluk vermekle ödüllendireceksin, yani bir kişiye “Kendini sevmekten vazgeç,” dediği zaman, bunun ödülü ne olacak? Yaradan, kişinin Tora ve Mitzvot’u yerine getirmek için çalışmasından hoşnut kalacaktır. O zaman vücut derhal gelir ve “kim” ve “ne” itirazlarında bulunur. Yani, “Yaradan’ın benim çalışmamdan hoşnut olması ile ne kazanacağım? Ve ödül almadan nasıl çalışabilirsin ki? Bu, çalışmak istemeyen “kim” itirazıdır. Beden, “ben herkes gibi çalışmaya hazırım,” der, ancak bu şartlar altında değil. Yani, kendi-sevgisini bırakıp her şeyi Yaradan’ı hoşnut etmek için yaparsam, bu işten kazancım ne olacak? ”

Bir kişi bedenin tüm itirazlarını aşarsa ve zaten bedenin doğasını aşmak için güce sahip olduğunu düşünürse, yani şu anda düşüncelerini yalnızca ihsan etmek için odaklayabileceğini hissederse, aniden vücut ona yeni şikâyetlerle gelir: “Tamam, herkes gibi ödül almak için çalışmak değil de Yaradan için çalışmak istemen iyi. Ancak zaten bir süredir çaba harcadığın için eğer yukarıdan güç alabilseydin bu iyi olacaktı ki böylece ihsan etme yolunda yürüyebilesin. Ama görüyorsun, sana çok iş verildi ve sen bir adım bile hareket etmedin. Dolayısıyla, bu yolda yürüyemeyeceğini kendin görebilirsin. Boş yere çabalayıp enerji harcıyorsun. Bu yoldan çık, mücadeleden kaç.”

Bir kişi bedenin tüm bu itirazlarını aşarsa, beden gelir ve kişinin onlara cevabını bulamadığı, yeni şeyler ortaya atar. Bunlarla kişiyi çalışmasından ayırmak ister. Beden ona şöyle der: “Bir ilmi öğrenmeye başlayan birisinin her zaman ilerleme kaydettiği bilinir. Eğer yetenekli ise daha hızlı ilerler; eğer az yetenekliyse, daha yavaş ilerler. Eğer kişi, bu ilimde hiç bir ilerleme kaydetmediğini görürse, “Bu bilim benim için değil” der. Bir meslek öğrenmesi gerekir; ilim öğrenmek için uygun değildir. “Geleneksel ve makul olanın bu olduğunu görürüz.”

Ve burada beden itiraz eder: “Bak görüyorsun, ihsan etmek işi için yaptığın tüm bu çabalarla, bir adım bile ileriye gitmediğin gibi, aksine geri gittin.” Yani, ihsan etme işine başlamadan önce o kadar da kendi-sevgisine batmış değildi. Ancak şimdi kişi, kendi-sevgisini aşmak için çaba sarf etti, daha büyük bir arzu edindi ve şu anda kendi-sevgisine daha da batmış hissetmekte.

Böylece bu çalışmada, geriye doğru gittiğini ve ilerlemediğini görür. Bunu açıkça görür ve gerçekten hisseder. Hâlbuki daha önce, kendi-sevgisinin üstesinden gelmeyi başarmaya başlamadan önce, maneviyatla ödüllendirilmek için kendi-sevgisinden vazgeçmenin oldukça kolay olduğunu düşünüyordu. Her zaman “Orada yürüyeceğim ve böylece maneviyatı edinebileceğim bir yolu nasıl bulabilirim?” diye düşündü. Ancak, kendini sevmekten çıkmak için endişe etmesi gerektiğini hiç düşünmemişti, çünkü bu düşünülmesi tavsiye edilmeyen bir şeydi. Daha ziyade, tüm kaygıları, Kral’ın sarayına girmenin doğru yolunu bulmak ve yaratılışın amacıyla ödüllenmekle ilgiliydi.

Ancak şimdi, kişi asla hayal bile edemediği bir duruma gelmiş bulunur; yani kendi-sevgisi gerçeğe ulaşmasına engel olacaktır. Her zaman gerçeğe ulaşmak için kendisini feda etmeye razı olduğunu düşünürdü, ama şimdi on derece geriye gittiğini görür, yani Keduşa uğruna kendi-sevgisinden taviz vermeye isteği yoktur.

Beden böyle itirazlarla kendisine geldiğinde, kişi “yükünün altına düşer”. O zaman umutsuzluk ve avarelik durumuna gelir ve bu mücadeleden kaçmak ister, çünkü şimdi bedenin tüm itirazlarının doğru itirazlar olduğunu görmektedir.

Ancak gerçek defalarca söz edildiği gibidir. Baal HaSulam’ın dediği gibi, gerçeğe doğru ilerleme meselesi vardır. Yani, kişi ihsan etme işine başlamadan önce, gerçekten yani kendi kötülüğünün ölçüsünü hissetmekten çok uzaktır. Ancak daha sonra kendi-sevgisini aşmak için çabaladığı zaman gerçeğe doğru ilerler. Yani, her seferinde, baştan ayağa, kötülüğün içine ne kadar çok batmış olduğunu görür.

Ancak, neden bütün bunlara ihtiyacımız olduğunu anlamalıyız. Yani, niçin o, ihsan etme işine başlamadan önce bu kadar büyük ölçüde kötülük hissetmedi, ancak kötülüğün üstesinden gelmek için çaba gösterdiği zaman, kötülüğü içinde daha net olarak hissetti. Daha sonradan açığa çıkan her şey, neden hemen ortaya çıkmadı da bölük pörçük, aşamalı olarak ortaya çıktı?

Mesele şu, bu üstesinden gelme süreci kademelidir. Halter kullanan biri gibi. Diyelim ki, 50 kilo kaldırarak başlar ve kademeli olarak ekler, çünkü egzersizlerle eklemeye devam edebilir. Yaradan’a hizmet etmede de bu aynı şeydir ve bu yüzden, muhtemelen üstesinden gelemeyeceğimiz için başta bize kendi-sevgisinden çok büyük bir tat alma duygusu verilmez. Çalışmalarımıza göre kendi-sevgisinden daha fazla tat alma bize verilir. Yani, üstesinden gelebileceği görüldüğü ölçüde, kişiye daha fazla kendi-sevgisinden keyif alma verilir ki böylece üstesinden gelebilsin. Böylece, bilgelerimizin ne dediğini anlamış olacağız (Sukkah, 52), “Arkadaşından daha büyük olanın, arzusu da daha büyüktür.”

Bu, “Neden bu böyle?” sorusunu gündeme getirir. Yukarıda belirtilenlere göre, bu basittir. Bu aynı zamanda fizikselliğin de düzenidir: Hafiften ağıra doğru hareket ediyoruz. Bu nedenle, kişi üstesinden gelmeye başlamadan önce üstesinden gelemeyeceği büyük bir kendi-sevgisi gücü verilmez, çünkü üstesinden gelmek için çalışmaya başlamamıştır. Bu nedenle, kendi-sevgisinden büyük bir tat almaz.

Ancak üstesinden gelmeye başladığında ona kendi-sevgisinden daha büyük zevk ve önemlilik verilir, böylece üstesinden geleceği bir şey olsun. Kendi-sevgisini belirli bir ölçüsünü aştığında, kendi-sevgisinin önemi daha büyük ölçüde arttırılır. Bu yolla zevkleri aşmaya alışmaktadır ki böylece aldığı her şeyin, sadece ihsan etmek için olduğunu söyleyebilsin.

Bunu takiben, kendini sevmenin üstesinden gelebilmek gittikçe zorlaşır, çünkü her seferinde alma arzusuna daha fazla önem verilir ki böylece üstesinden gelmeye çalışmak için bir yere sahip olsun. Bununla birlikte, bize üstesinden gelmeyi zorlaştırmak için yukarıdan neden daha fazla önem ve daha fazla haz verildiğini anlamalıyız. Maddeselliğin üstesinden gelme konusuyla ilgili olarak; eğer kendi-sevgisi için bu büyük önem bize verilmeseydi ama çalışmanın başlangıcında kendi-sevgisi için duyduğumuz önem maddeselliğin üstesinden gelmemiz için yeterli olsaydı, daha iyi olurdu, derhal manevi çalışmaya başlayabilirdik. Fakat neden maddesel meselelerdeki kendi-sevgisinin üstesinden gelme çalışmasını bedava yapayım ki? Her seferinde daha da fazla üstesinden geldiğimiz halde, neden maddesellikle ilgili olan kendi-sevgisi üzerinde çalışmamız gerekiyor?

Ancak, bu mükemmel bir ıslahtır. Manevi hazlarda bulunla karşılaştırıldığında, maddesel hazlar içinde hissettiğimiz sayısız hazzın, yalnızca ‘zayıf bir ışık’ olduğu bilinmektedir. Bunu takiben, kişi fiziksel hazların, -yalnız ihsan etmek için almak üzere- üstesinden gelmek sınavından geçtikten sonra bile, bu test yalnız, üstesinden gelebileceği ve ihsan etmeyi hedeflemediği durumda almayacağı küçük hazlar için geçerli olur. Ancak, büyük hazlarda böyle değildir ve almak için almak zorunda kalan birine, manevi hazlar verilmez.

Bundan dolayı, kişi öncelikle maddesel hazlardaki çalışmanın içinden geçmelidir. Çalışmaya başladığında, orada kişiye her seferinde daha büyük tatlar verilir. Çalışmaya başlamadan önce, dünyevi hazlardan, bu hazlara normalde verilen kadar, bir tat alabiliyordu. Ancak ihsan etme çalışmasına başlayan ve maneviyatla ödüllendirilmek isteyen birine, maddesel hazlarda her zamankinden daha çok tat verilir. Bu kasıtlıdır, böylece maddesel hazlardan daha büyük olan hazlara alışacaktır. Bu, maneviyatta bulunan büyük hazların üstesinden gelme çalışmasına bağışık kazanması için bir hazırlıktır.

Bu kutsal çalışmayı yapmak isteyenlere ilaveler verildiğini şimdi görebiliriz. Yani, onlara kendi-sevgisinde ilave tat verilir. İhsan etme yolunda yürümekle ilgilenmeyen insanlar için bu böyle değildir. Bu, bilgelerimizin söylediği gibidir, ‘Arkadaşından büyük olanın, arzusu da daha büyüktür.’ Bu, onları, üstesinden gelme çalışmasına alıştırmak için böyledir, zira maneviyatta çeşit çeşit hazlar vardır ve kişinin maddesel hazları aşmaktaki her zamanki çalışması, bunların içindeki haz sabit olursa yeterli olmayacaktır, bu nedenle, her defasında daha fazlasının üstesinden gelmeye alışabilmesi için her defasında daha çok önem verilir.

Şimdi bu ayette yazılmış olanla ilgili sorduğumuzu anlayabiliriz; ‘Bütün kapılarına, hâkimler ve görevliler yerleştireceksin.’ Hâkimler ve görevliler yerleştirmek şu anda nasıl olabilir? Şöyle ki kişi Yaradan’ın hizmetine başlamak istediğinde, iki anlayış gerekir: 1) Muhtemelen olası olan. Yani, öncelikle kendisinin ne yapması ve ne yapmaması gerektiğinin yani iyi ve kötünün incelenmesi anlamında bir plan yapar. Muhtemel olası olanı yapmaya, ne yapılmalı diyen ‘hâkim’ denir. 2) Daha sonra, bu muhtemel olanı gerçekleştirmeliyiz. Bu uygulamaya ‘görevli’ denir.

Bu çalışma bir kerelik bir mesele olmadığından, tercihen kişi her gün bu çalışmada çaba göstermelidir, bu nedenle metin ‘hâkimler ve yargıçlar’ diyerek çoğul formu kullanıyor.

Tekil formdaki ‘Kendin için (hâkimler ve görevliler) yerleştireceksin’ söylemi, bize, bu çalışmanın her bir bireye ait olduğunu anlatır.

Bu yüzden, ‘tüm kapılarına’ der. Bunu, harfi harfine yorumlamalıyız, yani kapı, bir giriş yeridir. Bunun anlamı, kişi Yaradan çalışmasına başlamak istediğinde, çalışmayı iki şekilde düzenlemelidir; muhtemelen olası olanda ve gerçekte olanda, yani bunlar ‘hâkimler’ ve ‘görevlilerdir’.

Bu nedenle, ‘tüm kapılarında’ sözleriyle ilgili olanı, gördüğümüze göre yorumlamalıyız; dünyamızda iki tür hayat vardır: 1) maddesel hayat 2) manevi hayat.

Buna göre de, iki kapımız vardır: 1) Hapishane kapısına benzeyen bir kapı. Bu, şu yazılanlara benzer; ‘Ölümün gölgesinde ve karanlığında oturanlar; demir parmaklığın ve fakirliğin mahkûmları.’ Metzudat David bunu şöyle yorumlar; ‘Karanlık bir yerde oturan insanlar, demir zincirler ve azap bağlarıyla bağlıdırlar.’ 2) Kral’ın kapısına benzeyen kapı; yazıldığı gibi ‘Ve Mordehay, Kral’ın kapısına oturdu.’

Her kapıda gardiyanlar durur, ancak bu gardiyanların her biri, ters yönde davranır. Yani, Kral’ın kapısındaki gardiyanlar, hiç kimsenin Kral’ın kapısından içeri girmemesini nezaret ederken, hapishane gardiyanları, mahkûmların hiçbirinin hapishaneden kaçmamasına nezaret eder.

Mesele şu ki, kendi-sevgisine gömülmüş olanlar ve maddesel hazlardan başka hiçbir şeyi hissetmeyen ya da anlamayanlar, hapistedir diye kabul edilirler ve gardiyanlar dışarı çıkmalarına izin vermez. Onları hangi güçle kontrol altında tutuyorlar ve dışarı çıkmalarına izin vermiyorlar? Gardiyan, onun kendi-sevgisinden çıkmak ve ihsan etme çalışmasına başlamak istediğini gördüğü an, onlara daha fazla kendi-sevgisi hazzı ekler. Böylece oradan ayrılmak istemesinler diye onları demir zincirlerle bağlarlar.

Tüm bu üstesinden gelmelerden sonra, gardiyanlar, mahkûmların kendi-sevgisinden kurtulmak ve Yaradan sevgisine gelmeye başlamak istediklerini gördükleri zaman, onlara derhal daha fazla lezzet ve daha fazla önem verirler. Hiç kimsenin daha önce kendi-sevgisinde kalmanın bu kadar değerli olduğunu düşünmediği kadar çok, onların şimdi hissettiği kadar çok lezzet ve önem verirler. Yazıldığı gibi, ‘Arkadaşından büyük olanın, arzusu da ondan daha büyüktür.’ Bu sayede, gardiyanlar, kimsenin hapishaneden kaçmamasına nezaret etme gücüne sahiptirler.

Ancak Kral’ın kapısında duran gardiyanların rolü, kimsenin Kral’ın kapısından geçmesine izin vermemektir. Kral’ın sarayına girmek isteyenlerin üstesinden gelebilen bu güç nedir? ‘On Sefirot’un Çalışmasına Giriş’te (madde 133) yazıldığı gibi, ‘Bu, ülkesindeki tebaası içinden, en sadıklarını kendine seçmek ve çalıştırmak için onları sarayına almak, getirmek isteyen bir Kral gibidir. Ne yaptı? Genç ya da yaşlı, onun sarayında hizmet etmek için sarayına girmek isteyen herkes için bir ferman çıkardı. Diğer taraftan, saray kapısını korumak için pek çok görevli atadı ve sarayına yaklaşan herkesi, kurnazca savuşturmalarını emretti. Doğal olarak, ülkedeki tüm insanlar Kral’ın sarayına koşmaya başladı. Fakat gayretli gardiyanlar, onları kurnazca reddetti. Birçoğu onlara üstün geldi ve sarayın kapısına yaklaştı, fakat kapıdaki gardiyanlar en gayretlilerdi ve eğer birisi kapıya yaklaştıysa, kişi umutsuzluğa düşene ve geldiği gibi geri dönene kadar yönünü değiştirdiler ve büyük bir ustalıkla onu uzaklaştırdılar. Ve böylece onlar geldiler ve gittiler. Onların arasından yalnız kahraman olanlar sabırla dayandılar, gardiyanları mağlup edip kapıyı açtılar. Onlar anında, her birini sağ tarafına atayan, Kral’ın yüzünü görmekle ödüllendirildiler.’

Bu nedenle, Kral’ın sarayında duran kapılar, Kral’ın sarayına girmek, ‘Sizin için değil’ türü itirazlarla yolundan saptırılır. Onların her biri, bu insanlar, nafile yere uğraşmaya değmeyeceğini anlasınlar diye gerekçeler uydururlar. Özellikle, her türlü itirazlar aracılığıyla, onları yolarından saptırma ve kutsal çalışma uğraşından onları döndürmek için güç bulurlar. ‘Tüm kapılarda’ sözlerinin yani hapishane kapısı ve Kral’ın kapısının anlamı budur.

Şimdi, ‘Efendiniz Tanrınızın size veriyor,’ sözü ile biten ayeti açıklayalım. ‘Bu bize ne anlatıyor?’ diye sorduk. Her şeyin Yaradan’dan geldiği bilinmektedir. Bununla birlikte, yukarıda açıkladığımız gibi, gardiyanların tüm bu itirazlarından kurtulmak isteyen kişinin, yalnızca bir çaresi vardır: mantık ötesi inanç. Bunun anlamı, gardiyanların söylediği her şeyin doğru olduğudur. Ancak, Yaradan merhametli ve bağışlayıcıdır ve her ağzın duasını duyar. Tüm engellerin üstesinden gelmek için güç verir.

Bununla birlikte, kişinin dile getirmesi gereken bir kural vardır, ‘Ben, kendim için değilsem, kim benim için?’ Yani, kişi üstesinden gelmek için Yaradan’dan yardım beklememelidir. Aksine, kendisi üstesinden gelmeli ve yapabileceği her şeyi yapmalıdır ve ondan sonra Yaradan’dan üstesinden gelebilmesi için yardım istemelidir. Eğer kişi, yapabileceği her şeyi yapmak için çabaladıysa, bundan sonra Yaradan’dan çabasının meyve vermesini istemelidir. Bununla birlikte, kişi Yaradan’ın kendisi için çalışacağını değil, Yaradan’ın ona, iyiyi kazanmayı başarmak için yaptığı çalışmada yardım edeceğini söylemelidir.

Bu nedenle, çalışan kişi insandır ve Yaradan yalnızca ona yardım eder. Kişi neden Yaradan’a diğerlerinden daha fazla yakın olmakla ödüllendirildiği üzerine düşünür. Bunun nedeni, diğer insanların mantık ötesi çalışmasını pek fazla yerine getirememeleri ve çalışmasına sürekli olarak engel olan bedenin itirazları ve umutsuz düşüncelerle bedenin onu başarısızlığa düşürmesi konusunda dikkatli olmamalarıdır.

Akabinde, kişi şöyle diyebilir, ‘Benim gücüm ve elimin gücü, bana bu zenginlikleri kazandırdı.’ Bu konuda, ayet der ki kişi ‘Tanrınız, Efendiniz size veriyor’ sözlerini bilmek zorundadır, bu yalnız Tanrı’nın bir hediyesidir. Yani, hâkimler ve görevlileri tüm kapılarınıza yerleştirme gücünüzün olması, aslında Yaradan’ın bir hediyesiydi.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,121