e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Makaleler > Ödülden Daha Ziyade Çalışmanın Faydası Nedir?

Ödülden Daha Ziyade Çalışmanın Faydası Nedir?

Makale No. 5, 1987

Raşi, “Ve Efendi ona göründü” ayetini şöyle yorumlar: “Çadırdan kapıyı açtı ve evine davet etmek için yoldan geçenin olup olmadığına baktı. Gün ortasında, Yaradan, misafirlerle onu meşgul etmemek için güneşi kılıfından çıkardı. Misafirler gelmediği için üzüntü duyduğunu görünce, ona, insana benzeyen melekler getirdi.”

Şunları neden söylediğini anlamalıyız: 1) “Misafirler gelmediği için üzüntü duyduğunu görünce, ona, insana benzeyen melekler getirdi.” Onun misafirlerin gelmemesinden dolayı üzüntü duyacağını, Yaradan önceden biliyor muydu? O halde, neden güneşi kılıfından çıkardı? 2) Yaradan’ın ona birilerini göndermesinin aldatma dışında başka bir yolu yok muydu? Ne de olsa, O, güneşi tekrar kılıfına kolaylıkla koyabilirdi ve insanlar ona misafir olarak gelebilirdi?

Atalarımız (Midraş’ta), İbrahim’in şöyle dediğini söylediler, “Ben sünnet olmadan önce, yoldan geçenler bana gelirdi. Şimdi sünnet olduğumdan, onlar bana gelmiyorlar.” Yaradan, ona dediki: “Sen sünnet olmadan önce, sünnetsizler sana gelirdi. Şimdi, Ben ve benim maiyetimdekiler sana geliyor.”

Buda, şaşırtıcı: 1) “Neden misafirler artık gelmiyor?” sorusunun cevabı nedir diye sordu. O, ona dedi ki: “Önceden sünnetsiz olan sana gelirdi. Şimdi Ben ve benim maiyetimdekiler.” Fakat misafirlerin neden gelmediği sorusunu cevaplamadı. 2) Soru nedir, “Onlar neden gelmiyor?” Cevabı basit: çünkü gün ortasındayız. Bu yüzden misafirler gelmiyor. 3) Genel olarak, Yaradan’ın ona verdiği cevap neydi, sünnetsiz olanın geldiği zamana göre, daha öncesine göre, şimdi çok daha önemli ve üstün bir haldesin? Ne de olsa, atalarımız dedi ki, “Misafirleri karşılamak Şehina’yı [kutsallık] karşılamaya göre çok daha üstündür.” Buna göre, İbrahim’in şikâyeti yerindedir, çünkü İbrahim anladı ki, kendini sünnet ettikten sonra, mutlaka daha üstün bir mertebeye ulaşmalıydı, fakat görüyor ki, öyle değil. Daha ziyade, bir düşüş yaşadı, büyük bir şey kaybetti, yani misafirleri karşılamayı kaybetti.

Fakat misafirleri karşılamanın, Şehina’yı karşılamaya göre neden daha üstün olduğunu anlamalıyız. Atalarımız dedi ki (Şavuot 35b); “Rav Yehuda dedi ki, ‘Rav dedi ki, ‘Misafirleri karşılamak Şehina’yı karşılamaya göre daha üstündür.’ “Üstün” ile kastedilen daha önemli olmasıdır.

Ama bu dünyanın gerçekliğinde görüyoruz ki, dünyadaki önemli şeyler sadece seçilmiş birkaç kişidedir ve genel halkta değildir. Bu sadece bir avuç dolusu kadar insandır. Ancak daha az değerli şeyler, önemli şeylere göre çok daha fazla insanda bulunuyor. Bu yüzden, kural şöyle olmalıydı; birçok kişi Şehina’yı karşılamakla ödüllendirilecek ve çok az kişi de misafirleri karşılamakla ödüllendirilecek.

Fakat gerçekte tam tersini görürüz: Şehina’yı karşılamakla ödüllendirilen insanlara karşın, misafirleri ağırlayan kişi sayısı çok daha fazla. O kadar çok ki, dünyada Şehina’yı karşılamakla ödüllendirilmiş kişi sayısının ne kadar olduğunu bilemiyoruz bile. Dahası, böyle bir şeyin dünyada var olduğuna inanmalıyız, her ne kadar onların kim olduğunu bilmesek de onlar Şehina’yı karşılamakla ödüllendirildiler. Fakat atalarımız dedi ki (Sukkah 45), “her bir nesilde, otuz altı erdemli bulunuyor.” Ama kim bilir, onlar kimdir?

Daha ziyade, dünyada var olduklarına inanmalıyız, onlar hakkında; misafirleri karşılamanın onlar için Şehina’yı karşılamaktan daha değerli olduğu söylenmiştir. Fakat mantık dâhilinde, tam tersi olmalıydı, gerçeklikte olduğu gibi, önemli şeyleri bulmak, o kadar önemli olmayan şeyleri bulmaya göre daha zordur.

Aynı şekilde, atalarımızın dediğini anlamalıyız (Berakhot 8a): “Çalışmasından keyif alan cennet korkusu olandan daha kudretlidir.” Bu demektir ki, çalışmasından keyif alanın cennet korkusu yoktur. Ve eğer ki niyette, çalışmasından zevk alanın cennet korkusu da varsa, bu neden o kadar fevkaladedir? Tabii ki, cennetten korkan ve buna ilaveten çalışmasından zevk alma meziyetine sahip biri daha da önemlidir. Fakat demeliyiz ki, kişinin niyetinde tek bir şey, -sadece çalışmak- olmalıdır, bu cennet korkusundan daha önemlidir. Bunu anlamalıyız çünkü gerçeğe aykırıdır.

Görüyoruz ki, gerçekte, çoğu insan çalışmasından zevk duyar. Fakat cennetten korkan çok fazla insan görmeyiz. Eğer ki, çalışmasından zevk duyanlar, cennetten korkanlara göre daha önemli olsaydı, cennetten korkan kişi sayısı çok daha fazla olmalıydı ve çalışmasından zevk duyanlar halkın çok azını teşkil etmeliydi.

Yukarıdakileri anlamak için, bunu çalışmaya göre yorumlamalıyız, bu yol kişiyi Kral’ın sarayına kabul edilmeye yönelttir ve bu yola “Tora’nın yolu” denir. Daha önceki makalelerimizde belirttiğimiz üzere, bu özellikle Yaradan’ın hizmetkârlarına ilişkin olup ev sahiplerine ilişkin değildir.

Fakat O’nun kişiye verdiği çalışmayı anlamalıyız, bunda kişi çabalamalıdır. Atalarımızın dediği üzere (Megillah 6b), “Çalıştım ve bulamadım, inanma. Çalışmadım ve buldum, inanma. Çalıştım ve buldum, inan.”  Fakat bu çalışmaya neden ihtiyacımız olduğunu anlamalıyız.

Daha önceki makalelerde dediklerimizi yine yorumlamalıyız, yaratılışın amacı Yaradan’ın yaratımlarına iyilik yapma niyetidir. İnsanın yaratılışı hakkında söylendiği üzere (Bereşit Rabbah, 8. Bölüm): “Melekler Yaradan’a dediler ki: ‘Senin hatırladığın insan kim, senin ziyaret etmen gereken insan oğlu da kim? Sen bu zorluğa neden gerek duyuyorsun ki?’ Yaradan onlara dedi ki, ‘O zaman koyunlar ve inekler ne için?’ Bu nasıl bir şeydir? Kralın kalesi gibidir, büyük bollukla doludur ama misafiri yoktur. Bolluğa sahip olan kral haz duyar mı? Ona hemen şöyle dediler, ‘Efendi, efendi, senin ismin tüm dünyada ne kadar da yücedir! Seni memnun edeni yap.’”

Ancak bu duruma göre, neden yarattıkları O’nun vermek istediği zevk ve hazzı almıyorlar? Bunun cevabı biliniyor; O, bize Tora ve Mitzvot [emirler] verdi ki, böylece utanç duymayalım, Tora ve Mitzvot’a uyarak sunduğu zevk ve hazzı alacağız ve bunun içinde utanç ekmeğini (yediğimizi) hissetmeyeceğiz.

Ancak bu kafa karıştırıcıdır, çünkü açık bir Mişnah [inceleme] (Avot, 1 ve 3. Bölüm) vardır ve şöyle söyler: “O der ki, ‘Ödül almak için öğretmene hizmet eden köleler olmayın. Ama aksine, ödül almamak için öğretmene hizmet eden köleler olun.’” O halde neden emek vermeye, Tora ve Mitzvot için çabalamaya izin verilir? Çünkü böylece emeğin ödülünü alabiliriz, yalnız bu yolla utanç duymadan keyif ve haz alabiliriz.

“On Sefirot Çalışmasına Giriş” kitabında anlatıldığı üzere, bunun anlamı şudur; “ kendini sevme” denen, haz alma arzusu ile yaratıldığımızdan dolayı, başkalarını sevmeye dair hiçbir anlayışımız yoktur. Ancak bize başkaları için bir şey yapmamız gerektiği söylendiğinde, vücudumuz derhal şunu sorar: “Diğerleri için çalışırsak, bundan bizim kazancımız nedir?” Bu nedenle, Tora ve Mitzvot’a uymamız söylendiğinde, vücudumuz sorar: “Bu çalışmanın gerekçesi nedir?” Yani, bundan bizim kazancımız ne olacaktır? Şöyledir, Tora ve Mitzvot için çaba göstermemiz gerekir. Bu nedenle, ona bu dünyada mutlu olacağı ve bir sonraki dünyayı da edineceği söylenir. Yani, ödül olmadan çalışmak imkansızdır. Bu yüzden, genel halka Tora ve Mitzvot’a uymaları ödül almak için diye öğretilir; zira aksi halde hiç kimse Tora ve Mitzvot ile uğraşmak istemez.

Maimonidas’da (Hilkhot Teşuva. 10. Bölüm) yazılan şudur: “Atalarımız dedi ki, ‘Kişi hep Tora ile ilgilenmelidir, Lo Lişma’da (O’nun adına değil) bile. Çünkü Lo Lişma’dan Lişma’ya (O’nun adına) gelinir. Bu yüzden, küçüklere, kadınlara ve eğitimsizlere öğretildiğinde, onlara yanız korku yüzünden ve ödül almak için diye öğretilir. Bilgi edinene ve derin bilgeliğe erişene dek, bu sır onlara azar azar öğretilir ve yavaşça konuya alışırlar.”

Böylece, Maimonidas’daki sözlerden açıkça anlaşılıyor ki, genel halk ve birey arasında fark vardır. Şöyle ki, Yaradan’ın yolunu ancak bireylere ifşa etmek mümkündür, başka bir deyişle, Yaradan’ın krallığına giden yol yani Yaradan ile Dvekut’a (form eşitliği) ulaşmanın yolu, yazıldığı üzere “Ve O’na tutunur” yani form eşitliğine ulaşır. Atalarımızın dediklerinin anlamı budur: “O merhametli ise, sen de merhametlisin.”

Tora’nın görüşü ile mülk sahibinin görüşü arasındaki fark budur. Mülk sahibi kendi görüşüne göre, yaptığı her şeyde bir kazanç elde etmesi ve bu kazancı kendi hükmüne alması gerektiğini bilir. Şöyle ki, kendi hükmü olduğunu ve kendi mülkü üzerinde kontrolü olduğunu hisseder.

Aksine, Tora’nın görüşüne göre kişinin kendi hükmü yoktur. Atalarımızın da dediği gibi (Berakhot 63), “Riş Lakiş dedi ki: ‘Sadece kendisini onun sözleri için öldüren birinde, Tora’nın sözlerinin gerçekleştiğini nasıl bilebiliriz? Denir ki: ‘Bu Tora’dır [kanun], kişi bir çadırda ölmelidir.’”

Fakat, atalarımızın dediklerini sözlerinden anlamalıyız: “Tora sadece onun için kendini öldürende ortaya çıkar.”

  • Neden bu ölüme ihtiyaç duyarız? Kişi kendini neden öldürmelidir ki Tora onda ortaya çıksın?
  • Bunun için ihtiyaç duyduğumuz ölümün ölçüsü nedir? Gerçek ölüm olduğu söylenemez, yazılmıştır ki: “Onlar hayatımız ve ömrümüzün uzunluğudur,” ki bu ölümün tam tersidir.
  • Tora’yı öğrenmek çok fazla zaman gerektirdiği için ona “ölüm,” dendiğini de söyleyemeyiz. Ne de olsa, görüyoruz ki, kutsal sözleri değil, ama sadece laik işlerle ilgilenen ve daha ziyade bilimde doktora yapmak isteyenler bile, gece ve gündüz oturup çalışırlar. Ve görürüz ki, doktorasını elde etmiş olanlar bile profesör unvanını almak için çalışırlar. Bütün enerjilerini ve gayretlerini araştırmaya vermek isterler, dünyaca ünlü bilim adamı olmayı arzularlar. Bununla birlikte, onlarda bilgeliğin olmadığı, bunun için ölmeleri gerektiği onlar için söylenmez, atalarımızın dediği üzere Tora’nın bulunmadığı söylenmez. Bu demektir ki, laik çalışmalarda bu koşullar bulunmaz. Sonuç olarak, “Tora, sadece onun için kendini öldürende ortaya çıkar” ne demektir? Bu ölüm nedir?
  • Ayrıca, atalarımızın dediği “Tora sadece… ortaya çıkar” sözlerini de anlamalıyız. Ortaya çıkma nedir? Ortaya çıkma ile kastedilenin öğrendiğini bilme ve hatırlama olduğunu ve bunun ortaya çıkan Tora olduğunu söylersek, kişi bunun için kendini öldürmeli midir? Şöyle devam edilir; yetenekli doğan kişi, açık bir zihin ve mükemmel bir hafızaya sahip olan, öğrendiği her şeyi ezberleyen kişi, neden kendini öldürmelidir ki, Tora onda ortaya çıksın?

Yukarıda yazılanı anlamak için, yaratışın, yaratılanlara yarar sağlamak olan amacı hakkında netleştirmeye başladığımızı yinelemeliyiz, orada (“On Sefirot Çalışmasına Giriş”), anlattığı üzere bütün yaratılanlara “yaratılan” denir, çünkü burada yeni bir şey yaratıldı, zira bunlar dünyaların yaratılışından önce yoktu, başka bir deyişle haz ve zevk almak için eksiklik ve özlem yoktu. Zira bu zevkten aldığı hazzın ölçüsü bu meseleye duyduğu özlem ve imrenmenin ölçüsüne bağlıdır, kişi bu ölçüde zevk duyar. Aynı şekilde, aç olmayan kişi kendisine verilen yemeğin tadına varamaz.

Fakat burada, yaratılanların içine nakşedilmiş olan zevk alma arzusu, Yaradan ile yaratılan arasında ayrılığa ve form eşitsizliğine neden olur ve bilindiği üzere form ayrılığı maneviyatta ikiye ayırır. Aralarındaki fark oranında, birbirlerinden uzaklaşırlar. Bu nedenle, yaratılanlar Yaradan’dan ayrıldılar ve iki hüküm haline geldiler, ki burada kişi de ev sahibi olduğunu ve misafir olmadığını ve kendi hükmünün olduğunu söyler.

Fakat bilmeliyiz ki, orada (“On Sefirot Çalışmasına Giriş”) anlatıldığı üzere dünyada var olan kötülük, alma arzusudur. Şöyle ki, dünyadaki bütün hırsızlıklar, adam öldürmeler ve savaşlar, ayrıca öfke ve gurur gibi bütün kötü nitelikler, alma arzusundan türerler. Her nerede zevk yaratacağını görürse, anında hazırdır ve bu zevkle dolmaya heveslidir.

Tembellik bile, kişi hiçbir şey yapmadığında, alma arzusundan kaynaklanır. Şimdi, hiçbir şey yapmamayı seçer, çünkü vücut dinlenmekten haz duymayı arzular. Bu nedenle, diğer tüm hazlardan vazgeçer, çünkü o anda, görür ve düşünür ki, bu diğer şeylerden çok daha fazla ona haz verecektir. Tembelliğin anlamı şudur, kişi dinlenmeden fazlasıyla haz duyar. Fakat bütün bunlar kendini sevme halidir, ki bu bütün dünyanın acı çektiği kötülüktür.

“Kötü eğilim” denen ve ayrılığa neden olan ve bu yüzden Yaradan’ın bize vermek istediği haz ve zevki alamadığımız bu kötülüğü ıslah etmek için, kendini sevme halinden çıkmalıyız, kendi hükmümüzü iptal etmeliyiz ve arzumuz sadece Yaradan’ı memnun etmek olmalıdır. Buna “hükmü iptal etmek” denir, çünkü kendimizi tatmin etme ve haz verme ile ilgilenmeyiz ve kendimizden ziyade sadece Yaradan’a yarar sağlamayı arzularız.

Böyle bir zamanda, kişi Yaradan’a haz verecek olanı hissetmeye başlar. Şöyle, kişi Yaradan’ı memnun edecek şeyin ne olduğunu söyleyebilir ki ne de olsa Kral’ın sarayında bir eksik yoktur. O zaman, Yaradan’ı tatmin edecek tek bir söz bulur, çünkü yaratılışın amacı yarattıklarına haz vermektir. Bu nedenle, Yaradan’ı memnun etmek üzere nasıl haz alacağını araştırır.

Yaradan’a haz vermeyi istemekle, yeni bir şey öğrenir: Gerçekten keyif duyar. Aksi takdirde, bu yalan olarak nitelendirilir. Yaratan’ın isteğini, yarattıklarına haz verme arzusunu yerine getirmesi için alan açar. Eğer keyif almıyor ama ve keyif aldığını söylüyorsa, Yaradan’a yalan söylüyordur. Doğrusu, gerçekten de haz ve keyif duyuyordur ve bütün fark niyettedir, yani aldığı keyif Yaradan böyle istediğinden dolayıdır. Her ne kadar, kendi için, keyif almayı arzuluyor ve özlem duyuyorsa da bu arzusunun üstesinden gelir, buna karşı gelir ve almak istemez. Buna “ihsan etmek için almak” denir.

Bununla görürüz ki, eylem açısından aynı dahi olsa, yani her ikisinde de keyif duyulsa da niyette bir fark vardır. Kendini sevme nedeniyle haz duyan kötü eğilimin tavsiyesine uyar ve kendini-sevme yüzünden hazdan vazgeçen ve O’nun iyilik yapma arzusu olan, Yaradan’ın emri –ki bu O’nun iyilik yapma arzusudur, – nedeniyle keyif duyan ve bu nedenle zevk alan kişi ise iyi eğilimin tavsiyesine uyuyor olarak nitelendirilir.

Benzer şeyleri, atalarımızın şu sözlerinde buluruz (Nazir 13): “Rabbah Bar Hana şöyle dedi, ‘Rabbi Yohanan dedi ki, ‘Neden şöyle yazılmıştır: ‘Efendi’nin yolu düzdür, erdemli olan yürür ve günahkar olan başarısız olur?’ Kuzularını kavuran iki kişiye benzetme yapılır. Biri bunu Mitzva [emir/ iyi işler] için diğeri ise cahilce yemek için yaptı. Mitzva için yapan ‘erdemli olan yürür’ denen kişidir. Ahmakça yiyen ise ‘günahkâr olan başarısız olur” denen kişidir. Riş Lakiş ona dedi ki, ‘Bu kişiyi kötü olarak nitelendirir misiniz? Doğrudur, bu birinci kalitede bir Mitzva değildir, ama yine de bir Pesah bağışı olarak yapılmıştır.’’”

Bu demektir ki, her ne kadar eylemde aynı ise de niyette bir farklılık vardır. Riş Lakeş der ki: “O kötü olarak nitelendirilmez, çünkü her hâlükârda, Mitzva’yı yerine getirdi, fakat birinci kalitede değil. Bu yüzden atalarımız şöyle demişler (Nazir 23b): “Rav Yehuda dedi ki, ‘Rav dedi ki, ‘Kişi her zaman Tora ve Mitzva ile ilgilenmeli ve hatta Lo Lişma [O’nun adına olmayan] bile, çünkü Lo Lişma’dan , Lişma’ya [O’nun adına] gelir.’”

Fakat, izin konusunda, haz almaya ilişkin kesinlikle bir fark vardır, çünkü bu yarattıklarına iyilik yapmak isteyen Yaradan’ın emridir. Aksi takdirde, kendini-sevmesi nedeniyle kişi, bu zevkten feragat etmiş olurdu. Bu yüzden en önemli şey niyettir. Fakat Mitzva’ya ilişkin olarak, kişinin niyeti olmasa bile, bu gene de Mitzva olarak nitelendirilir. (Yukarıda denildiği gibi, Maimonidas’ın dediği üzere, genel halka ilişkin olarak, onlara, Lo Lişma’da, Tora ve Mitzvot’a uymaları öğretilir.

Buna göre, kendini öldüren kişi konusunu yorumlamalıyız. Biz şunu sorduk: “Ölümün anlamı nedir?” Şimdi anlayacağız ki, ölüm kişinin kendi hükmünü iptal etmesidir. O, dünyada Yaradan’ın hükmünden başka bir hüküm olmadığını söyler. Buna “tek hüküm sahibi” denir. Şu sözlerin anlamı budur: “Duy, Ey İsrail, Bizim Tanrı’mızı Efendi’yi duy, Efendi tektir,” yani dünyada tek bir hüküm sahibi vardır ve o kendini sevmeyi iptal eder.

Bununla ARİ’nin dediklerini yorumlayabiliriz, Şema İsrail’i söylerken kendimizi adamalıyız, burada niyet kendini sevmeyi iptal etmektir. Daha sonra, diyebiliriz ki, “Ve sen Efendi’yi, Tanrı’nı bütün kalbinle ve bütün ruhunla ve bütün kudretinle seveceksin,” zira kişinin kendine dair gerçekliği yoktur, bütün bu düşünceler Yaradan’a ilişkindir. Buna “onun üstüne kendini öldürme” denir.

Şimdi Tora’nın neden sadece onun için kendini öldürende var olduğunu anlayabiliriz. Biz şunu sorduk: “Tora’ya uymak ne demektir, onun için kendini öldürmeyende Tora neden var olmaz?” Tora’ya uyma ile kastedileni, Tora’nın bize vaat ettiği şey olarak yorumlamalıyız, yani yazıldığı üzere, “Onlar bizim hayatımız ve ömrümüzdür,” yazıldığı üzere “Onlar altından da saf altından da daha çekici, baldan da bal peteğinden damlayan baldan da daha tatlıdır,” ve Tora’nın bize vaat ettiği diğer vaatlerden de daha fazlasıdır.

Yukarıda da dediğimiz üzere, bütün bunlar, “yarattıklarına iyilik yapma isteği” denen yaratılışın amacına dahildir. Bütün bunlar yaratılanlara yukarıdaki sebeplerden dolayı, yani form ayrılığı nedeniyle gelemez, Yaradan ihsan etmek ister, öte yandan yaratılanlar ise kendileri için almak ister, ki buna maneviyatta “ayrılık” denir ve bundan utanç ekmeği doğar.

Bu yüzden, kısıtlama olmalıdır, yani yaratılışın amacına dahil olan yukarı bolluk parlayamaz. Bunun sebebi, seçime yer vermektir. Şöyle devam edilir: dünyada gördüğümüz yüzün kısıtlanmasıdır. Kral Davut’un dediği budur (Psalms 73): “Bak gör, bu günahkârlar, her zaman rahatta olanlar, zenginliği elde ettiler.”

Fakat, kişi kendini “onun için öldürme” mertebesine eriştiğinde, yani kendini yani kendini-sevmeyi öldürdüğünde, kendi için hiçbir kaygısı kalmadığında ve sadece yukarıdaki cennetin ihtişamını arttırmak ile meşgul olduğunda, yazıldığı üzere, “O’nun yüce ismi büyüsün ve kutsansın,” o zaman, kişi Yaradan’ı tatmin etmek için ihsan etmek istediğinde, bu “O’na sıkıca tutun; O merhametlidir, sen de merhametlisin,” diye kabul edilir. O zaman Tora’nın bize vaat ettiklerinin tümü ile ödüllendirilebiliriz; böylece bu gerçek olur.

Bununla atalarımızın sözlerini anlayabiliriz, onlar dedi ki: “Tora yalnız kendini onun için öldürende var olur.” Buna göre,  “Tora yalnız … var olur” sözü ile kastedilen şudur,  O bize, ancak kişi kendini onun için öldürdükten sonrası için vaatte bulunmuştur.

Şimdi, atalarımızın şu dedikleri hakkında sorduklarımızı açıklayacağız, “Çalıştım ve bulamadım.” Sorarız: “Neden bu çalışmaya ihtiyacım var?” Ancak, bu konuda meşhur bir soru vardır, çünkü bulmak, ancak hazırlık olmadığında gerçekleşir. Şöyle ki, kişi hiç hazırlık yapmadığı halde, bir şeyi bulmuş oldu. Fakat burada, Tora’da bulmanın bir şartı var, bulabilmek için çok fazla çalışmak gerekir. Şu hâlde, denmeliydi ki, “Ben çalıştım ve elde ettim.”

Baal HaSulam bunu şöyle yorumladı, kişi öncelikle Tora çalışmışsa, Yaradan’ın lütfu ile ödüllendirilir ve Yaradan ona Tora’yı ödül olarak verir. “Ben çalıştım ve buldum” sözlerinin anlamı budur.

Yukarıda yazılanlardan neden kişi çalışmadan Yaradan’ın onu Tora ile ödüllendirmeyeceğini anlayabiliriz. Ve ayrıca, çalışma nedir? Bunun cevabı söylendiği üzere (“On Sefirot Çalışmasına Giriş”), kişi kendi için alma arzusu ile yaratıldığından, bu yüzden Yaradan’dan ayrılmıştır. Yaradan’la bir olmak için O’nunla form eşitliğinde olmalıdır, “O merhametlidir, sen de merhametlisin.” Aksi takdirde, Tora’dan gerçek haz alırsa, o Yaradan’dan daha da uzak düşer.

Bu nedenle, kişi “bütün eylemlerinin Yaradan için olduğu” bir duruma gelmek istediğinde, vücuttaki alma arzusu buna karşı çıkar. Yaratılanların gerçek çalışması budur, çünkü onlar doğmuş oldukları doğanın tersine gitmelidirler. Çalışma doğamızın tersine hareket etmektir. Bu çalışmaya neden ihtiyaç duyarız? “Ve ona sıkıca tutun,” durumuna gelebilmek için ki böylece tek bir hüküm sahibi kalsın.

Böylece, genel halk ile birey arasında bir ayrım yapmalıyız. Şöyle ki, genel halka Lo Lişma çalışması öğretilir, ki bu ödül almak için yapılandır. Onlara “ödül almak için Rav’a hizmet edenler” denir.

“Fakat bireylere şöyle denir, “Rav’a ödül almadan hizmet eden hizmetkarlar olun ve cennetin korkusunun üzerinizde olmasına izin verin.” Zohar bunu şöyle yorumlar (“Zohar Kitabına Giriş”, Madde 191): “En önemlisi korkudur, kişi Efendisinden korkmalıdır, çünkü O yücedir ve hükmedendir.” Bize şunu öğretir: “Tanrı korkusunda üç hal vardır ve bunlardan yalnız biri gerçek korkudur: 1) Yaradan korkusu ve Mitzvot’a uyma korkusu, ki böylece oğulları yaşasın ve bedensel cezadan veya kişinin parasal cezasından uzak tutulsun. Bu, bu dünyadaki cezalardan duyulan korkudur. 2) Cehennem ile cezalandırmaktan duyulan korku.

“Bu ikisi gerçek korku değildir, çünkü korkuyu Yaradan’ın emirlerinden dolayı duymaz, kendi menfaatinden dolayı duyar. Bundan dolayı, kendi menfaati köktür, korku ise kendi menfaatinin bir türevidir.”

3) Elbette, kişinin Efendisinden O yüce olduğu için duyduğu korku en önemlisidir, çünkü O köktür.

Bu yüzden, şöyledir, bu iş birey olarak yoluna devam etmek isteyen insanlar içindir, bu Tora’nın görüşüdür, bu çoğul otoritenin iptali ve tek bir otorite olmasını istemeye ilişkindir.

Şöyle ki, genel halk, Zohar’da denildiği üzere hem bu dünyanın hem de diğer dünyanın ödülüne sahip olmak ister. Fakat bireyler, kendi hükümlerini iptal ederler ve sadece Yaradan’a haz vermeyi önemserler, bütün niyetleri çalışma ve emek vermektir,  ödül değildir, çünkü ödül almadan Rav’a hizmet etmek isterler. Bu yüzden ne bu dünya ne de öbür dünyanın onlar için önemi yoktur; tek istekleri çalışmadır.

Çalışmanın hasretini çektiklerinde, Yaradan için çalıştıkları konusunda kendilerini kandırmadıklarından emindirler. Fakat ödüle baktıkları an, her ne kadar Yaradan’ı amaçladığını söyleseler de bunun gerçekten doğru olduğunu kim bilebilir ki? Bu yüzden, sahip oldukları tek değerli şey, hiç ödül almadan çalışacak bir yere sahip olmaktır.

Yukarıdakilere göre, atalarımızın sözlerini anlayabiliriz, “Midraş’ta, İbrahim’in şöyle dediğini söylerler, ‘Ben sünnet edilmeden önce, yoldan geçenler bana gelirdi. Şimdi sünnet edildiğimden, onlar artık bana gelmiyor.’ Yaradan, ona dedi ki: ‘Sen sünnet edilmeden önce, sünnetsiz olan bana gelirdi. Şimdi, Ben ve benim maiyetim sana geliyor.’”

Sorarız, onun sorusunun cevabın nedir, neden misafirleri karşılama Mitzva’sını yerine getiremiyor? Cevap şudur ki, şimdi daha yüksek bir mertebeye sahip, ki bu Şehina’yı [kutsallık] karşılamaktır. Bu yüzden O, “Şimdi, Ben ve benim maiyetim sana geliyor,” demiştir.

Fakat önceden daha yüksek mertebeye sahipti, ki bu misafirleri karşılamaktı ve misafirperverlik Şehina’dan daha yücedir. O halde, Yaradan’ın cevabı nedir?

O halde, bunu da anlamalıyız. Bu sağduyunun tam tersidir, çünkü normalde, önemli kişinin onlara gelmesi kişi için büyük ayrıcalıktır. Kişinin önemine göre, onu karşılamak için hazırlık yapılır, bu, kasabasındaki en yüce kişinin veya ülkedeki en yüce kişinin ve dünyadaki en yüce kişinin gelmesine göredir.

Fakat burada diyoruz ki, o Şehina’yı karşılama ile ödüllendirildi ki buna paha biçilemez. Şehina’yı karşılamanın ne demek olduğunu bilemeyiz bile, kitaplarda yazıldığı üzere, eğer ona bu bağışlanmazsa, kişi bunu edinemez. Bu kime bağışlanır, muhakkak ki, neslin en yüce erdemlisine. Eğer böyle kişiler olduğuna inancımız yoksa bu erdemliliği bile edinemeyiz. Bunun hakkında şöyle denir, misafirleri ağırlamak bundan da daha yüce bir şeydir.

Muhakkak ki, bunun, kelime anlamında, cevapları vardır, ancak biz bunu çalışma içinde yorumlayacağız. Tora’da çalışma ve Tora’yı bilme konusu vardır. Tora’da çalışma şudur: kişi ödül almaksızın Yaradan’a hizmet etmek istediğinden, sadece çalışmaya odaklanır. Tora’yı bilmek hakkında düşünmeye başlarsa, bu ödül bekliyormuş gibi gözükür, çünkü inanmalıyız ki, Tora’yı bilmekten daha büyük bir ödül yoktur, Zohar’da yazıldığı üzere, “Tora’nın tamamı Yaradan’ın isimleridir.” Ayrıca, tam bir insan “Tora, Yaradan ve İsrail birdir” koşulu ile ödüllenmiş olan kişidir. Bu yüzden, gerçekten de Şehina’yı karşılamak çok önemlidir, çünkü amaç insanın bu mertebeye erişmesidir.

Fakat Şehina’yı karşılayabilmek için, kişinin ona hazır hale gelmesi için ön hazırlık gereklidir. Atalarımızın sözlerinde, buna “O merhametli ise, sen de merhametlisin,” denir. Bu şu ayetin yorumudur: “O’na tutun, O’nun niteliklerine tutun.” Matan Tora [Tora’nın verilmesi] kitabında açıklandığı üzere, bu demektir ki, ancak başkalarını sevme üzerine çalışan kişi Yaradan ile Dvekut’a [form eşitliği] erişebilir. Buna verilen birçok isim vardır: “Şehina’nın damıtılması”, “Tora’nın elde edilmesi” “Şehina’nın karşılanması” vs.

Esas hazırlık, buna “çalışma” denir, kişinin kendi hükmünü iptal etmeye kendini hazırlamasıdır. Buna misafirperverlik [misafirleri karşılama] diyebiliriz, yani ev sahiplerinin görüşünü iptal eder ve Tora’nın görüşüne özlem duyar ki buna “hükmün iptal edilmesi” denir. Doğal olarak, Yaradan’ın misafiri olur, O, tüm dünyanın ev sahibidir.

Ve buna ilişkin inişler ve çıkışlar olduğundan, başka bir deyişle, çoğu zaman beden ona, onun da ev sahibi olduğunu gösterir, yani istediğini yapabilir ve ev sahibine, Yaradan’a boyun eğmeyebilir. Doğal olarak, kişi istediği her neyse onu yapmak ister. Ama daha sonra, kişi bedenin düşüncelerinin ve isteklerinin üstesinden gelir ve kendisinin misafir olduğunu ve Yaradan’ın ev sahibi olduğunu ve kişinin hükmünün olmadığını kabul eder, kişi bu dünyada yoldan geçen bir misafirdir.

Bu hususta, başka bir deyişle, yükselişler ve düşüşler, kendilerini tekrar ederler. Buna göre, zaman zaman kişi hep misafirleri bedenine kabul eder. Şöyle ki, kişi hep misafir olduğu düşüncesi ile ortalıkta dolaşır. Buna “misafirleri karşılama” diyebiliriz, ki her seferinde bedenine misafirlerin düşüncelerini kabul eder. Ancak bu çok büyük bir çabadır, çünkü bedenin doğasına terstir.

Bundan sonra, “Şehina’yı karşılamak” ile ödüllendirilir. Şu nedenle, kişinin ödülle ilgilenmediğine ilişkin olarak, kendini kandırmaması için, buna “ödül almak için” denir. Ancak ödül almaksızın çalışmak istediği için, işte bu nedenle eğer kişi “misafirleri karşılamak Şehina’yı karşılamaktan daha yücedir,” diyebilirse, kişinin yüce olduğu görülür. O zaman, kişinin içine açık bir farkındalık nakşedilir ve onun, ödül almaya değil, çalışmaya baktığı bir aşığı olur, onun Yaradan’a hizmet edecek bir şeyi vardır ve tek istediği şey de budur.

Bunu bir benzetme yoluyla anlayabiliriz: Çok iyi dost olan iki kişi, içtenlikle birbirlerini seviyorlardı. Bir keresinde birinin acil olarak 5000 ABD dolarına ihtiyacı oldu. Dostuna dedi ki: “Senden bir iyilik isteyeceğim, bana bu miktarı ödünç verebilir misin,  biliyorum ki sende bu kadar para yok, ama akrabaların ve arkadaşların var ve onlarda ihtiyaç duyduğum miktar vardır. İki hafta içinde, Tanrı izin verirse, sana geri öderim.”

Kişi ne yapacağını bilemedi. Şimdi ödünç para istemek için yirmi kişiye gitmesi ve onlara iki hafta içinde ödeyeceği sözünü vermesi gerekiyordu. “Ya söz verdiği gibi bana zamanında geri ödeyebilecek parası olmazsa, o zaman ne yaparım? Onların yüzlerine nasıl bakarım, zira sözümü tutmamış olacağım?”

Daha sonra farklı düşünür: “O benim dostum ve muhakkak ki beni seviyor, bu nedenle kesin olarak geri ödeyeceğini ve beni kötü hissettirmeyeceğini kesinlikle biliyordur.” Daha sonra başka bir düşünce gelir: “Bana geri ödeyecek parası olacağını kesinlikle bilmeseydi, benden ödünç istemeyeceği muhakkak, fakat belki hata yaptı, yani belki de bu miktarı alacağını hesap ettiği yer isabetli değildi, zamanında ödemezse ne olur?” Ardından, başka bir düşünce gelir: “O beni, benim onu sevdiğim kadar sevdiğine göre, demem gerekir ki, benden bu borcu istemeden önce birkaç kez düşünmüştür.” Bu düşünceler karşılıklı devam edip durur.

En sonunda, mantık ötesi karar verir, yani her ne kadar mantığı onu zamanında ödeyeceği konusunda şüphede bıraksa dahi, mantık ötesi hareket eder ve kendine şunu söyler: “Dost sevgisine sahip olduğumuzdan, dostuma bir iyilik yapmak istiyorum, bununla ona olan sevgimi gösterebilirim.”

Fakat ona 5000 ABD dolarını verdiğinde, dostu cebinden devletten alacaklı olduğu iki çek çıkarır, biri bir hafta içinde ödenecektir ve diğeri iki hafta içinde. Bu durumda, kişi ikilemde kalır:

  • Dostuna der ki: “Benden ödünç para istediğinde neden bana çekleri göstermedin? Şimdi sana parayı verdiğimde bana gösteriyorsun?” Dostu sorar: “Ne fark eder?” Kişi der ki: “Zamanında ödeyemezsen ne yaparım diye düşünmekten iki gecedir uyumadım. Şimdi sanki sırtımdan bir yük kalktı çünkü şu an eminim ki borç istediğim o yirmi kişinin gözünde saygın kalabilirim.”
  • Ona der ki: “Bu çekleri bana neden gösterdin? Onları şimdi bana göstermeseydin, iki hafta boyunca mantık ötesi dost sevgisi üzerine çalışacak fırsata sahip olacaktım ve dost sevgisi konusunda büyük bir kazancım olacaktı, ki bunu yüce bir şey olarak görüyorum. Bu çeki bana şimdi göstererek, sanki bu çalışmamdan çaldın gibi hissediyorum.”

Yukardaki benzetme ile Midraş’ın sözlerini anlamaya başlarız, İbrahim Yaradan’la anlaşma yapmakla ödüllendirildikten sonra, yazıldığı üzere, “Ve O’nunla anlaşma yaptı”, o Şehina’yı karşılama ile ödüllendirildi ve daha sonra, yükseliş ve düşüşler olmaksızın Yaradan’a daimî inanç ile ödüllendirildi. O çalışmasının ödülünü gördü ve artık çalışamayacağını hissetti. Şimdi, bütün çalışmasının almak için olacağını düşündü, ki bu kendini-sevmektir ve çalışmanın özlemini duydu, çünkü orada niyetinin ödül almak olmadığını kesin olarak bilebilirdi, zira ödül almaksızın çalışmak istiyordu. Fakat şimdi, sünnet edildikten sonra, yükseliş ve düşüşleri yoktu ve çalışmanın üstesinden gelmeye yer yoktu.

Bu yüzden, Yaradan’a şikâyette bulundu ve O’na dedi ki: “Sünnet edilmeden önce, yoldan geçenler bana gelirdi.” Şöyle ki, önceden, Tora’nın sözlerini ihlal ediyordum ve Yaradan’ın kanunlarına riayet etmesi gereken kişi gibi onlara riayet etmiyordum, fakat sonra bunu aştım. “Dönen” [“yoldan geçenler” İbranicede yoldan geçen ve dönen olarak yazılır] oldum yani ben tövbe ettim. Daha sonra, onlar yeniden geçtiler, yani durumumda bir düşüş daha yaşadım. Ardından, bu halin üstesinden geldim ve tövbe ettim, buna “dönen” denir ve benzeri.

Bu şöyle devam eder, ben Senin için bir şey yaptığımı hissediyorum. Fakat şimdi sünnet edildiğimden ve seninle anlaşma yapma ile ödüllendirildiğimden, Senin için bir şey yapmıyorum, ama Sana hizmet etme özlemi duyuyorum, ki böylece ödül almak için değil diyebilirim. Fakat bu benim için ortadan kalktı. Bu demek oluyor ki, İbrahim’in haklı bir itirazı vardı.

Fakat, Yaradan ona cevap verdi: “Sünnet edilmeden önce, sünnetsiz olanlar sana geliyordu.” Ne de olsa, sen sünnetsizdin. Her ne kadar çalışmada bazı yükselişlerin olduysa da yine de sünnetsizdin. Fakat şimdi Şehina’yı karşılamak ile ödüllendirildin. Bu nedenle Yaradan ona şöyle dedi: “Şimdi, Ben ve benim maiyetim sana geliyor. Öyleyse neden Bana öfkelisin ki?”

Şimdi gerçeği bilmeliyiz, yani kimin iddiasının daha doğru olduğunu. Cevap şu ki, alegoride söylendiği gibi, her ikisi de doğrudur. Şöyledir, daha sonra borç alan borç verene,  5000 ABD dolarındaki iki çeki gösterdi, zira borç alan arkadaşının,  ona zamanında ödeme yapamaması ihtimali ile acı çekmesini istemedi.

Ve borç veren dostuna kızgın, çünkü çalışma fırsatına yer kalmadı. Şöyle ki, dostu ona nereden ödeyebileceğini göstermeseydi, iki hafta boyunca çalışırdı- kendisiyle dost sevgisine uyması konusunda ve dostunun ondan bir şey istemeden önce birçok defa düşündüğü ve böylece bana hiçbir şekilde acı vermeyeceği konusunda çalışabilirdi. Aynı zamanda, beden ona tam tersi kanıtı hep sunar, çünkü onun kalbine dostundan nefret etmeyi aşılamak ister. Doğal olarak, yükselişleri ve düşüşleri olurdu. Fakat sonra, kendisiyle çalışmaktan haz duyardı.

“Fakat şimdi, bana bir iyilik yapmak istemesi ile, ben kaybettim. Bu benzetme ile görüyoruz ki, her ikisi de doğru. Şöyledir, her birinin sevgisini göstermek istemesiyle, bu sevgi sonsuza kadar inşa edilir.

Burada da aynı şey söz konusudur: Yaradan, İbrahim’e gelip aralarında anlaşma yaparak ona sevgisini gösterdi, yazıldığı üzere, “Ve onunla anlaşma yaptı.” Aynı şekilde, Yaradan’a şikâyet ederek, İbrahim de O’na sevgisini gösterdi, O’na ödül almaksızın hizmet etmek istedi ve bu yüzden, misafirleri karşılama hususunda açıkladığımız üzere, İbrahim “misafirperverlik” olarak bilinen çalışmanın özlemini duydu.

Şimdi, RAŞİ’nin yorumladıkları konusunda sorduklarımıza açıklık getireceğiz, “Gün ortasında, Yaradan, misafirlerle onu meşgul etmemek için güneşi kılıfından çıkardı. Misafirler gelmediği için hayıflandığını görünce, ona, halka benzeyen melekler getirdi.” Biz sorduk: “Yaradan, onun misafir ağırlamamaktan dolayı üzüntü duyacağını bilmiyor muydu ki? Eğer öyle ise, güneşi neden kılıfından çıkardı?” Ayrıca sorduk ki: “Neden halka benzer melekler göndermek zorundaydı, çünkü burada bir aldatma var gibi görünüyor? Güneşi tekrar kılıfına koyabilirdi, böylece halk O’na gelirdi.”

Güneşi kılıfından çıkarmayı çalışma kapsamında anlamalıyız. Yaradan’ın ışığına “gündüz” veya “güneş” denir. “Kılıf” bir kılıcı kuşatan kılıf gibidir. Yaradan’ın ışığı örtülü demek istediğinde, o der ki güneş kılıfın içinde kapalı ve hissedilmiyor.

Çalışma esnasında, yani kişi kendini-sevme halinden çıkmadan önce, kişi kısıtlama altında çalışmalıdır. Şöyle ki, Tora veya duadan herhangi bir haz duymasa da Tora ve dua ile ilgilenmelidir ve şunu dememelidir: “Tora ve duanın keyfini aldığımda, dua edip çalışacağım.” Daha doğrusu, kişi kendini düşünmeden Kral’a hizmet etmek istediğinde, nasıl bir tat aldığı umurunda olmaz. Onun yerine demeli ki: “Şimdi Yaradan’ın emrine uyuyorum ve O’nun emirlerine uyarak O’nu memnun etmek istiyorum ve kendimi düşünmeksizin Yaradan’ı neyin memnun edeceği ile ilgileniyorum.”

Fakat, Yaradan, onun ihsan etmek için her şeyi almaya hazır hale geldiğini görürse, kişi Yaradan’ın yüzünün ifşası ile ödüllendirilir. Buna “güneşi kılıfından çıkarmak” denir, kişi için Yaradan’ın yüzünün gizliliği kalkar ve O’nun yüzü ifşa olur.

Atalarımızın dediği üzere (Avot, 6. Bölüm), “Rabbi Mer der ki ‘Her kim Tora Lişma ile ilgilenirse, birçok şey ile ödüllendirilir ve Tora’nın sırları ona ifşa olur.’” Bu demektir ki, Lişma ile ilgilenirse, yani kendi menfaatine değil, ama yalnız Yaradan için diye niyet ederek Tora ve Mitzvot’u yerine getirirse, bununla bolluğu almaya hazır hale gelir, çünkü burada form eşitliği bulunur, buna Dvekut denir, yani Yaradan yarattıklarına ihsan etmek istediği gibi, insan da Yaradan’a ihsan etmek ister.

Bu zamanda, gizlenme onun üzerinden kalkar, çünkü gizlemenin amacı utanç ekmeğinin düzletilmesi içindi. Fakat şimdi ihsan etmek istediği bir mertebeye eriştiğinden, utanca yer yoktur, çünkü aldığı her şey kendi menfaatine değildir, Yaradan istediği içindir. Bu nedenle, doğal olarak, Şehina’yı karşılama ile ödüllendirilir. Buna “güneşi kılıfından çıkarma “denir, yani bugüne değin gizlenmiş olan yukarı bolluğu alır.

Yukarıdakine göre, eğer ki İbrahim’in misafir ağırlamamaktan dolayı, ki buna “yoldan geçenler” denir, yani yükseliş ve düşüşlerdir, pişmanlık duyacağını Yaradan önceden biliyordu ise, güneşi neden kılıfından çıkardı diye sormaya yer yoktur, zira O güneşi kılıfına koymamıştır. Şöyledir, yalnız insanoğlu Yaradan’a ihsan etmeyi amaçlayabilsin diye gizlemeyi yaptı.

Şöyle ki, o her ne kadar yaptığı bu çalışmada bir ödül görmese de Tora Lişma’yı elde etmek için ve ödül almadan bunu yapsın diye, ancak şimdi İbrahim bunu başardığından, gizlemeye kesinlikle yer yoktur. Daha ziyade, Yaradan’a ait olan yerden gizleme kalkar, yazıldığı üzere, “Benim adımı andığım her yerde, sana gelip, seni kutsayacağım.” (Exodus 20:21)

Soru, “nerede anıyorsam,” hakkındadır. Şöyle demeliydi, kişi Yaradan’ın adını anıyorsa, “Ben sana geleceğim ve seni kutsayacağım.” “Ben anacağım,” ne demek? Bu Yaradan kendi ismini anacak demektir.

Bunu şöyle yorumlamalıyız: Tora’nın görüşünde açıkladığımız üzere, kişi kendini iptal ettiğinde, yani “kendini onun için öldürdüğünde”, ki bu hükmün iptalidir ve böylece tek bir hüküm sahibi olur, bu Yaradan’ın hükmüdür, o zaman Yaradan diyebilir ki, “Andığım her yerde.” Neden adımı anarım? Çünkü insan o yeri, Yaradan için iptal eder. O zaman, “sana gelip, seni kutsayacağım” gerçek olur.  Bu nedenle, Yaradan’ın güneşi kılıfından çıkardığı duruma gelir, ki bu Şehina’yı karşılamadır.

Doğal olarak burada Yaradan’ın onun üzüntü duyduğunu görmüş olduğu hakkında soru sormaya yer yoktur. Güneşi kılıfına geri koyar, zira bu amaç ile çelişir. Yaratılışın amacı yazıldığı üzere şöyledir, “Onlar bana bir tapınak yapsınlar ki ben onların arasında yaşayayım,” onlardan ayrı değil. Form eşitliği yani ihsan etme arzusu, olan bir yer olduğu sürece Yaradan da kendisini o yere getirir. Yalnızca günah olan yerde, alma arzusu kabının günah yüzünden almak için almaya düştüğü yerde, bu kötülük yüzünden, bolluk orayı terk eder. Buna, “tapınağın yıkılışı,” denir.

İste bu nedenle Yaradan ona misafirleri karşılama durumunu veremedi, zira bu durum henüz Keduşa’nın içinde değildir, zira orada yükselişler ve inişler vardır. O artık Yaradan ile sonsuza kadar sürecek olan antlaşmayı yapmış olduğundan, artık başka şekilde olamayacağı için bunun yerine ona tamamen Keduşa’da olan melekler gönderdi. Ancak bunlar insana benzerdiler, yani o bu durumu ortaya çıkarmalıydı, bu yalnız dış görünüşteydi, yani o kendini eleştirebilecekti; ödülü mü yani Şehina’yı karşılamayı mı hedefliyor, yoksa ödül almaksızın Rav’a hizmet etmeye mi özlem duyuyor.

O zaman, eğer misafir kabul etmekle ödüllenirse, daha sonra onların melekler olduğunu keşfetse bile, kendini eleştirme -kendini kandırıp kandırmadığını, ödülü değil çalışmayı düşünüp düşünmediğini görme- koşulunu halen elde etmiş olacaktır, bu nedenle tekrar misafirleri ağırlamaktan yani çalışacak bir yeri olmasından mutludur. O zaman ödül almak için çalışmadığı onun için açıktır.

Şu ayet hakkında Baal HaSulam insanların sorusunu cevaplamıştır, “Ve O şöyle dedi, ‘Elini genç olana uzatma ve onun için hiçbir şey yapma, işte şimdi sende Tanrı korkusu olduğunu biliyorum.’” Burada soru şudur, “Yaradan bu sınamadan önce bilmiyor muydu ki?”

O dedi ki, “işte şimdi biliyorum” ile kastedilen senin Tanrı’dan korktuğundur. Şöyle ki, İbrahim sadece Yaradan adına olan, kendi adına olmayan yolda olup olmadığını bilmek istiyordu. Bu nedenle, Yaradan ona bir sınama gönderdi, böylece İbrahim sınavın üstesinden gelebileceğini bilecekti, ondan sonra yukarı bolluğun aşağıya doğru uzanmasından korkmayacaktı, çünkü tek isteğinin ihsan etmek olduğunu ve kendi için hiçbir isteği olmadığını görecekti, buna “ihsan etmek için almak” denir.

Yukarıda yazılana göre, bilgelerimizin şu sözleri hakkında sorduklarımızı yorumlamalıyız, “Yüce olan, cennet korkusundan ziyade çalışmadan haz duyan kişidir.”. Biz “Bu nasıl olabilir ki?” diye sorduk.

Bilindiği üzere, Tora’ya emek vermek, Tora’yı öğrenmek vardır.  Tora çalışması, Tora’nın bize öğrettiğidir; Yaradan’ın emirlerini eylem ve niyette tutmak. Gördüğümüz üzere, iki tür kutsama vardır: 1) “Sen kutsalsın, Ey Efendi… Tora’nın sözlerine bağlandığın için” 2) Sen kutsalsın, Ey Efendi, İsrail’e, halkına Tora öğrettiğin için.”

Bu demek oluyor ki, eğer biz Tora’nın sözleriyle ilgilenmemize müsaade ettiği için, Yaradan’a şükredersek, bu çalışmayla ilgilidir, Tora’ya bağlanabilmemizle ilgilidir. Ayrıca, Tora öğrendiğimiz için Yaradan’a müteşekkir oluruz, yani Yaradan’ın bize öğretmesi ile ödüllendirildiğimiz için. Buna “Tora’nın bilgisi” denir- bu Tora’nın bize öğrettiğidir.

Hem çalışmaya hem bilgiye ihtiyacımız vardır. Öğrendiğimizin anlamı şudur; Kli [kap] olmadan ışık olmaz, yani eksiklik duyulmadan doyum olmaz. Aynı şekilde, kişi çalışma ve zahmet çekmemişse, dinlenmekten haz duymaz.

Fakat, burada, Yaradan çalışmasında, eksiklikle ilgili iki farkındalık vardır: İlki, kişinin hazza özlem duyduğudur. Bu Kli’deki ilk idraktir ve buna “eksiklik” denir, yani bu zevkin eksik olduğunu hisseder. İkincisi de eksikliğini gidermenin bir koşulu vardır: zevk için bedel ödemelidir. Örneğin, dünyevi hayatta, kişi bir dükkâna girerse ve almak istediği güzel bir şey görürse, şimdi bu şey için onun içinde bir özlem uyanır.

İkinci eksiklik de şudur ki, bir eksiklik vardır ve o objeyi almak istiyordur, fakat karşılığında bir şey vermeden bu ona verilmez. Daha doğrusu, sahibine ödemelidir ve sonra ona bu nesne verilir. Ödemesinin gerekliliğine, çalışma denir. Bu bir eksiklik olarak addedilir, çünkü eğer bedel ödemeden ona verilseydi, eksiklik hissetmezdi, yani objenin bedelini ödeyecek parası olmazdı, bu onun vermesi beklenen ödüldür ve kişi bunu veremezdi.

Şimdi görülüyor ki, iki eksikliği vardır: 1) O şeyi istiyor. 2) Onun bedelini ödeyemiyor.

Böylece, ona olan özlemi daha da büyük bir eksiklik yarattı, çünkü şimdi, objenin karşılığını veremeyeceğini biliyor. O halde, burada, Yaradan’ın çalışmasında, ruhu Yaradan’a tutunma hasreti çeken kişide, bir eksiklik doğar. Ama kişiye Yaradan’ın eksikliğini hissettiren kimdir? Bu yukarıdan gelir.

Buna “yukarıdan uyanış” denir, kişi Kedusha’ya girmek için çağrıldığında, yazıldığı üzere, “Sen kutsal olacaksın, çünkü ben Efendi, kutsalım.” Aniden, kişi Yaradan’dan uzak olduğunu hisseder, yani daha önceden başka ihtiyaçlarla ilgilenirken, şimdi görür ki, tek ihtiyacı olan maneviyattır.

Daha sonra, düşünmeye başlar, “maneviyatı edinmememin asıl nedeni nedir?” O zaman, bir sonuca varır ki bunun tek sebebi form eşitliğinin yokluğudur, denildiği gibi, “O merhametli ise, sen merhametlisin.”

Buna göre, kişinin hissettiği ilk eksiklik kendisinde maneviyatın eksik olduğunu hissetmesidir. Bu ilk eksikliktir. Şimdi form eşitliği üzerine çalışmalıdır, ama görür ki çalışamaz, ki bu da ikinci eksikliktir. Atalarımızın dediği üzere, “Kişinin eğilimi onu her gün yener, Yaradan ona yardım etmezse, o bunun üstesinden gelemez” (Sukkah 52).

Ancak ikinci eksiklik de yukarıdan gelir. Şöyle ki, Yaradan, özellikle, O’nun yardımı olmadan üstesinden gelemeyecek şekilde kişiyi yarattı (sebebini zaten anlattık). Buna göre, eksiklik dahi yukarıdan gelir. Anlaşılır ki, çaba temel olarak ikinci eksikliktedir, Tora’yı öğrenmek için gereken bedeli ödeyememektedir.

Tora ile ödüllenmenin yüksek bir bedeli vardır, bu form eşitliğidir, böylece utanç ekmeğine yer kalmaz.  Atalarımızın sözleri hakkında yorumladıklarımızın anlamı budur: “Tora kendini onun için öldürende mevcuttur.” Ve bu gerçek çalışmadır. Bu eksiklikten dolayı doyum gelir ve eksikliği doldurur. Buna Şehina’yı veya Tora’nın sırlarını karşılama denir.

Özellikle, burada çalışma ve ödül arasında gerçek ayrım başlar, yani bazıları ödül almadan çalışmak ister ve ödül almamak için Rav’a hizmet eden çalışanlar arasında olmayı ya da bazıları da ödül almak için çalışmayı yani çalışmaları karşılığı ödül almayı ister. Şöyle ki, çalışma karşılığında elde edeceklerine bakarlar, buna Tora denir, şöyle ki Tora’nın tamamı Yaradan’ın isimleridir. Buna “Senin Efendin, Tanrın olduğumu bileceksin,” denir.

Atalarımızın dediği gibi (Beruchot 38a), “Seni çıkardığımda bir şey yapacağım, böylece benim seni Mısır’dan çıkardığımı bileceksin” (Makale No. 13’te denildiği üzere). Orada dedim ki, niyet Yaradan’ın onları Mısır’ın Klipa’sından [kabuk] çıkarması dışında, Yaradan’ı bilmeleri ile ödüllendirilmeleridir, denildiği üzere “Tora, İsrail ve Yaradan birdir.”

Tora’da çalışma ile Tora’yı bilme arasındaki farkı anlamalıyız, yani kişi, ödül almaksızın sadece Rav’a hizmet etmek ister, ödeme almadan, buna “Tora’nın bilgisi” denir. Yaradan’ın dileği Tora’yı ifşa etmek olduğundan, yazıldığı üzere, “Efendi diler ki, O’nun erdemlileri için, O Tora’yı yüceltsin ve büyütsün,” o zaman kişi şöyle der, “Ben birkaç saat Tora için çalışmayı kabul ediyorum, böylece Tora’yı bilebilirim. Beni çalışmam için ödüllendirme isteği duyduğunda, ödülün başkasına verilmesini kabul ediyorum, yani çalışması sonucu açığa çıkan Tora’nın bilgisinin başkasına verilmesini kabul eder.”

Bu gerçek çalışmadır, çünkü o sadece çalışmak ister ve ödülü istemez, fakat ödül de onun için çok önemlidir. Yine de ondan vazgeçer, çünkü ödül almaksızın Rav’a hizmet etmek ister. Ancak Yaradan Tora’nın yarattıklarına ifşa olmasını dilediği için, kendisi Tora için çaba göstermeye devam ederken, kişi Tora’nın bilgisi ile dostunun ödüllenmesini ister. Bu gerçek bir çabadır, zira kişi Tora’nın bilgisine özlem duyar, bu dostunun değil ama yalnız kendisinin çaba göstermesi gerçeğinden de açıkça bellidir. Çünkü kişi çalışmasının Yaradan için olmasını istediği için, çalışıyor durumda kalmak ister.

Fakat “Ödül almak için Rav’a hizmet eden hizmetkârlar gibi olun,” denilen yolda yürüyenler vardır. Çünkü onların isteği sadece Tora’dır, çalışmak değildir. Atalarımızın dediğine göre (Miraş Rabbah, kısım “Bu Nimettir”), “Yaradan, İsrail’e dedi ki ‘Bütün bu bilgelik ve bütün Tora kolaydır. Benden korkan ve Tora’nın sözlerine riayet eden herkeste, bütün bu bilgelik ve bütün bu Tora onların kalbindedir.’”

Çabalamadan ödül almak için ki cennet korkusu yoluyla kolayca, çaba göstermeden bu ilmi ve Tora’yı edinmek mümkündür; Midraş’ta söylendiği üzere, “İlim” ve “Tora” denen ödülü edinmek için cennetten korkmak isterler. Şöyledir, kişinin cennetten korkusu, kendini-sevme üzerine kuruludur, yani ödül almak için Cennet’e hizmet eder, buna Lo Lişma denir, zira ödül almak için hizmet etmektedir. Buna “ev sahiplerinin görüşü” denir. Maimondes’in dediği üzere, “Onlar daha fazla bilgi edinip daha bilge olana kadar, onlara Tora ile ve Mitzvot Lo Lişma, ilgilenmeleri, ödül almak için diye öğretilir.”

Şimdi atalarımız hakkında sorduklarımızı yorumlayabiliriz, “Çalışmadan zevk almak cennet korkusundan yücedir.” Şöyle sorduk, “Böyle bir şey nasıl olur?” Yukarıda söylenene göre, cennet korkusu ile kastedilen bilgeliği ve Tora’yı kolayca ve çaba sarf etmeden elde etme isteğidir. Şöyle ki, ödülü bekliyor, çalışmayı değil. Ödül almaksızın Rav’a hizmet etmek istemiyor. Daha ziyade, “çalışma” denilen hizmeti değil, ödülü istiyor. Buna Lo Lişma denir, ki bu ödül almak içindir.

Çalışmadan, yani Tora’da çalışmaktan haz duyan ve ödül düşünmeyen için bu böyle değildir, ama şöyledir, kişi çabası yoluyla Kli ile ödüllenir, bu form eşitliği nedeniyle, Şehina’nın kıyafetlenebileceği bir yerdir ve kişi yalnızca Yaradan’ını memnun etmek ister, kendine değil.  Yukarıda söz edildiği üzere, misafirleri ağırlamak, Şehina’yı karşılamaktan daha yücedir. Tabii ki, çalışmasından keyif duyma kademesi cennet korkusu kademesinden daha yücedir. Cennet korkusunda, niyeti Lo Lişma’dır fakat çalışmadan zevk duyan sadece Lişma’yı düşünür, yani ihsan etmek dışında başka amacı yoktur.

Gene de Midraş hakkında konuşabiliriz, o Yaradan’ın İsrail’e şunu dediğini söyler: “Bütün bu bilgelik ve bütün Tora kolaydır: Benden korkan herkeste, bütün bu bilgelik ve bütün Tora onun kabindedir.” Yukarıdakine göre, buna Lo Lişma denir, o zaman bilgelik ve Tora ona nasıl olur da verilir? Yaradan der ki, korku yoluyla onlar bilgelik ve Tora ile ödüllendirilirler.

Bunu şu ayetin (Numara 31:1-3) yorumu için sorduklarımla aynı yorumlayabiliriz: “Ve Efendi Musa ile konuştu, dedi ki, ‘Midianites’teki İsrail’in oğullarının intikamını al…’ Ve Musa halkla konuştu ve dedi ki, “…Midian’a karşı gel, Midian’dan Efendi’nin intikamını al.”

Soru şudur ki, Musa, Yaradan’ın ona söylediklerini neden değiştirdi? Yaradan dedi ki, “İsrail’in oğullarının intikamını al,” ve Musa halka dedi ki “Midian’dan Efendi’nin intikamını.”

Konu şudur ki, Yaradan dünyayı yarattıklarına yarar sağlamak için yarattı, yani yarattıkları haz ve zevk alsın diye. Yarattıklarının alacakları bu hazdan acı duymamaları için, ki buna “utancın ekmeği” denir, bir düzeltme oldu ve ihsan etmek için almadıkları müddetçe yarattıkları bu haz ve zevki Yaradan’dan almayacaktır. Buna Dvekut, form eşitliği denir.

Bu atalarımızın dediği üzere (Hagigah 7): “Ben bedava olduğum için, sen de bedavasın.” Ben sana ödül olmaksızın haz ve zevk vermek istiyorum, ama daha ziyade senin memnun olmanı istiyorum, aynı şekilde, sen de bedavasın, yani benim için yapacağın çalışma bedava olacaktır, çalışman için sana ödül verilmeyecektir. Buna form eşitliği denir.

Bu nedenle, Yaradan’ın İsrail’e şu söylediğini yorumlayabiliriz: “Kolaydır: Bütün bilgelik ve bütün Tora onun kalbindedir.” Ancak, kişi demelidir ki, “Bana vermek istediğin hazzı istemiyorum,” ve bu denildiği üzere “bu senin hayatın ve ömründür” ve “Onlar altından da saf altından da daha çekici ve baldan da ve bal peteğinden damlayan baldan da daha tatlıdır.” Her ne kadar ruhu bunların özlemini çekse de o bütün bu güzel şeylerden vazgeçer. Bütün bu şeyler kendini-sevme kaplarının içine geldikleri ve kendini-sevme, form ayrılığından dolayı O’nu Yaradan’dan ayırır ve kişi form eşitliği istediği için bunlardan vazgeçer.

Ancak, tam da form eşitliği isteyen ve ödül almadan Rav’a hizmet edenler arasında olmak isteyenler, üst ışığı içine damıtacak bir Kli’ye sahip olurlar. Buna verilen birkaç isim vardır, “Şehina’yı damıtmak,” “Şehina’yı karşılamak,” “Tora’nın sırları,” veya “Tora’nın ışığı.” Ancak o zaman yaratılışın amacı olan O’nun yarattıklarına iyilik yapmak gerçekleşir.

Yukarıdakine göre, şu ayet hakkında atalarımızın dediğini yorumlayabiliriz: “Çalışmasından keyif duyan cennet korkusu duyandan daha yücedir.” Cennet korkusu hakkında şöyle yazılmıştır, “Efendi’den korkana ne mutlu.” Çalışmadan zevk alan için yazılan şudur: “Kendi elinin emeğini yiyorsan, mutlu ve hoşnut olursun, bu dünyada mutlu olursun, sonraki dünyada hoşnut olursun.” Cennet korkusu konusunda, onun hakkında denilen, “ve sen hoşnut olursun.”

Bu dünyayı çalışma zamanı olarak yorumlamalıyız, öte yandan bir sonraki dünya, kişinin çalışma sonrası alacağı “ödül zamanı” olarak nitelendirilir. Yazıldığı üzere bu, “onları bugün yapmak ve onlar için ödülü yarın almaktır.” Bu nedenle, cennet korkusu ile ilgili olarak, kişi için ödül temel olan şeydir, şöyle ki “sonraki dünya.” denen sonra bilgelik ve Tora ile ödüllendirilecektir. Bu daha sonra ödüllendirilmeyi beklediği iyiliktir. Bu nedenle onun hakkında, “mutlusun,” diye yazılmıştır, zira beklediği bir sonraki dünyadaki ödüldür.  Bu dünyaya “çalışma zamanı” denir. O bundan mutlu değildir ve her gün durur ve bekler, “Ben ne zaman ‘bilgelik’ ve ‘Tora’ ile ödüllendirileceğim?”

Fakat çalışmasından keyif alan, çalışma esnasında mutludur, çünkü tek istediği budur. Ödül almaksızın Rav’a hizmet etmek ister. Şöyle devam eder, bu dünyada keyif alır, buna “bugün yapılan” denir ve sonraki dünya ile de ödüllendirilir, buna “onlar için ödülü yarın almak” denir.

Buna göre, atalarımızın dedikleri hakkında sorduklarımızı yorumlayabiliriz: “Çalıştım ve buldum.” Emek (bulunan şey), hazırlık olmadan. Şöyle söylenmeliydi, “Çalıştım ve edindim,” yani çalışma edinmek için bir hazırlıktı, fakat bulmak unutkanlıkla gelir. Yukarıdakine göre, böyle olabilir, zira çalışma amaç olduğu sürece, kişi Rav’a, ödül almadan hizmet etmek ister. Yukarıda söylendiği üzere, Tora’nın içindeki bilgi çabası sonrasında ifşa olacaktır, dostları bununla ödüllenecektir, zira Tora yalnız emek verdikten sonra ifşa olur. Buna ışık ve Kli, yani eksiklik ve dolum denir. Ancak şimdi kişi, Kli’yi ve eksikliği verir ve dostunun doyum ile ödüllendirilmesini kabul eder.

Bu nedenle öyle anlaşılır ki, çalışma sırasında ödülü hiç düşünmez. Nihayetinde, onun çalışması bulmaya, yani Tora’yı bilmeye hazırlık değildi, zira çalışırken niyeti bu değildi. Daha ziyade, ödül almaksızın Rav’a hizmet eden hizmetkârlar arasında olmanın özlemini duyuyordu. Bu nedenle, çalışması, edinmeye hazırlık değildi. Ayrıca, Tora’ya “mülk” de denir (Avot, 6. Bölüm). Bu nedenle dediler ki, “Ben çalıştım ve buldum” çünkü Tora’yı bilme ile ödüllendirilmişti, ki ona boş bulunarak geldi, hiç hazırlık yapmadan, ki buna “bulma” denir.

Yukarıdakine göre, İbrahim hakkında dedik ki, Şehina’yı karşılama ile ödüllendirildikten sonra dahi, hala misafirlerin özlemini duydu, çünkü niyetinin ödül almak değil, ama ödül almaksızın Rav’a hizmet etmek olduğundan emin olmak istiyordu. Şimdi, halkın hakkında soru sorduğu, şu ayete ilişkin Baal HaSulam’ın yaptığı açıklamayı anlayabiliriz: “Ve İsrail korktu,” ve sonra “ve onlar inandı,” bu, onlar görmeden inanmayacaklar demek olur. Şöyle bir açıklama yaptı: görme ile ödüllendirildikten sonra dahi, onlar inancın özlemini duydular.

Yukarıda anlatıldığı üzere, çalışanın, ödüllendirilme beklentisine olan üstünlüğü aşikârdır.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,302