e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Yaradan’a Hak Vermek

Yaradan’ın Eylemlerine Hak Verme

Kabala’da kişi alma arzusuna göre isimlendirilir. Örneğin, kişi Yaradan’ı edinmek, O’nu hissetmek, O’nunla bağ kurmak, isterse ona “İsrail” denir. Daha yola yeni başlamış olsa, Yaradan’ı görmese ve nereye gittiği ve ne başaracağı hakkında bir fikri olmasa bile böyledir. Ancak, kişinin arzusu her şeyi belirler. Öyleyse, kişi Yaradan’ın arzusunu yerine getirdiğinde ona Kabalist denir; belli bir ruhani dereceyi edinmiş olan Kabalist’e “Edinmiş olan” (Baal Asaga) denir.

Yavaş yavaş kişi Yaradan’dan başkası olmadığını anlar. Eş, çocuklar, akrabalar, iş ve arkadaşlar – her şeyin dışında Yaradan, bütün bu görünüşlerin arkasında duran. Yaradan’ın bir insana açığa çıkmasına “edinmek” (Asaga) denir.

Kişi, en üst ifşaya kadar etrafındaki her şeyin sadece Yaradan olduğunu, ne kadar anlarsa, edinim derecesi o kadar artar. Daha da derin bir ifşa insan tüm içsel arzularının, düşüncelerinin, hislerinin ve güdülerinin de Yaradan olduğunu gördüğünde olur. Öyleyse, insan nerede? Kişi, sadece Yaradan’ın olduğu nihai sonucuna vardığında ve bunu içinde hissettiğinde, ona insan denir. Bu his, özellikle, insanı oluşturan şeydir. Bu hissin açığa çıkmasına “Yaradan’la tutunma” denir.

Kavramak ile hissetmek arasındaki fark nedir? İnsan hisseden bir varlık olarak yaratılmıştır, düşünmeyiz hissederiz. Zihnimiz, hissettiğimizi edinip ve anlayacak şekilde gelişir. Örneğin bir çocuğu ele alalım. Arzuları küçüktür ve aklının gelişiminin derecesi de. Vahşi hayatta yaşayan kişi içinde aynısı geçerlidir: aklını sadece arzu edileni sağlayabilmek için gerektiği kadar kullanır.

İnsanın arzuları arttıkça daha zekileşir çünkü arzu edileni nasıl elde edeceğini çözmesi gerekir. Arzu edilene ulaşmak için tüm oyunları deneriz. Güçlü bir arzu aklın gelişmesi için anahtardır. Aklın gelişimi ile değil daha ziyade arzularımızı geliştirmekle ilgilenmeliyiz. Bir Kabala öğrencisi akıllı olmak zorunda değildir: arzulamak ve arzu edileni hissetmek yeterlidir. Kişi manevi dünyayı aklı ile göremez; kişi onu sadece ruhu ile hissedebilir.

Kişi tüm dünyayla birlikte acı çekmelidir; acının farkında olmalıdır, ona derinleşmelidir ki daha sonra tüm dünyayı kapsayan ışığı kendi düzeltilmiş Kelim’ine alabilsin. Kişi bir başkasının acısını öğrendiğinde, Tanrı korusun, acının kendisine de gelip gelmeyeceğini düşünmemeli. Daha ziyade, bu insanların henüz acının Yaradan’ın ifşası olduğunu anlamamış olmalarından üzüntü duymalı, bunun sebebi onların Kelim’inin henüz düzeltilmemiş olmasından. İnsanlar, Yaradan’ın yaratılanlar üzerindeki hükümdarlığını yanlış anlıyorlar.

Kötü hissettiğimizde Yaradan’a hak vermeli miyiz? Kabala’ya gerçeğin bilimi denir. Bu şu demektir, kişi Kabala çalıştığında gerçeğe duyarlılığı daha keskinleşir. Yaradan’ın karşısında kendisini kandıramaz. Gerçeğin kalbinde hissettiği olduğunu keşfeder. Kişinin kötü hissetmesi gerçeği tam olarak bunun için Yaradan’ı suçladığını gösterir. İyi hissetmek ise kendi içinde Yaradan’a minnettar olmaktır. Yaradan’la kalbimiz ile iletişim kurarız, kelimeler faydasızdır. İşte bu yüzden, Yaradan’a hak vermek için her zaman iyi hissetmeliyim.

Dünyanın cinayetler, savaş, vahşet, terör ile yüklendiğini duyduğumuzda, bunun dünyamızda olabilecek en iyi şey olduğunu hissetmek için kendi üzerimizde çalışmalıyız. Dolayısıyla manevi olarak yükselmekten ve Kelim’imizi düzeltmekten başka seçeneğimiz yok, ki duyduğumuz ya da tanık olduğumuz tüm kötü şeyleri iyi olarak algılayalım. Sadece tek bir şey ile ilgilenmeliyiz: Kelim’imizi düzeltmek ve manevi hazzın yayıldığı seviyeye yükselmek. Oradan bunun bizim ve genel olarak tüm dünya için ne kadar iyi olduğunu göreceğiz.

İlk manevi dünyanın, Asiya dünyası ki kendi başına “tamamen kötü” olarak adlandırılır, merdivenlerinden tırmanan bir kişi hâlâ olayları kötü olarak algılar. Dolayısıyla ona “sınırı aşan” denir. Daha sonra, Yetzira dünyasına girdiğinde “yarı iyi yarı kötü” denilir, bazen olayları iyi görür ve bazen kötü olarak, sanki ikisi arasında var oluyormuş gibi ve nasıl değerlendireceğini bilmeden.

Beria dünyasına “neredeyse iyi” denilir: zira Kelim’ini düzelten kişi Beria dünyasına yükselir ve Yaradan’ın iyiyi istediğini daha da fazla hisseder. Beria dünyasında var olan kişiye “tamamen Hak’tan yana değil” denilir. Ve kişi Atzilut dünyasına yükseldiğinde “tamamen iyi” denilir, en ufak bir kötüyü bile görmeden sadece iyiyi görür. Bu yüzden Atzilut dünyasındaki bir kişiye “Hak’tan yana” denilir. Sistem öyle inşa edilmiştir ki acı insanı daha da yükselmeye zorlar.

Her durumda kişinin duyuları onun Yaradan’a doğru tavrıdır. Kişi en yüksek derecelere yükselmeden Yaradan’a doğru tavırları tamamen iyi olamaz; Yaradan’a tamamen hak vermek elinden gelmez. Bu sadece Atzilut dünyasında olur.

Bir taraftan, kişi kötü durumda kalmamalı; daha ziyade bundan çıkmaya teşebbüs etmeli. Diğer taraftan, şartlarını gözden geçirip sonra iyi duruma geçmeyi denemeli. Ancak, problem kişinin zaten içinde olduğu durumu asla değerlendirememesidir. Sadece bir sonraki dereceye geçerek ve gerçekten farklı bir durumda olduğundan eminken bir önceki durumu kontrol ve analiz edebilir.

Örneğin, ebeveynleri ona bisiklet almadığı için kızan 10 yaşındaki bir çocuk, durumunu doğru değerlendiremez. Kendi kızgınlığından başka bir şey anlayabilir mi? Ancak şimdi bir yetişkin olarak, kendine birkaç yıl önce tüm olanları doğru değerlendirebilir. En önemlisi, Yaradan’ı suçladığımız durumdan çıkmayı denemek ve farklı ve daha iyi bir duruma girmek.

Daha önce zaten Yaradan’ın dünyayı yaratılanlara zevk vermek için yarattığını görüşmüştük. Bu, geçmişte acı çektiğimiz için şimdi bize Yaradan’ın zevk vermek istemesi anlamına gelmez. Yaradan hesap yapmaz ve kişinin daha önce ne kadar acıya katlanmış olmasına bakmaksızın böyle davranır. Acı asla kişiyi iyiye daha yakına çekmez. Sadece kişinin kendinin düzelmesi iyiye götürür. İnsan türü binlerce yıl acı çekebilir; acının miktarı bizi sadece düzelme için uyandırır; acının kendi asla düzelmeye götürmez. “Zohar Kitabı’nın Önsözü”nde denildiği gibi: “…Ve burası aklımızı ve kalbimizi koymamız gereken yer, çünkü bu dünyanın yaratılış eyleminin nihai hedefidir. Ve unutmamalıyız ki yaratılışın düşüncesi O’nun yaratılanlara ihsan etmesi olduğuna göre, ruhların içinde çok büyük miktarda alma arzusu yaratmalıydı ki O’nun vermeyi düşündüğünü alabilsinler. Her haz ve zevkin ölçüsü alma arzusunun ölçüsüne bağlıdır: alma arzusu ne kadar büyükse o kadar çok haz ve arzu ne kadar az ise almanın hazzı da o kadar azdır.

Dolayısıyla, yaratılış düşüncesinin kendisi, aşırı alma arzusunun yaratılışını gerektirir, Her Şeye Gücü Yeten’in ruhlara ihsan etme düşüncesinin uçsuz bucaksız hazzına uyması için. Çünkü büyük zevk ve büyük arzu el ele gitmeli.

Biraz aç isem yiyecekten aldığım haz eşit olarak az olacak. Ancak eğer çok aç isem o zaman yiyecek bana çok büyük haz getirecek. Bu sebepten, bize nihai haz vermek isteyen Yaradan, bizim için bu hazza uyan eşit güçte alma arzusunu yarattı. Ancak diğer taraftan, çok acı çekiyoruz, tutkuyla arzu ediyoruz ve ihtiyaçlarımızı tatmin edecek olanağımız yok.

Maneviyat için arzumuzu nasıl büyütebiliriz? Bu çok zor bir soru. Mahsom’u geçene dek maneviyatı hissedemeyiz. Sadece kendi zevkimize yönelmiş olan dünyasal arzular bize gelir. Bu yüzden bütün bunları hissetmeye başladığımda bunun kötü olduğunun farkına varırım; çok kötü hissederim. Dahası O’nunla aramdaki mesafe büyür. Bu kadar bozuk olmadığımı düşünürdüm, yani bu Yaradan’a daha yakındım anlamına mı geliyor? Ve şimdi kötü hissediyorum, Yaradan beni uzaklaştırıyor mu? Tam tersine! Yaradan beni daha yakına çekiyor!

İlerlememiz kötü hissetmekten gelir. Bizler egoistken ve Kelim’imiz hâlâ düzeltilmemişken, görünüşte tatsız şeyler hoş ve iyi bir şeyden ki kural olarak bunlar bizi daha da bozar, daha hızlı bizi doğru yola doğru döndürür.

Egoizmden dolayı acı çekmek ondan nefret etmek demektir, yani onun içinde var olduğunun farkına varmak. Nefret bizi acı çekmekten döndürür, neşeli bir ruh hali ve Yaradan’a daha yakın olma arzusu yaratır.

Kişi kendini ayartan şeye karşı koyamadığını anlar: bunu daha önceden bilmesine karşın yine de ona doğru acele eder. Ya da, ona doğru geldiğini gördüğü halde bundan sakınacak hiçbir şey yapmaz, öylece kalır ve bekler. Bunları hepsi düzeltmeye atfeder. Kendi kendimize bir şeye yapma yeteneğimiz yok. Sadece yolumuzun her evresindeki her gaftan her hatadan öğrenmeliyiz. Bazen, kişiye bazı hayat durumlarıyla baş edebiliyormuş gibi görünür, ancak bir sonraki dakika parmağını oynatamadığı açıkça görünür.

Günah işleme, günah – bunlar mevcut değildir. Kişi, doğasının Yaradan tarafından öne sürüldüğünü anlamak için bu durumlardan geçmek zorundadır ki kendisini düzeltme ihtiyacını hissetsin. Eğer kişinin tüm olaylara tavrı böyle ise, kişi düzeltmeye doğru bir eylemde bulunmuştur.

Mesela, Âdem’in düşüşünü ele alalım. Yaradan anti egoist bir perdeyle bir ruh yarattı. Daha sonra, ruhu haz ile doldurdu ki bu perdenin gücünü aşan bir hazdı. Doğal olarak, ruh hazza karşı koyamadı, onu aldı ve “günah”ı işledi – ki bu kendi için almaktır.

Ruh içe ve dışa doğru bölünmüş kısımları olan on Sefirot’tan oluşur. Düzeltilmiş kısma “içsel” (iç) denir, henüz düzeltilmemiş kısma “dışsal” (dış) denir. Ruhun iç kısmını dolduran ışık bize “kendi”(m) hissini verir. Hâlâ düzeltilmemiş dışsal kısım bize çevreleyen dünya hissini verir. Dolayısıyla, etrafımızda bir şeyin var olduğu hayali görünümünü verir. Gerçekte (realitede) etrafımdaki her şey içimdedir. Etrafımızdaki hayali realite düzeltilmemiş Kelim’imiz tarafından yaratılmıştır ve maneviyata giren kişi bunu anında hissetmeye başlar.

Ne zaman Yaradan’a ihtiyacı geliştiririz? Ne zaman ki Yaradan’ın Kendi bize her türlü acı gönderir ve aynı anda bize tüm bunların arkasında olduğunu gösterir, Yaradan için bir ihtiyaç geliştiririz. Bu Yaradan’dan yardım istediğimiz an’dır. Bizim durumumuzda tüm acı karanlığı hissettiğimiz “kalpteki bir nokta” da yoğunlaşmıştır. Yaradan’la bağ tam da bu siyah (karanlık) noktada başlar.

Kişi Mahsom’u geçene dek, her zaman soruları olacak. Elbette her seferinde sorular aynı kişi tarafından sorulacak, yeni Kelim’i ve yeni anlayışı olacak. Hiçbir şey geri gitmez, her şey yalnızca ileri gider. Kişi bunlardan geçmeli, tüm bu durumları tecrübe etmelidir.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,269