e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Firavun’a Doğru Gel-1

Makale No. 19, Tav-Şin-Mem-Hey, 1984-85

‘Firavun’a doğru gel’. Bu kafa karıştırıcıdır. ‘Firavun’a doğru git’ demesi gerekmez miydi? Zohar şöyle açıklar (Bo, madde 36): ‘Ama O, Musa’nın, odaların içindeki odalara, yüksek bir deniz canavarına girmesine izin verdi. …Yaradan, Musa’nın korktuğunu görünce… Yaradan dedi ki, ‘Bak, Ben sana karşıyım, Mısır Kralı Firavun, nehirlerinin ortasında uzanan büyük canavar’. Yaradan, başka birine değil, ona karşı savaşı sürdürmek zorunda kaldı, ‘Ben, Efendiniz’ dediği gibi ve şöyle açıkladılar, ‘Benim, bir temsilci değil’. ‘Gel’ demek, ikimiz birlikte demektir.

Bunu, Yaradan çalışmasında yorumlamak için öncelikle, Tora ve Mitzvot’a (emirler) bağlanmak için, talebimizin ne olduğunu bilmeliyiz. Yani bunun karşılığında ne istediğimizi bilmeliyiz. Ödül, açık ve net olmalıdır; eğer bunun ödülümüze, hedefimize ulaşmaya engel olduğunu anlarsak, bedensel hazlardan vazgeçmeye değdiğini görürüz, yani hedef, bedensel zevklerden vazgeçmek için bir ödül anlamına gelir.

Bundan dolayı, Tora ve Mitzvot’u izlemek için istediğimiz asıl ödülün, Yaradan’la form eşitliği olan Dvekut (tutunma) olduğunu bilmeliyiz, ‘ve O’na bağlı olmak için’ ifadesinde olduğu gibi. Bilgelerimizin şöyle söylediği gibi (Baba Batva, 16), ‘Yaradan kötü eğilimi yarattı, Tora’yı bunun için şifa olarak yarattı’. ‘O’nun Tanrısallığının bu dünyadaki yarattıklarına ifşası’ denen, ‘yarattıklarına iyilik yapmak’ olan yaratılış amacını alabildiğimiz Kli (kap) budur,  makalede, Matan Tora’da (Tora’nın verilişi) yazdığı gibi.

Bilinir ki çalışmanın kalbi, Kli’nin yapımındadır. Ancak Kli’ye akan bolluk olan dolum, arzusu yarattıklarına iyilik yapmak olan üst güçten gelir. Elbette O’nun bakış açısına göre, O’nun bize vermesini hiçbir şey engelleyemez ve hissettiğimiz bütün eksiklikler, bolluğu almak için Kelim’e (kaplar) sahip olmadığımız içindir, zira Kelim’imiz kırılmadan gelir. Bu böyledir, çünkü Nekudim dünyasında meydana gelen kapların kırılmasından dolayı, almak için almak olan Klipot (kabuklar) ortaya çıkmıştır, çünkü maneviyatta kırılma, maddesellikte bir kabın kırılmasına benzer. Fiziksel bir kap, eğer kırıksa ve içine sıvı bir şey koyarsanız, sıvı dökülür. Benzer şekilde maneviyatta da, kendi için alma arzusunun bir düşüncesi, Kli’ye girerse, bolluk, dışsal olanlara yani Keduşa’nın (kutsallık) dışına akar.

Keduşa ‘Yaradan için’ demektir. ‘Yaradan için’ koşulunun dışındaki herhangi bir şey, Sitra Ahra (diğer taraf), yani Keduşa’nın diğer tarafı olarak adlandırılır. Bu yüzden Keduşa’nın anlamının ihsan etmek ve Tuma’a’nın (kirlilik) almak anlamına geldiğini söylüyoruz.

Bu sebeple, kırılmadan sonra doğan bizler, yalnızca almayı arzularız. Bundan dolayı, bolluk verilmez, çünkü bu kesinlikle Sitra Ahra tarafına gidecektir.

Yaradan’ın bizim için hazırladığı haz ve memnuniyeti almaktan uzak olmamızın tek sebebi budur. Çünkü bize verebileceği hiçbir şey, bizimle kalmayacak, yok olacaktır, bilgelerimizin dediği gibi, ‘Aptal olan kimdir? Ona verileni kaybeden kişidir’. Bunun anlamı, kaybetme sebebimizin kökü, bizim aptal olmamızdır.

Ama neden bir aptal kaybetmeli ve bir bilge ona verileni tutmalıdır? Bir aptalı, kendini sevmek olan kendi doğası ile kalan ve alma arzusundan çıkabilmek için taktikler üzerinde çalışmayan bir kişi olarak değerlendirmeliyiz. Kişinin, kendi doğasından çıkabilmesi için, pek çok yol ve taktik olmasına rağmen, başka bir kıyafet olmaksızın, doğduğu gün kadar çıplak kalır. Kıyafet, ‘ihsan etme arzusu’ olarak bilinir, çünkü ancak ihsan etme kıyafetiyle, alması gereken haz ve memnuniyeti giyinebilir.

Kişi, bazen ihsan etme çalışmasına başlar ve bedene çalışmanın bütün amacının bu olduğunu – ihsan etme kaplarını edinmek olduğunu – açıklar. Ancak, bedenle yaptığı tüm bu tartışmalardan sonra beden kişiye şöyle der, ‘Yaradan’ın yarattığı doğayı değiştiremezsin’. Ve yaratılış, ‘yokluktan varoluş’ olarak kabul edildiğinden, yalnızca alma arzusu formundadır. Öyleyse ne cüretle Yaradan’ın yarattığı doğayı değiştirebileceğini söylersin?’.

Bununla ilgili olarak, ‘Firavun’a doğru gel’ yani birlikte gideceğiz denmiştir. Seninle geleceğim, böylece doğanı değiştireceğim ve bütün isteğim, doğanı, alma arzusundan ihsan etme arzusuna değiştirmek için, benden yardım istemen, bilgelerimizin dediği gibi (Sukka, 52), ‘Kişinin eğilimi onu her gün yener ve Yaradan’ın yardımı olmadan, kişi bunun üstesinden gelemez’.

Ancak, Yaradan’ın kişinin O’ndan talep etmesine neden ihtiyaç duyduğunu anlamalıyız. Bu ondan yardım talep edilmesinin onurunu arzu eden ve böylece de yardım ettiğini bilen,  et ve kan ile anlaşılabilir. Ama Yaradan’la ilgili olarak böyle bir şey nasıl söylenebilir? Ancak ‘Kli olmadan ışık yoktur’ kuralının anlamı, eğer arzusu yoksa birine dolum vermenin imkânsız olmasıdır. Bir şey için arzu olmadığı sürece, verirseniz, kişi bundan tat almaz. Bundan dolayı, kişi takdir edemez ve onun çalınmasını engelleyemez.

Şöyle ki, meselenin önemini anlayan ve O’ndan alacak insanlar vardır. Bu yüzden kişi, Yaradan’ın yardımını istemelidir, böylece yukarıdan bir aydınlatma verilirse, Keduşa’nın değerini anladıkları için, dışarıdakilerin ondan çalmasını nasıl engelleyeceğini bilecektir.

Bu sebeple, kişi Yaradan’dan kendisine yardım etmesini istediğinde –ki gerçek talep, kişi tam olarak kendisine yardım etmekten aciz olduğunu gördüğünde başlar- o zaman, kesin olarak Yaradan’ın kendisine yardım etmesini istemekten başka bir seçeneği olmadığını bilir. Aksi takdirde, Keduşa’dan ayrı kalacak ve kendini-sevme durumundan çıkış yolu bulamayacaktır. Bundan dolayı, Yaradan kişiye yardım ettiğinde, kişi bunun dışsal olanların ondan almaması için, dikkatle korunması gereken değerli bir varlık olduğunu zaten bilir.

Benzer şekilde ARİ şöyle der (On Sefirot Çalışması, Bölüm 7), ‘Kötü eğilim ve Sitra Ahra’nın, erdemliyi günah işlemeye zorlaması ve Keduşa’ya tutunmasının nedeni budur. Çünkü bunlardan başka yaşam güçleri yoktur. İyilik ve Keduşa arttığında, onların yaşamları da çoğalır. Dolayısıyla şu andan itibaren, kötü eğilimin, insanı günah işlemesi için neden kovaladığını merak etmeyin’.

Böylece, kişi, ona verileni kaybetmekten kaçınmak için, öncelikle büyük bir çaba sarf etmelidir, çünkü bu emeği, gelen şeyleri muhafaza etmesini ve kaybetmemesini sağlar. Ama bu çaba süresince kişi, çalışmanın sonlanmaktan halen uzak olduğunu gördüğünde, bazen mücadeleden kaçar ve umutsuzluğa düşer. O zaman, kişi, Yaradan’ın kendisine yardım edeceğine ve dolumu almak için eksikliği hazırlamada gereken miktarda ve nitelikte çaba saf etmediği için yardımın gelmediği gerçeğine inanmak için, büyük bir güce, güçlenmeye ihtiyaç duyar. Şöyle söylenmiştir; (‘On Sefirot Çalışmasına Giriş’, madde 18), ‘Ve kişi Tora’yı uygular ve kendisinden kötü eğilimi uzaklaştırmada başarısız olursa, Tora’nın pratik uygulamasında ve gerekli çabayı göstermekte ihmalkâr davranmış demektir. Şöyle yazıldığı gibi, ‘Çaba göstermedim ama buldum, inanmayın’ ya da kişi belki de gerekli miktarda çaba sarf etmiş ama nitelikte ihmalkâr davranmıştır’.

Bundan dolayı, ‘Firavun’a doğru gel’ ifadesine dikkat etmeli ve olası en kötü koşullarda inançlı olmalı ve mücadeleden kaçmamalıyız. Aksine Yaradan’ın daima yardım edeceğine ve ister küçük, isterse büyük bir yardım olsun daima vereceğine güvenmeliyiz.

Gerçekte, insanların geri kalanından daha kötü olduğu için, Yaradan’ın kendisine çok fazla yardım etmesine ihtiyacı olduğunu anlayan kişi, duasının cevaplanması için daha uygundur, şöyle yazıldığı gibi, ‘Yaradan, kalbi kırık olana yakındır ve ezilmiş ruhu kurtarır’.

Bu yüzden kişi, Yaradan’ın onu daha yakına getirmesi için uygun olmadığını söylememelidir, bunun nedeni, kişinin çalışmasında aylaklık etmesidir. Bunun yerine kişi daima üstesinden gelmeli ve umutsuz düşüncelerin zihnine girmesine izin vermemelidir, bilgelerimizin söylediği gibi (Berachot, 10), ‘Keskin bir kılıç boynuna yerleştirilmiş olsa bile, kişi merhameti inkâr etmemelidir’, şöyle söylendiği gibi (Eyüp, 13), ‘Beni katletse bile, O’ndan ümidimi kesmeyeceğim’.

‘Boynuna yerleştirilen keskin kılıç’ ifadesini yorumlamalıyız; bunun anlamı şudur, kişinin boynuna asılmış olan ‘kendini-sevme’ denen kötülüğü, onu Keduşa’dan ayırmış ve bunun hükmünden çıkmanın imkânsızlığını, ona gösterilmiş olsa bile gördüğü bu resmin gerçek olmadığını söylemelidir.

Ancak, ‘Merhameti inkâr etmemelidir’, çünkü o zaman kişi, Yaradan’ın ona merhamet yani ihsan etme niteliği vereceğine inanmalıdır. Şöyle ki, kişinin kendi başına, kendi için almanın otoritesinden çıkamayacağı bir gerçektir. Ancak Yaradan’ın bakış açısından, Yaradan kişiye yardım ettiğinde, elbette onu dışarı çıkarabilir. Bu, şu yazılanların anlamıdır, ‘Ben, Tanrınız olmak için sizi Mısır topraklarından çıkaran Efendiniz, Tanrınızım’.

Cennet Krallığının yükünü üstlenmeyi kabullendiğimiz, Şema okumasında söylediğimiz şudur: Yalnızca Yaradan’ın kişiyi ‘ayrılık’ denen almanın hükmünden çıkarıp ve Keduşa’ya kabul edeceğini bilmek zorundayız. O zaman, ‘Tanrınız olmak için’ koşulu gerçekleşir, çünkü o zaman kişi ‘dünya halkından’ değil de, ‘İsrail halkından’ olarak kabul edilir.

Bilgelerimiz bununla ilgili şöyle der (Pesahim, 118): ‘Rabbi Yehoşua Ben Levi dedi ki, ‘Yaradan, Adam HaRişon’a, ‘Dikenler ve devedikenleri sizin için büyüyecek’ dediğinde gözleri doldu. O’na şöyle dedi, ‘Dünyanın hâkimi, ben ve eşeğim aynı yalaktan mı yiyeceğiz? Ona, ‘Ekmeğini, alnının teriyle yiyeceksin’ dedi ve onun zihni derhal rahatladı’.

Ancak, Yaradan’ın eylemiyle ilgili, neden eşeğiyle aynı yalaktan yemeyi hak ettiğini sorgulayan Adam HaRişon’un itirazını anlamalıyız. Bu sadece bir yakınmadır. Kanıtı ise, Yaradan’ın ona ekmek yemesini tavsiye etmesidir. Bu yalnızca bir yakınma değildi, Yaradan onun itirazını kabul etmeyecekti. Bu itirazı, ‘Ben ve eşeğim aynı yalaktan mı yiyeceğiz?’ demesini anlamak zordur. Onun çıkarı nedir? Nihayetinde, bilgelerimiz şöyle der (Sanhedrin, 38), “Adam, Şabat arifesinde doğdu, böylece kibirli hale geldi ve ona ‘yaratılış çalışmasında, sizden önce gelen sivrisinek’ dendi”.

Buna göre bir sivrisinek, ondan önce geliyorsa, o zaman eşekle aynı yalaktan yemekle ilgili şikâyeti nedir? Ancak günahtan sonra kendini sevmeye düşmesini yorumlamalıyız. Bunu, kendini-sevmekten başka bir şeyden anlamayan bir eşekle benzer olması izler. Bu, şu ifadelerin anlamıdır, ‘Gözleri doldu ve ‘Ben ve eşeğim aynı yalaktan mı yiyeceğiz?’ yani kendini-sevmekle aynı anlayışdan mı, dedi’.

Bu yüzden ona şu tavsiye edildi, ‘Alnının teriyle ekmeğini yiyeceksin’. Ekmek, insan yiyeceği olarak kabul edilir. Yani, insan yiyeceği olan, ‘Alnının teriyle ekmeğini yiyeceksin’ koşulundaki emek sayesinde, ‘yeryüzünün insanları’ olmaktan çıkar ve o zaman ona, Yaşar- El (Yaradan’a doğru), ‘İsrail halkı’ denir.

Ancak Mısır, -sürgündeki İsrail, çünkü Mısır, ‘eşeğe benzeyen bir ulus’ olarak adlandırılır- hedefin yalnızca kendini-sevmek anlamına gelmesidir. Bu sebeple, o zaman İsrail’in kurtuluşu, Yaradan’ın onları Mısır’dan çıkarmasıydı. Bu, Cennet Krallığı’nın yükünü kabul etme niyetinde olmanın anlamıdır, ‘Ben, sizi, Tanrınız olmak için Mısır topraklarından çıkaran Efendiniz, Tanrınızım’, çünkü tam olarak Tanrı’nın gücü, bizi Mısır’dan çıkarabilir ve ‘sizin Tanrınız olmak için’ koşulu ile ödüllendirilebiliriz.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,274