e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Makaleler > Kutsallığın İnşa Edildiği Temel Nedir?

Kutsallığın İnşa Edildiği Temel Nedir?

Makale 16, 1987-88

Dünyevi bir bina inşa edilirken, binayı yapan kişinin önce bir temel kazdığını ve binayı bu temelin üzerine kurduğunu görürüz. Temel kazarken, tek katlı bir bina inşa etmekle, çok katlı bir bina inşa etmek arasında bir karara varmak zorunda kalırız. Bu nedenle toprağa temel kazmak binanın yüksekliğine göre yapılmalıdır. Temel bir seferde kazılmaz. Derin olması için her gün kazılır ve sonra üzerine yüksek bir bina inşa edilir.

Aynı şey maneviyat içinde geçerlidir. Kişi tek katlı bir bina inşa etmek isterse, temeli çok derin kazmaya gerek yoktur. Biraz kazar ve maneviyat ve ıslahları yerine getirerek binasını inşa eder. Maneviyattaki kazı nedir? O bir eksikliktir, kalp “arzu” olduğundan, eksiklik kalbe kazıldığında, kalbe Malhut, “yeryüzü” ya da “toprak” denir.

Maddesellikte olduğu gibi, toprağa bir eksiklik kazıyorsun. Diğer bir deyişle bina inşa etmeden önce, önce toprağı kazmalı yani kazılacak yerde ne varsa çıkarmalıyız. İnşa etmek istediğimiz yer boşaldığında, inşaata başlarız. Eğer yer toprakla dolarsa inşa edemeyiz ve bina çöker.

Benzer şekilde, maneviyatta da toprağı kazmalıyız yani kalbi ve kalpteki tozu oradan çıkarmalıyız ve sonra kalp hiç kalıntı kalmadan boşalmış olur. Sonra inşa etme zamanı başlar. Öyle görünüyor ki, kalp maddesel şeylerle dolduğunda, toprağın üzerine bina inşa etmek imkânsızdır çünkü bir şey eğer ona ihtiyaç yoksa var olmadığı için, tüm bina dağılır.

Tersine, kişi ihtiyaç duyduğu ve arzuladığı şeyin eksikliğini hissettiği noktada onu elde ettiğinde, o şey varlık kazanır çünkü ona ihtiyacı vardır. Böylece o şeye ihtiyacı ölçüsünde değer verdiğinden, düşmanlarının yıkmaması için binayı nasıl koruyacağını da bilir.

Şimdi temel kazma meselesi başlamıştır, yani kazının derinliği binanın yüksekliğine bağlıdır. Bazen kişi tek katlı binayla tatmin olduğunu söyler. Diğer bir deyişle, maneviyat ve ıslahları yerine getirerek, tek katlı yani topraktan biraz yukarıdaki bir binayla ödüllendirilmeyi arzular.

Dolayısıyla, alma kapları olarak kabul edilen maddesellikte, yani bu ödülde kalmayı arzular. Yaşamak için bir bina inşa ettiğinde bunun ödülü, içinde yaşayacağı binadır. Bu nedenle, bilinir ki, kişi sadece ödül için yaşamak ister, ödül demek çalışmasının karşılığında haz ve mutluluk almak olduğundan ve insan sadece haz ve mutluluk almak için yaşamak istediğinden, bu onun yaşamıdır.

Manevi çalışması Lo Lişma ile başlar, Zohar’da yazdığı gibi: “Bazıları bu dünyada ödüllendirilmek için maneviyat ve ıslahları yerine getirir ve bazıları ise bir sonraki dünya için çalışır.” Ancak, onun ödülü dünyasal dediğimiz sadece alma kaplarının içinde alacağı ödüldür. Bu tutuma “dünya insanları” denir, yani onlar “alma arzusu” denilen dünyadan ayrılmak istemezler.

Bu Maimonides’in söylediği gibidir, “Küçüklere, kadınlara ve dünya insanlarına öğretilirken, sadece korkunun dışında çalışmaları ve ödüllendirilecekleri öğretilir.”

Bilge öğrenciler için böyle değildir, Baal HaSulam’ın söylediğine göre, bilgelik niteliğini çalışan öğrenciye ve Yaradan’a “Bilge” denir. Dolayısıyla, ihsan yolunda yürüyenler bilge olarak kabul edilir. Bu nedenle ona “bilge bir öğrenci” denir.

Öyle anlaşılıyor ki, manevi çalışmaya bağlanan “kendi yararı için bu dünyanın ya da gelecek dünyanın ödülü” denilen binayla ödüllendirilen insanlar, “dünya insanı” olarak tanımlanırlar. Onlar sadece zemin katı inşa eder. Bu nedenle, derin bir temel kazmaya, yani derin olması için her gün kazmalarına gerek yoktur. Aksine, bir kez kazarlar ve bu onlar için yeterlidir.

Diğer bir deyişle, kişi ödüllendirilmek için maneviyat ve ıslahları yerine getirme ihtiyacı içinde olduğunu ve bu eksikliği anladığında, zaten ödülün binasını elde eder. Bu böyledir çünkü kişi kendini sevmeden çıkmayı arzu etmediği sürece, beden manevi çalışmaya direnemez. Dolayısıyla, her gün kazmasına ihtiyacı yoktur, yani manevi çalışmaya bağlanma arzusunu arama gereksinimi yoktur çünkü kendi faydası için çalışmanın onun için değerli olduğunu anladığından, beden onun bu gereksinimine direnemez.

Bu nedenle çok derin kazmasına gerek yoktur. Daha ziyade, manevi çalışmaya bağlanmanın çalışmada onu motive etmek için yeterli olduğunu düşünür. Öyle anlaşılıyor ki, bir kez yaptığı kazı daima onunla kalır ve onunla çalışmaya devam eder. Bu nedenle, kazının derin olmasına gerek yoktur. Ancak, eğer çok katlı bir bina inşa etmeyi, yani NRNHY içeren Neşama (ruh) ile ödüllendirilmeyi arzularsa ve özellikle niyeti ihsan etmek yani tüm düşünceleri ve arzuları kendisi için değil de sadece Yaradan’a memnuniyet vermek içinse, temeli derin kazmalıdır. Ancak, bir temel açmak ve böyle bir bina inşa etmek istediğinde, temelin kazılması tek seferde olmaz.

Bu böyledir çünkü kişi kendisiyle çalışmaya başlar ve bedeni ihsan etmenin değerli olduğunu anlamasına izin verirse, bu kazı ona kolay gelmez. Kazma sırasında içine delik açması çok zor olan taşlara çarpar. Bir taşa küçük bir delik açmak bile çok zordur.

Diğer bir deyişle, anlamayı arzuladığında -büyük bir arzusu olduğunu ve ihsan etmek için hiç bir şey yapamadığını gördüğünde, istediği şeyi vermesi, yani onu ıslah edecek olan maneviyatın ışığını vermesi için Yaradan’a yakarmayı dilerse- kazının tam ortasında büyük bir taş bulur.

Diğer bir deyişle, içinde neden kendisi için değil de, Yaradan için çalışması gerektiğini bilmeyi arzulayan bir düşünce uyanır. Her şeyden önce, bilinir ki, “Yaşamın ve dostlarının yaşamında, önce kendi yaşamın gelir.” Ve bu anlayışla ilgili vereceği bir cevabı yoktur. Bu nedenle, kazıyı durdurur çünkü taş, içine delik açılamayacak kadar serttir.

Bu sebeple, taşı kırması için değerli bir vasıtaya ihtiyacı vardır. Bu vasıtaya mantık ötesi inanç denir, bu taşı kıracak “dışsal sebep” denilen tek vasıtadır yani bu sebep Keduşa’nın (kutsallık) dışındadır çünkü o sadece meyveyi koruyan kabuk gibi Keduşa’ya hizmet eder.

Bu nedenle, sadece mantık ötesi inanç ile taşı kırmak mümkündür ve burada kişi sürekli olarak mantık ötesi gitmeyi başaramadığı için inişler ve çıkışlar meselesi vardır. Öyle anlaşılıyor ki, tüm kazı işlemi, eksiklik arayışı ve Yaradan’a ihsan etme yolunda yürüme gücü vermesi için yakarışı, çıkan taşla tekrar mühürlenir.

Sonuç olarak, bir kez daha kazmalıdır. Toprağı her sefer kazmaya başladığında, kazının tam ortasında yine bir taş bulur. Ve bir kez daha mantık dahilinde sorular sormaya başlar. Ve tekrar üstesinden gelir ve mantık ötesi inanca tutunur. Ve yine bir kez daha, bir eksiklik yeri bulur ve Yaradan’a onu kendisine yaklaştırması yani çalışmayı kendisi için değil, Yaradan için yapması için yakarmaya başlar.

Ve tüm inşaat mantık ötesi inşa edildiğinden, kazı tekrar mühürlenir yani arzusu tekrar kaybolur ve yakaracak bir şeyi kalmaz; bu Yaradan’ın onu yakınlaştırmasına ihtiyacı yok demektir. Bu nedenle, tekrar kazmaya başlamalıdır, yani bir eksiklik bulmak için çalışmaya devam etmelidir ki böylece Yaradan’a binasını inşa etmesi için yakarmasında bir dayanağı olsun.

Bu kazıda, toprağı kazarken bulduğumuz şey toz ve taştır. Toza “kalp” denir, yani insanın kendisi için alma arzusu. Bu çok kötü değildir çünkü büyük bir çabayla kişi kalbinden tozu atabilir fakat kazının ortasında taş parçaları bulup, sorular sormaya başladığında, o zaman mantık ötesi gücü bulabilmesi için cennetin merhametine ihtiyacı vardır.

Dolayısıyla, temel atmada büyük bir çaba vardır çünkü kazı bir günde bitmez. Daha ziyade, kazmaya başladıktan hemen sonra taşlar ortaya çıkar ve aklına düşer, yani yabancı düşüncelere kapılır. Ancak mantık ötesi gittiğinde, uzun süre bunu sürdüremez, başka bir düşüşle acı çeker ve kazıya tekrar yeniden başlar. Ancak, kişi şuna inanmalıdır ki hiçbir çaba boşa gitmez. Tersine, her şey kalıcıdır ve şimdiye kadar yaptıklarını göremediği bir ıslah söz konusudur.

Dolayısıyla, kişi her gün kazdığında, toprağın derinlerine doğru kazar ve dün yaptığı çalışmaya geri dönmez. Fakat gelişim derinleşmektedir ve kazının derinliğinin ölçüsü, ihsan etme arzusu için Yaradan’ın yardımına ihtiyaç duymaya başlamasıyla ölçülür.

“Her bir kuruş, büyük meblağa dönüşür.” Son olarak, tüm bu kazı sonucunda, öyle bir derinliğe ulaşır ki, onun üzerine bina inşa etmek mümkün olur ve Neşama’nın NRNHY’siyle ödüllendirilmeye lâyık hâle gelir.

Keduşa’nın (kutsallık) inşasında iki husus vardır: 1) Kli (kap) ve 2) Işık.

Bir kap (Kli) demek, Yaradan kişiye bir arzu ve O’na ihsan etme özlemi veriyor demektir.

“Işık” demek, kişi Dvekut (bağlanma) denilen ihsan etme arzusuna sahip olduğunda, NRNHY ile ödüllendirilene kadar Neşama derecesi alıyor demektir. “On Sefirot Çalışmasına Giriş” kitabında şöyle yazılmıştır: “Bu eksiksiz bir erdemlinin çalışması dâhilindedir ki yüzün gizliliği sırasında yapılan seçime, Tanrı’yı edinme kapısı bir kez açıldıktan sonra kesinlikle başvurulmaz. Onun yerine, O’nun çalışmasının yani yüzün ifşasının birinci derecesinden başlanır. Bu durumda, kişi birçok derecede ilerlemeye başlar. Şöyle yazdığı gibi: ‘Erdemli olan, bir güçten diğerine gider.’ Bu çalışma Yaradan’ı edinme arzusunda onları nitelikli kılar, O’nun yaratılış düşüncesi idrak edilir: Yarattıklarına memnuniyet vermek.”

Şimdi görebiliriz ki, Yaradan’la Dvekut ile ödüllendirilme derecesi vardır, yani ihsan etmeyi isteme derecesini elde etmek. Bundan sonra, ışığın ifşasındaki dereceler olan NRNHY denilen ışıkla ödüllendirilme düzeni vardır.

Daha önce söylediklerimize göre, şu yazılanları yorumlayabiliriz, “İbrahim’in babasının zamanında, babasının hizmetkârlarının açmış olduğu tüm kuyuları Filistinliler mühürledi… Ve İzak, İbrahim’in babası günlerinde kazılan ve Filistinlilerin hepsini durdurduğu su kuyularını yeniden kazdı. İzak’ın hizmetkârları kazdı… Ve Gerar’ın çobanları İzak’ın çobanlarıyla tartışarak şöyle dedi, ‘Su bizim!’… Ve tekrar başka bir kuyu açtılar ve onunla da ilgili tartıştılar… ve o başka bir kuyu kazdı ve onunla ilgili tartışmadılar; ve onu Rehovot olarak adlandırdı, çünkü ‘Sonunda Tanrı bizim için bir yer açtı ve o topraklarda verimli olacağız.’ Ve oradan Beerşeba’ya yükseldi.”

Yaptıkları kazı bir eksiklik bulmak ve Yaradan’ın onları kurtarması içindi; bunlar Kli içindi, yani Yaradan’a onlara ihsan etme arzusu vermesi için yakarmak. Ve gördüler ki, bunu yapamıyorlar çünkü beden doğası gereği sadece alma arzusuyla doğduğundan, buna direnir.

Ancak bunda da yapılacak iki şey vardır: 1) Yaradan’a alma arzusunun üstesinden gelme ve ihsan etme arzusu için çalışma gücü için dua etmek ve Yaradan’ın bu gücü vermesini dilemek. 2) Bazen, kişi ihsan etme arzusu vermesi için Yaradan’a yakaramaz çünkü beden duaya da direnir. Beden belki Yaradan ona yardım eder ve o alma arzusunu kaybeder diye korkar. Bu durumda, Yaradan’a bedenin üstesinden gelme gücü vermesi için dua etmelidir ve böylece alma arzusunun üstesinden gelmede Yaradan’a yakarma gücünü edinir.

Öyle görünüyor ki, o dua ediyor ve isteği nedir? Dua edebilmesidir. Buna “Dua için dua” denir. Bu Yaradan ona Kli ile ilgili olarak yardım etmelidir demektir, yani ihsan etme gücü için neye ihtiyacı olduğunu anlaması gereklidir. Görünen o ki, Yaradan ona yardım eder ve insanın tek ihtiyacının aklında ve kalbinde ihsan etme arzusuna sahip olmak olduğunu anlama arzusunu verir.

Sonrasında, buna ihtiyaç hissettiğinde ve ihsan etmek için çalışmayı arzuladığında, bunu yapamadığı zaman, Yaradan ona ışık verir, yani Kli’nin ıslahı için gelen ışıkla ihsan etme için çalışabilir. Işık eylemden sonra adlandırıldığından, bu ışığa Kli denir. Kli denilen Işık ona arzu verdiğinden, bu demektir ki Yaradan ona ihsan etme kabı veriyor. Buna “temel” denir ve böyle bir temelin üzerine çok-katlı bir bina inşa etmek mümkündür. Diğer bir deyişle, bir kez ihsan etme kabı olan temeli attığında, ruhunun içinde NRNHY’nin tam seviyesiyle ödüllendirilir.

Ancak, Filistinlilerin İbrahim’in babası zamanında kuyuları mühürlemesi ile ilgili kısmı yorumlamalıyız. İbrahim Hesed (merhamet/fazilet) niteliğidir. İbrahim’in hizmetkârları, Hesed yolunu takip edenlerdir yani Hesed denilen ihsan etme yolunda yürümeyi dileyenlerdir. Onlar kendileri için eksiklik kazarlar, yani ihsan etme kapları ihtiyacı için. Fakat eksiklik bulmak için kazmaya çalıştıkça, eksiklikleri mühürlenir ve daima yeniden çalışmak, sürekli olarak kazmak zorunda kalırlar.

Şimdi Gerar’ın çobanlarıyla İzak’ın çobanları arasındaki tartışmayı yorumlayabiliriz, şöyle yazdığı gibi: “Ve İzak’ın hizmetkarları kazdı…Ve Gerar’ın çobanları İzak’ın çobanlarıyla tartıştı… Böylece o kuyuya Oşek adını verdi çünkü onlar onunla çatışıyorlardı (Hitaşku). Ve başka bir kuyu kazdılar ve onunla ilgili olarak da tartıştılar ve ona Sitnah (İbranice, düşmanlık, nefret) adını verdi. Ve yine başka bir kuyu kazdı ve onunla ilgili tartışmadılar; ve ona Rehovot adını verdi…ve oradan Beerheba’ya yükseldi.”

“…’nın çobanları” sözünün maneviyattaki anlamını ve “Gerar’ın çobanları” ve “İzak’ın çobanları” arasındaki farkı ve aynı zamanda neden ilk iki kuyuyla ilgili tartışma olurken, üçüncü kuyuda bunun olmadığını anlamalıyız, şöyle yazdığı gibi: “Ve onlar bunun üzerinde tartışmadılar.”

Bilinir ki kişi karşılık olmadan yaşayamaz. “Karşılık” kişiyi yaşamda tutan ve “Bunun için yaşamaya değer” dediği şey olarak kabul edilir. Elbette insanın karşılık almasının birçok derecesi vardır. Bazıları azla yetinir, yani kişi hayvanların razı olduğu kadar yiyeceğe sahipse şöyle der: “Bu benim için yeterli ve böyle bir karşılık için yaşamaya değer.” Başkalarının karşılığına kıyasla o azla yetinmektedir.

Bazıları ise çocuklarına yetecek kadar yiyeceğe sahip olmaya razıdır. Bu durum hayvansal olana bir ilavedir: çocuklar gibi oyuncaklarla oynar ve bununla yetinirler. Şöyle derler, “Bize zevk veren şeyin gerçek olması gerekmez. Bu yalan bile olsa, bundan hâlâ daha karşılığımızı alabiliriz.” Oysa tersine tamamen anlamsız bulduğumuz şeyler, gerçek şeylerdir.

Bir alegori olarak şunu söyleyebilirim ki, şimdiye dek pek çok kez anne babasının oynaması için oyuncak bebek satın aldığı küçük kız çocukları gördüm. Bazen anne mutfakta yemek hazırlarken, bir yaşındaki bebek ağlamaya başlar. Anne küçük kıza şöyle der: “Git ve bebekle oyna. Bu benim de, bebeğin de hoşuna gider, böylece akşam yemeğini hazırlayabilirim.”

Fakat realitede görürüz ki, küçük kız gitmez. Eğer ona şunu sorsaydık, “Neden bebekle oynamak istemiyorsun? Sadece bebeklerinle oynuyor, onları öpüyorsun, neden onun yerine gerçek bebekle oynamıyorsun? Gördüğün gibi annen bunun tersini yapıyor, o asla kendi bebeği yerine oyuncak bebeği öpmez.” Muhtemelen küçük kız şöyle cevap verir: “Annem yaşamdan haz almak istemiyor; bu yüzden oyuncak bebekle oynamıyor. Fakat ben yaşamdan zevk alıyorum, bu yüzden gerçek bir bebekle oynayamam.”

Benzer şekilde, çalışmada da kişi çalışmadaki gerçeklikten zevk almaz. Tersine, insan özellikle yalandan etkilenir ve ondan haz ve canlılık alır. Eğer ona şöyle denseydi, “Gerçek olmayan şeylerden zevk almak senin için uygun değil,” şöyle cevap verirdi, “Dünyadan haz almak istiyorum; bu nedenle manevi çalışmaya çok az bağlanmayı kabulleniyorum.”

Büyük oranda, kutsal çalışmayı idrak etmiş ve maneviyat ve ıslahları yerine getirmiş her insan, onlara ayıracağı zaman ölçüsünü kendi belirler. Herkes hem niteliksel hem de sayısal açıdan kendisi için uygun olduğunu düşündüğü bir ölçüyü benimser ve azla yetinmeyi kabullenir. Bu kişi büyük şeylere sahip zenginlerden biri olmayabilir ama yine de manevi çalışması için iyi bir sebebi vardır.

Bu tıpkı Zohar’ın söylediği şeydir: “Onun kocası kapılarda tanınır,” herkes kalbine göre ölçü belirler. Bu demektir ki, Yaradan’ın büyüklüğüne göre, ne kadar zamanını manevi çalışmaya ayıracağını ve eğer onları yerine getirmek onun için çok zor olacaksa ne kadar uğraşması gerektiğini bilir.

Ancak, kitlelerin almak istediği karşılığı kabul etmeyen seçilmiş çok az insan vardır. Ari’ye göre, onların hissettiği tatminsizlik ruhun kökü meselesiyle ilgilidir. Onlar, kitlelerden daha fazla ilerlemek, hayatta kalabilmek için azla yetinen ve hayvansal seviyede yaşayanların besininden çok daha fazlasını elde etmek zorundadırlar. Tıpkı Maimonides’in söylediği gibi, “Küçüklere öğretirken, ödül için çalışmaları öğretilir ve onlara Lişma (O’nun için) meselesi anlatılmaz.”

Ancak, burada kendi yararı için değil, Yaradan’a ihsan etme yolunda gitme arzusunun çabası söz konusudur ve beden buna direnir. Kişi şöyle düşüncelerle dolar, “Sen istisna olmak zorunda değilsin. Diğerleri bu dünyadaki ve gelecek dünyadaki uğraşıları karşılığında ödül kabul ederken, bu senin için de yeterli olmalı. Öyleyse neden özellikle ihsan etme arzusu için bu kadar ses çıkarıyorsun? Bunun zor olduğunu görmüyor musun? Eğer zor olmasaydı, diğerleri de ihsan etmeyi çalışırlardı.” Bu düşünceler yapılan kazıyı, yani eksiklikler bulma ve ihsan etme arzusunu elde etme ihtiyacını mühürler.

Şimdi, “Gerar’ın çobanları” ve “İzak’ın çobanları” meselesinin ne olduğunu ve aralarındaki çekişmeyi yorumlayabiliriz. “Çoban” demek bakan kimse demektir. “Gerar’ın çobanları” demek, onların aldığı karşılık kabalıkları izlemek demektir. Diğer bir deyişle, onlar Lişma denilen gerçeğe, yani ihsan etmeye ulaşma arzusu duyan azınlığın çalışması gibi bir çalışma ihtiyacı içinde olmadıklarını düşünürler. Onun yerine bu dünyada ve gelecek dünyada ödül almak için maneviyat ve ıslahları yerine getirirler. Bu demektir ki, burada maneviyat ve ıslahları yerine getirerek, azı kabul etme yolunu seçmişlerdir.

“İzak’ın çobanları” demek, İzak’ı ayakta tutan şey demektir. Bu, İzak’ın ihsan etme anlayışını ayakta tutmak olarak kabul edilir. Yaradan’a ihsan edebildiği sürece bu anlayış onun karşılığıdır ve bununla yaşamını sürdürür.

Eksiklik bulmak için yapılacak herhangi bir kazının ve ihsan etme yoluna bağlanma ihtiyacının değersiz olduğunu söyleyen Gerar’ın çobanlarıyla arasında geçen tartışmanın sebebi budur. Onlar şöyle söyleyerek, “Kitlelerin yolunu izlemeliyiz, istisna olmaya gerek yok,” bu ihtiyacı mühürlediler.

İzak’ın çobanları ise ihsan etme amacıyla bir şeyler yapamamaktan kaynaklanan acıyı ve eksiklik bulma ihtiyacını aradı ve bu nedenle kazdılar. Bu demektir ki, en önemli şeyin ihsan etme çalışması olduğunu anlayıp, buldukları bu eksiklikten acı ve üzüntü duymadılar. Bu nedenle kazmaya devam ettiler ve acıyı nasıl hissedecekleriyle ilgili tavsiye aradılar, fakat Gerar’ın çobanları geldiğinde, buldukları eksiklikleri kapattı. Diğer bir deyişle, onlar bunun çok da kötü bir şey olmadığı anlayışını teşvik ettiler; azı kabullendiğimizden, kitleleri ve onların söylemlerini izleriz.

İhsan etme çalışması içinde olmadıklarından ve eksiklik bulmak için büyük çaba harcadıklarından, bu durum İzak’ın çobanlarının üzülmesine sebep oldu. Onlar kalplerinin en derinlerinden dua etmeye ve şükran duymaya devam ettiler, yani Yaradan çalışmasının temeli olan, eksiklik noktasını açığa çıkarması için Yaradan’a şükrettiler. Diğer bir deyişle, eğer onlar Yaradan’ın faydasına olan eylemleri amaçlamazlarsa, Yaradan’ın hizmetkârı değil, kendilerinin hizmetkârı olurlar. Ve Gerar’ın çobanları aniden gelir ve onları kitleleri izlemeleri için çeker. Bununla İzak’ın çobanlarının tüm kuyularını mühürlemiş olurlar, kuyuların kazılması sırasındaki tartışmanın sebebi budur.

Şimdi bize sorulanı açıklayabiliriz: Neden Gerar’ın çobanları ilk iki kuyu için tartıştı da, üçüncüsü üzerine tartışmadı? Bilinir ki, çalışmanın düzeni gereğince, birbirine zıt olan sağ ve soldan sonra orta çizgi gelir ve bununla barış sağlanır.

Bilindiği üzere dedik ki, kitleler tek çizgiye aittir. Dolayısıyla, kitleler sadece tek çizgiye sahip olduğundan, karşısında ona karşı çıkacak, karşıt düşünceler öne sürecek kimse yoktur. Bu nedenle yükseliş ve düşüş meseleleri onlarla ilgili değildir. Fakat sağ çizginin karşısında zıttı sol çizginin olması nedeniyle daima inişler ve çıkışlar meselesi vardır.

Bilinir ki, sağ çizgi gerçeğin çizgisidir. Tek çizgi ise o kadar da gerçek değildir. Yine bilinir ki, gerçeklikten uzak olan bir şeyi yerine getirmek kolaydır. Bu nedenle, tek çizgiyle gitmesi öğretilen kitlelerin yolu demek, eylemden daha fazlası olduğunu anlamaya ve bilmeye henüz ulaşamamışlar demektir. Daha ziyade 613 emri yerine getirdiklerinde, Yaradan emrettiği için bunu yerine getirdiklerini, bununla ödül alacaklarını ve tam bir erdemli insan olduklarını düşünürler.

Böyle çalışanlar arasındaki tek fark sayısaldır yani kişinin manevi çalışmaya bağlanmak için harcadığı zamandır. Dolayısıyla, gerçeğe yakın olmadıkları ve Lo Lişma’da kaldıkları için, bu aşamalarda “kitlelerin karşılığı” denilen iniş ve çıkışlar yaşamazlar. Bu böyledir çünkü ödüle ve cezaya inandıklarından, inançları ölçüsünde bedenleri çalışmaya, manevi çalışmayı yerine getirmeye hemfikir olur ve gelecek olan ödülü alma kaplarında almayı beklediklerinden, bu durum “kendisi için alma” denilen bedenle ters düşmez. Bu nedenle onlar büyük bir gayretle çalışır.

Ayrıca pek çok düşüşle karşılaşmamalarının başka bir sebebi daha vardır: Çalışmada başarılı olurlar. Diğer bir deyişle, görürler ki her geçen gün manevi çalışmada ilerliyorlar… Çünkü yaptığımız işte başarılı olduğumuzu gördüğümüzde doğamız gereği teşvik oluruz. Tüm bunlar tek çizgi olarak kabul edilir.

Kişi ihsan etme çalışmasına başladığında böyle olmaz yani çalışmasının karşılığında almayı beklediği ödül, Yaradan ile birliğe (Dvekut) gelmek ve maneviyat ve ıslahları yerine getirerek kendi için değil, sadece Yaradan’a ihsan etmek için çalışmaktır. İhsan etme kaplarıyla ödüllendirilme çabası içinde olduğunda bir santim bile ilerleyemez. Tersine, görür ki çalışmada başarılı olamıyor. Bu şekilde çalışmaya devam etmek için arzuyu nerede bulacak?

Islah, geçeği, hâlen daha kendini sevmeye batmış ve Yaradan’dan uzak olduğunu bilmektir. Fakat kendine şunu demelidir: “Çalışmada hiçbir gelişme göremesem de, maneviyat ve ıslahları yerine getirerek büyük bir ayrıcalığa sahibim.”

Mantık ötesi inanmalıdır ki, O’nun yüceliğini henüz hissetmese de, manevi çalışmada olmak -baskıyla bile olsa- onu mutlu etmektedir. Ve bunun için Yaradan’a şükreder. Yaradan’a duyduğu bu şükranın gerçek olduğu kabul edilir.

Diğer bir deyişle, gerçeği bilmektedir -Yaradan’dan uzak olduğunu- ama yine de tüm kalbiyle yapmasa da manevi çalışmayla bir şeyler yapabilme gücü olduğu için mutludur. Fakat onun için önemli olan, O’nun yüceliğini henüz hissetmese de Yaradan’a hizmet etmektir. Bununla beraber Yaradan’a O’nun için bir şeyler yapmasına izin verdiği için müteşekkirdir.

Ve bu gerçektir. Kendini Yaradan’ın hizmetkârı olduğu düşüncesiyle aldatmaz çünkü yaptığı her şeyi baskıyla ve isteksizce yaptığı gerçeğini bilir.

Oysa, onları manevi çalışmaya bağlanma ile ödüllendirdiği için Yaradan’a şükran duyan, tek çizgide yürüyenler için iki engel vardır: 1) Kişi kendini Yaradan’ın hizmetkârı olarak kabul eder ama kendisi için çalıştığından, bu gerçek değildir. 2) Onun gözünde önemli olan Yaradan değil, Yaradan için çalışmaktır. Çalışmaya verdiği önem, bu uğraşı için alacağı ödülün ne kadar olacağıyla ilgilidir. Diğer bir deyişle, ödeme yapanla değil, ödemeyle ilgilenir.

Fakat sağ çizgide gidenler, çalışmayı verenle, O’nun onlar için ne kadar önemli olduğuyla ilgilenirler. Çalışmayı veren onlar için daima önemlidir ve bu onların ödülüdür. Bu, sürekli olarak Yaradan’ın yüceliğini görme özlemi içinde olmaları olarak kabul edilir.

Öyle anlaşılıyor ki, çalışmaları için alacakları ödülün peşinde değiller. Tersine, O’nun emirlerini yerine getirdiklerinde, daima emri vereni görmeyi isterler, emri veren onların gözünde her seferinde daha önemli bir hale gelir ve bu onların manevi çalışmasındaki ödülüdür. Bu sebeple, manevi çalışmasındaki küçük bir etkinin önemli bir şey olduğunu söyleyip, mutlu olur ve yaşam gücü alırlar.

Şimdi bu üç kazı meselesi tüm çalışmayı içerdiğinden, ilk kazıdaki tartışmayı açıklayabiliriz. Diğer bir deyişle, sol çizgiye ait olduğu kadar sağ çizgiye ve orta çizgiye ait birçok kazı söz konusudur. Bunun sebebi tüm kazıların bir seferde yapılmamasıdır. Daha ziyade, tüm çizgiler tam anlamıyla başarılana kadar her çizgide yapılacak daha çok kazı vardır.

Kazdıkları ilk kuyuyla ilgili olarak şöyle yazılmıştır: “Ve kuyuya Oşek adını verdi çünkü onlar ondan hoşnuttu (Hitaşku).” Oşek’i açıklamalıyız. Bu demektir ki, sağ çizgiye ait ilk kuyuyla, onlar manevi çalışmaya bağlandılar.

Bu böyledir çünkü sol çizgiye “eksiklik” denilirken, sağ çizgiye “bütünlük” denir. Sağ demek “bütünlük” demektir, yani onlar sağ çizgide yukarıda bahsedilen sebep nedeniyle, manevi çalışmaya coşkuyla bağlanma gücüne sahipler: Manevi çalışmadan hangi etkiyi alırlarsa alsınlar, inanırlar ki, bu onlara üstten gelir, yani Yaradan onlara arzu ve manevi çalışmaya az da olsa bağlanma tutkusunu verir. Bu nedenle İzak’ın çobanları şöyle der: “Hangi etkiye sahip olursak olalım, bu bizim için önemlidir ve bunun için Yaradan’a şükrederiz.”

Buna karşılık, Gerar’ın çobanları kitlelerin söylemini izler: “Biz maneviyat ve ıslahları kendi gücümüzle yerine getiriyoruz ve bu sebeple, Yaradan’dan bu çalışmamızın karşılığını ödemesini talep ediyoruz.” Ve bu nedenle İzak’ın çobanlarının kazdığı kuyuyu mühürlemiş olurlar, oysa İzak’ın çobanları şöyle demektedir: “Biz buradan yaşam gücü alırız çünkü küçük bir şey bile bizim için önemlidir, yani Yaradan bize Yaradan çalışması için arzu ve tutku verdi. Fakat görüyoruz ki, Yaradan onlara bu arzuyu vermediği için çalışmada bir şeyler yapma arzusu ve tutkusu olmayan insanlar var.”

İzak’ın çobanları bu kuyudan yaşam alır. Gerar’ın çobanları gelir ve buradan yaşam gücü alamasınlar diye kuyuyu mühürler. Onlara şöyle söylerler: “Bu değersiz çalışmadaki ısrarınız anlamsız. Bunun için hiçbir ödül alamayacaksınız çünkü çoğu insan bu çalışmayı değersiz bulduğundan bunun hiç önemi yok.”

“Oşek” denilen ilk kuyuda, şöyle söylediler: “Bu, üzerine titrediğiniz bu küçük çalışmanın sevinciyle ilgili bir tartışma değil. Her şeyden önce, tıpkı sizin bu sadece küçük bir çalışma demesi gibi, ortada ilgilenecek bir şey göremiyoruz. Biz, sizin verene odaklanmanızı anlamıyoruz.”

Sonrasında İzak’ın çobanları, içinde oldukları durumu, kendini sevmeye batmış olduklarını eleştirmek için sol çizgide çalışmaya döndüler. Gördüler ki, kendi başlarına Yaradan için çalışamıyorlar; bu nedenle acı ve eksiklik bulmak için kalplerinin derinliklerini kazdılar. Diğer bir deyişle, ihsan etme yolundan ayrı olmanın üstesinden nasıl gelebileceklerinin tavsiyesini aradılar. Ve onlar acı çektiklerinde kesinlikle Yaradan’dan yardım alacaklar tıpkı Mısır’dan çıkışta olduğu gibi, bununla ilgili şöyle yazılmıştır: “Ve İnsanlar kölelik yüzünden iç çekti… ve Yaradan onların iniltisini duydu.”

Kalplerinin derinliklerini kazıdıklarında bir kuyu buldular, yani dua edebilecekleri bir yer. “Ve bununla ilgili de tartıştılar ve buna Sitnah (düşmanlık) adını verdiler.” Bu demektir ki, Gerar’ın çobanları, arzularını yerine getirmesi için Yaradan’a dua etmelerine, yani kendileri için değil, Yaradan için çalışabilmeleri için alma kaplarının üstesinden gelme gücünü Yaradan’dan istemelerine izin vermeyerek onlara kara çaldı.

Öyle anlaşılıyor ki, tartışma sonucunda onların sol çizgide yaptıkları kazıyı mühürlediler ki böylece Yaradan daha iyisi için onların arzularını yerine getirsin. “İyi” demek ihsan etmektir. Şöyle yazıldığı gibi, “Kalbim iyi bir şeyle coşuyor, ‘Eylemlerim Kral için’ diyorum.” “Eylemlerim Kral için” demek, yaptığı her şey Kral için olacak, niyeti Kral’a ihsan etmek demektir.

Ve Gerar’ın çobanları, dua edemesinler diye onlara kara çaldı çünkü onlar şöyle diyen çoğunluğu izliyordu, “Eylem en önemli şey ve onu Lişma niyetiyle yapmak bizim işimiz değil. Tersine bu kalbi temiz ve doğuştan yetenekli olanlar içindir. İhsan etme çalışması bizim için değil.” Bu şekilde, dua ihtiyacını mühürlediler. Ve bu nedenle ikinci kuyuya Satan (aynı zamanda iftira atan demektir) kelimesinden gelen Sitnah dediler.

Bu çizgide de, ikinci kuyuyu tek seferde yapamadılar. Daha ziyade her çizgide birçok kazı yaptılar. Ancak, hepsi birden, yani tüm kazılar üç kuyu adı altında toplanır.

Fakat sonrasında, iki çizgideki çalışma sürecini tamamladıklarında, orta çizgiyle ödüllendirildiler. Daha önceki söylediğimiz gibi, sağ çizgiye “onun babası”, sol çizgiye “onun annesi,” orta çizgiye “Yaradan” denir. Şöyle yazdığı gibi: “Üçü insanda barınır -babası, annesi ve Yaradan”

“Babası beyazı verir.” Bu demektir ki burada bir eksiklik yok. Daha ziyade her şey beyazdır, yani sahip olduğu maneviyatın küçük bir parçasından, payına düşenden memnundur.

“Annesi kırmızıyı verir.” Bu demektir ki, iyi bir durumda değil, daha ziyade eksikliklerle dolu ve bu nedenle dua edecek yeri var.

Sonrasında, “Yaradan ruh verir.” Yaradan ona yardım ettiğinde, ona ruh verdiğinde, Satan’ın artık yeri yoktur yani kötülük yapamaz. “Ve o başka bir kuyu kazdı ve bununla ilgili tartışmadılar, ‘Sonunda Efendimiz bizim için bir yer açtı…’ diyerek ona Rehovot adını verdi. Ve oradan Beerşeba’ya yükseldi,” sözlerinin anlamı budur.

Şunu sorduk, “Gerar’ın çobanlarının üçüncü kuyuyla ilgili tartışmamalarının nedeni nedir?” Keduşa’da (kutsallık) bir eksiklik olduğunda, orada Sitra Ahra için yer açılır. Bu nedenle, kişi sağ çizgide giderken, kendini sevmeye batmış olduğunu ve tüm eylemlerinin Yaradan için olmadığını görür fakat Yaradan’ın hizmetkârı olmayı diler ve aynı zamanda kendine de hizmet eder. İçinde olduğu aşağılık duruma rağmen, Yaradan’a, Lo Lişma’da olsa bile O’nla çalışma olanağı verdiği için şükreder.

Ve mantık ötesi inanır ki, Yaradan ona çalışmaya bağlanması için arzu ve düşünce verdi. Ve mantık dahilinde bunun önemli olduğu hissiyle ödüllendirilmemiş olsa bile, Yaradan’ın önemine ve yüceliğine mümkün olduğunca mantık ötesi inandığında, küçük şeyleri yapma ayrıcalığına sahip olur. Yaradan’a şükreder ve O’nu över, tıpkı tek çizgideki insanlar gibi Yaradan’a şükretmeyi arzular yani yaptıkları çalışmanın gerçek bütünlük ve tek ihtiyaçlarının buna sayısal ilave yapmak, olduğunu hissedenler gibi.

Ancak tek çizgide gidenler niteliksel olarak, tam bir bütünlük içinde olduklarını düşündüklerinden, alçakgönüllülük üzerine çalışmaya kendilerini mecbur hisseder tıpkı atalarımızın söylediği gibi: “Çok ama çok alçakgönüllü ol.” İçlerinde biraz bayağılık bulmakla ilgili çok çaba harcarlar, yaptıkları çalışmanın hepsi budur çünkü sadece tek çizgide olduklarını bilmezler. Bu çoğunluğun çalışmasıdır.

Oysa, sağ çizgiyi zayıflatan sol çizgiyi bilen, sağ çizgiden gitmek isteyenlerin, maneviyattaki küçük bir çalışmanın -tam olarak olmasa da, kendileri için hissettikleri- bile önemli olduğuna mantık ötesi inanmaları için büyük çaba harcaması gerekir. Ve Yaradan’a şükredip, mutlu olurlar, şimdi bir yaşama sahip olduklarını ve bunun yaşamaya değer olduğunu hissederler.

Bu demektir ki, Yaradan’ın yüceliğinin sonu olmadığına ve Kral’a hizmet etmenin önemli olduğuna mantık ötesi inanmaya, “sağ çizgi” denir. Ve bu pek çok çalışma gerektirir. Kişi sağ çizgideki çalışmanın önemli olduğunu hissetmelidir; sağ çizgi çalışmasına gelmeden önce tek çizgide çalışırken ki hissettiği canlılığın aynısına sahip olmak ya da bundan daha azına razı olmamak için çabalamalıdır.

Yine de, sağ çizgide çok çalışma vardır ve bu tek çizgide çalışmak kadar kolay değildir. Bu böyledir çünkü orada yaptıklarının önemli ve yüce olduğunu biliyordu, bu yüzden çalışmak onun için kolaydı. Fakat sağ çizgide, görür ki, tüm kalbiyle çalışmadığından, eylemleri kendi içinde değersiz. Bu nedenle yüce şeyler yaptığını ve Yaradan’ın kesinlikle çalışmasının karşılığında onu ödüllendireceğini söyleyemez.

Ancak, tek çizgide beden direnç göstermez, bu nedenle kişi engeller olmadan kolayca çalışabilir. Fakat sağ çizgide yapacak çok işi vardır çünkü beden için değil, Yaradan için çalışmak ister. Bu nedenle beden doğal olarak direnir ve o sürekli olarak bedenle mücadele etmek zorunda kalır. Daima onunla çalışmalı ve yenmelidir.

Ayrıca başka bir mesele daha vardır. Eğer sürekli olarak sağ çizgide yürümeyi isterse ve buna gücü varsa, sürekli olarak Yaradan’ı yüceltmeli ve Yaradan’ın önemini ve yüceliğini nasıl elde edeceğiyle ilgili tavsiye aramak için büyük çaba sarf etmelidir. Eğer yaptığı eylemleri beğenirse, yani şunu söylerse, “Yaptığım eylemler üst dünya için önemlidir,” bu kesinlikle yalandır çünkü Yaradan sevgisi yerine kendini sevme yaptığı her şeye karıştığı için eylemleri Lişma’da değildir.

Oysa, tek çizgide giden yerine getirdiği eylemleri beğenir çünkü o tek çizgideyken niyetten değil -niyetin ihsan etme niyeti olup olmadığı- sadece eylemden bahseder. Fakat sağ çizgi denilen ihsan etme amacıyla çalışmaya başladığında, eylemlerinin doğru olduğunu, yaptığı çalışmayla mutlu olduğunu söyleyemez.

Ancak, eğer Yaradan’ı mümkün olduğunca mantık ötesi yüceltirse, Yaradan’ın kesinlikle insanın O’nu yüceltmesinden daha yüce olduğunu söylemek zorunda olduğu için Yaradan’ın yüceliği inancına tutunmalıdır. Dolayısıyla Yaradan’ın öneminin söylemi, gerçeği açığa çıkarır ve bu nedenle o gerçeğin yolunda yürür.

Ve kişi maddesellikte olduğu gibi şöyle der: “Önemli bir insanla ilgili olarak şunu görürüz ki, kişi ona çok az hizmet etse bile, bu onu mutlu eder ve yüksek moral verir.”

Bu demektir ki önemli olan verdiği hizmet değil, kime hizmet ettiğidir. Bu nedenle kişi sağ çizgide yürüdüğünde, bu gerçeğin çizgisidir.

Ancak, sağ çizgi gerçeğin çizgisi olduğundan, dünyanın ıslahına önderlik eden gerçeğin yolunda yürümeye izin vermeyen Sitra Ahra tarafında büyük bir direnç söz konusudur. Bu böyledir, çünkü Klipot (kabuklar) bozukluk ve yozlaşma dünyasından gelir. Bu nedenle dünyadaki yıkıma ve bozukluğa ait her şey için kendi eylemlerini yerine getirme gücüne sahiptir. Bunu kırıp, bozan ama ıslah getiren şeylerle uğraşmayan küçük çocuklarda açıkça görürüz, tıpkı küçük kız çocuğu alegorisinde olduğu gibi.

Üst dünyalarda meydana gelen bozukluk yüzünden bu böyledir. Bu nedenle maddesel dallar da aynı yolu takip eder. Bu nedenle bozukluk ve yıkımla çalışmada enerji vardır, fakat ıslahla ilgili olarak, maddesel dallarda dünyanın ıslahını getiren şeyler üzerinde çalışmak zordur çünkü yukarıdaki ıslah tamamlanmamıştır.

Bu nedenle sağ çizgide yürümek çok zordur. Diğer bir deyişle, kişi sağ çizgide yürürken tek çizgi yolundaki insanların nasıl çabaladığını görüp, en az bunun kadar yüksek bir morale ve enerjiye sahip olmak zorundadır.

Ve kişi sağ çizgiyi takdir etmeyi dilerse, Gerar’ın çobanları gelir ve onunla tartışır. Diğer bir deyişle, şunu anlamasını sağlarlar: “Bu yanlış bir yol. Böyle küçük bir çalışma için Yaradan’a nasıl şükredeceksin? Yaradan’a değersiz bir şey için şükrediyorsun. Tersine, tek çizgide yürüyenler yaptıkları şeyin önemli olduğunu bilirler ve bunun için Yaradan’a şükrederler. Peki ya önemsiz şeyler için? Her şeyden önce, sen kendin diyorsun ki kalpten gelmediği ve Yaradan için çalışmadığın için eylemlerin değersiz. Bu nedenle senin minnettarlığın dalkavukluk yapmak gibi, peki bir yalandan nasıl yüksek moral ve neşe elde edeceksin?”

Gerar’ın çobanları onu, sadece önemli şeyler için Yaradan’a şükreden çoğunluğun fikrine çeker (Gorerim). “Bir yalanın içinde yürürken” sözü onlar için doğrudur.

Bu Klipa (kabuk) büyük bir Klipa’dır ve kişinin mutlu olmasına ve gerçekten yaşam gücü almasına izin vermez. Onun yerine, kişiyi üzüntüye ve depresyona getirmek ister. Bazen onu hayatın anlamsız geldiği bir noktaya getirir ve bu durumda kişiye vereceği tek neşe uykudur çünkü uyurken çaresizlik ve anlamsızlık aşamasında olmadığı için mutludur.

Bu durum ameliyat olması gereken bir insanın durumuna benzer. “Anestezi uzmanı” hastayı önceden görüp en az üç saat nasıl uyuyacağıyla ilgili ona ipuçları verir. Bu Klipa tamamen Keduşa’yı bozar çünkü kişi için Yaradan’ın iyiliksever olduğunu söyleyebilmek imkânsızdır. Kişi bu aşamayı düşüş olarak tanımlar fakat akla şu soru gelir: “Kişi nereye düşmektedir?”

Cevap şudur ki, o cehenneme düşmektedir. Eğer kişi bu aşamada güçlü olursa, şöyle der: “Efendim, sen ruhumu cehennemden çıkardın.” Dolayısıyla, Gerar’ın çobanları kişiye geldiğinde ve onu çoğunluğun alanına sürüklemek istediğinde, yani eylemin değersiz ve küçük olduğunu bildikleri için küçük şeyler yapan insanı dikkâte almadıklarında, kişinin yapması gereken budur.

“Öyleyse iki zıt şeyi nasıl yaparsın? Bir taraftan, eylem sırasında orada kişinin derecesine göre pek çok yabancı düşünce olduğundan, yaptığının farkında olarak böyle bir eylemi yaptığında, bunun yanlışlarla dolu bir eylem olduğunu bilirsin.”

Örneğin, onlar şükreder ve şöyle söylerler, “… Emirleriyle bizi kutsamış olan.” Fakat şükretme sırasında bilirler ki, emrin yerine getirilmesi sırasında hiçbir şey hissetmiyorlar ve bunun için Yaradan’a şükrederler. Bu nedenle kişi der ki: Şükran ve minnettarlık duyması önemli bir şey yaptığı için değildir.

Ve sonrasında, şunu söyleyebilirsin, önemli olmasa bile kişi sevabı (iyi eylem/ emir/ ıslah) yerine getirerek, ödüllendirilmiş olmaktan haz ve yaşam gücü almalıdır ve seni ödüllendirdiği için Yaradan’a şükretmek için şöyle dersin: “Bizi seçen.” Dahası şöyle dersin: “Sonsuz bir sevgi, Senin halkın, İnsan’ın evi, Işık ve İyilik sevgisi.”

Bu şu soruyu getirir, “Yerine getirdiğin iyilikte hiçbir şey göremiyorsan, neden Yaradan’ın bunu yapmayı sevdiği için bize iyi şeyler verdiğini söylüyorsun? Biz, çoğunluk diyoruz ki, O bize Işığını ve İyilikleri (Maneviyat ve Islahlar)verdi çünkü O bizi sever. Bu tıpkı Akaşiah’ın oğlu Kabalist Haaniah’ın söylediği gibidir: ‘Yaradan insanı ödüllendirmeyi istedi; bu nedenle onlara çokça manevi çalışma ve ıslahlar verdi.’”

Bu nedenle, O bizi bu dünya ve gelecek dünyayla utanç hissetmeden -bilinir ki, kişi utanç ekmeğini yediğinde, utanç duyar- ödüllendirmek istediğinden, O bize karşılığında büyük ödül alacağımız pek çok manevi çalışma ve ıslahlar verdi. Dahası, biliyoruz ki, küçük ve yetersiz eylemlerle bu utanç ekmeği olur.

Dolayısıyla, kişi sağ çizgide yürüdüğü ve küçük şeyler yapmaktan dolayı mutluluk ve yaşam gücü almak istediğinden, O’nun için bir şeyler yapmakla ödüllendirildiği için Yaradan’a şükreder ve mantık ötesi inanır ki, Kral “Yüce, Aziz ve Korkunç Tanrı” denilen, büyük bir Kral’dır.

Söylenir ki, kişinin Kral’a az da olsa hizmet etmesine izin verilse ve bu birçok yanlışla dolu olsa bile, Kral’la küçük bir temasta olduğu sürece yaptığı şey kişinin gözünde Kral’ın önemine göre önemli hâle gelir. Bu böyledir çünkü o ödülün peşinde değildir.

Düzen şudur ki, eğer birisi birisine bir şey verip, karşılığında ödül isterse, bu durumda o şey için talep edilen ödülün buna değip değmediğine bakılır. Fakat sağ çizgide yürüyenlerin hiçbir ödül beklentisi yoktur. Onun yerine Kral için yaptıkları şeyler onların ödülü olur. Bu nedenle, mantık ötesi inanırlar ki, Kral’a hizmet ediyorlar ve Kral’a hizmet ederek ödüllendirildiklerinde bu onlara yaşam gücü, neşe ve yüksek bir ruh hali verecek.

Şu doğrudur ki, Yaradan çok önemlidir fakat bizim O’nun yüceliğini takdir etme gücümüz yoktur, eylemim perspektifinden bakıldığında yaptıkları eylemden daha önemsiz ve daha küçük görünen başka bir şey yoktur. Öyle anlaşılıyor ki, bu her bakımdan doğrudur ve her şey mantık ötesi inanç üzerine kurulmuştur. Baal HaSulam şöyle der: “Mantık ötesi inşa edilen her şey Keduşa’ya girer ve içsellik olarak kabul edilir, mantık dahilinde olduğu zaman ise dışsallık olarak kabul edilir.”

Dolayısıyla, sağ çizgi gerçeğin üzerine inşa edildiğinden, Gerar’ın çobanları derhâl uyanır ve kişiyi çoğunluğun fikrine sürüklemek ister. Sonra bu Klipa kişiye saldırmaya başlar ve çoğunluğun fikrinin, söyledikleri şeyin gerçek olduğuna inanmasına çalışır. Bu noktada kişi Klipa’ya inanmaya başlar, o ise onu öldürmek ve tüm Keduşa canlılığını ondan çıkarıp cehenneme atmak ister. Bu Klipa yanlış kıyafetle kılıflanır ve der ki: şimdi söylediğim şey sadece kendini boşuna kandırmaman içindir.

Bu nedenle Gerar’ın çobanlarının düşünceleri, onu Keduşa’nın yaşam ruhundan mahrum bırakacak zehre batmış sivri uçlu ok gibi aklına girip, öldürdüğünde kişinin yapabileceği tek şey gözlem yapmaktır.

Bu Klipa kişiye gelir ve kendi düşüncelerini, fikirlerini ona aşılar ve Allah korusun, Yaradan’ın hizmetkârı olmaması için gelmezler. Tersine kişinin şunu anlamasını sağlarlar, “Şimdi açıkça gerçeğin çalışmasının Yaradan için olduğunu anladığından, biliyorsun ki, sen kendin Yaradan’ı amaçlayamıyorsun, bu nedenle duan tıpkı öğrendiğin her şey gibi kesinlikle değersiz. Boşa çaba harcıyorsun. Dolayısıyla, senin yapmak zorunda olduğun amaç için çalışman daha iyidir. Hepsi Lişma olan ıvır zıvır şeyler yapmak, çalışmak ya da dua etmek yerine bu daha iyidir.”

Ve kişi onun otoritesi altında olduğundan, Lişma için bir şey yapma gücü yoktur. Bu nedenle Klipa, onu öldürür. “Senin için eylemi değil, çalışmanın amacını düşünmek daha iyidir. Bu nedenle, senin için niyet çalışmasına bağlanmak daha iyidir.

Ve onun etkisi altında olduğundan ve kesinlikle Lişma’da bir şey yapma gücü olmadığından, bununla Klipa onu öldürür. “Bu nedenle, dua ettiğinde duanın bir anlamı olmadığı için, eğer dua sırasında birisiyle konuşmak istersen kendinin üzerine çıkmak zorunda değilsin. Bu nedenle çalışmadığın zaman eğer konuşacak birisi varsa ya da dua sırasında konuşacak birisi varsa, hiçbir şekilde bir şey kaybetmediğin, hem duan hem çalışma değersiz olduğundan, konuşmaktan geri durmaya çalışmak boşunadır.

“Bu böyledir, çünkü duada görürsün ki, dile getirdiğin sözlerle bir bağın yok. Ve maneviyatta, çalışmanın ortasında durarak ne bekliyorsun? Sen kendin diyorsun ki en önemli şey, Yaradan’ı amaçlamak. O hâlde, kaynaklardan ya da maneviyatın birkaç sayfasını bilmen ne işe yarayacak?

“Benzer şekilde eylemlerde; neden eylemlerle ilgili bu kadar dikkâtli olmak zorundasın? Sana yasaklanmış şeyleri yemeni söylemiyorum; daha ziyade bu yolda izlemek istediğin geleneklerin güçlüğünden bahsediyorum. Her şeyden önce, biliyorsun ki en önemli şey Yaradan’ı amaçlamak. Bu nedenle, bırak bu eylemleri ve yapmak zorunda olduklarını yap. Gelenekleri güçlükle yerine getirmek sana göre değil. Aksine, bu eylemler gerçek çalışmanın ne olduğunu bilmeyen sıradan insanlar içindir. Dolayısıyla, senin için en iyisi Yaradan’a nasıl ihsan edileceği düşüncesine tutunmandır.”

Ve kişi Gerar’ın çobanları denilen bu Klipa’ya itaat ettiğinde, onların sadece gerçeğin çalışmasının yararına konuştuklarına inanır ve dua ve manevi çalışma düzenini ihmal etmeye ve bu Klipa’nın sesini dinlemeye başlar. Ve şimdi artık kişinin bir yaşamı olmadığı ve Keduşa’dan yaşam almasını sağlayacak bir eylemi olmadığından, Yaradan için bir şeyler yapmayı düşünmeye başladığında, beden ona güler ve ona sadece Yaradan çalışmasının karanlık tasvirini gösterir.

Bu şekilde kişi yaşamsız kalır ve mantık ötesi Yaradan’ın iyiliksever olduğunu söyleme gücünü kaybeder ve aykırı düşüncelere kapılır. Bu sırada maneviyatı düşünme gücü yoktur ve dünyanın onun için karardığı bir aşamaya gelir. Gerar’ın çobanlarının İzak’ın çobanlarıyla tartışmasının anlamı budur. Diğer bir deyişle, onlar İzak’ın hizmetkârlarını kendi otoritelerine çekene kadar fikirleriyle doldururlar ki bu şekilde onları öldürüp, bütün yaşam güçlerini alırlar.

Diğer bir deyişle, sahip oldukları en küçük inancı bile emip onları boş ve çıplak bırakırlar. Buna gerçeğin yolunu takip etmelerine izin vermeyen, “sağın Klipa’sı” denir. Bu nedenle, eylemleri eksik olsa bile, mantık ötesi inanırlar ki Yaradan çok önemlidir ve bu nedenle Kral için küçük bir hizmet yapmak bile büyük bir şey olarak görülür.

Ve bu küçük eylemler gerçek, mantık ötesi Yaradan’ın yüce ve önemli olduğu doğru olduğundan, öyle anlaşılıyor ki onlar da gerçeğin niteliğine tutunmuşlar. Ve özünde gerçek büyük bir şey olduğundan, biraz da olsa Efendi’lerinin arzusunu yerine getirdikleri için mutludurlar.

Bu nedenle sağ çizgide yürümeye başladığımızda, Klipa’nın farkında olmalıyız. Ancak kişi sağın Klipa’sının üstesinden gelmede güçlüyse, sol çizgideki çalışma başlayabilir. Bu şekilde kişi Klipa ile ilgili değil, kendisi ile ilgili eleştiri yapabilir.

Bu yüzden, kişinin sağ çizgide yaşam gücü olmadığında, sağ çizgide yürümemelidir. Daha ziyade sağın çalışmasından dolayı neşe ve yaşamla dolu olduğunda, onun için sol çizgiye bağlanma zamanı gelmiştir, yani aşamasının bayağılığını ve neden henüz Kral’ın sarayına onu kabul eden Yaradan’la ödüllendirilmediğini anlar.

Baal HaSulam bununla ilgili şöyle söylemiştir, “Uyan, Görkemim… Şafağı uyandıracağım.” Atalarımız şöyle der: “Şafağı ben uyandıracağım, şafak beni uyandıramaz.” Şöyle der: “Kral Davut’un Shahar’ı (şafak) –Shahor (siyah) kelimesinden gelir, ona gelen karanlık- kabul etmediğini söylemesinin anlamı budur ve o karanlıktan uyanır. ‘Şafağı uyandırırım’, yani iyi hissettiğinde kendi kendine karanlığı davet eder.”

Onun sözlerini şöyle yorumlamalıyız, Klipa ona gelip, onu erdemlilikle kılıflanırken kişi eylemlerinin bir düzeni olmadığının eleştirisini yapmaz ve yaptığı her şeyin değersiz olduğunu kabul etmez, insanın çalışmada kendini aldatmaması ve Yaradan için çalışmasını diler gibi görünür.

Fakat böyle düşünceler geldiği zaman, bilmelidir ki, onlar Keduşa tarafından gelmez. Daha ziyade Gerar’ın Klipa’sı kişinin küçük şeylerden yaşam gücü aldığını, küçük şeylerle yetindiğini görür ve mantık ötesi Yaradan’ın yüceliğinin bir sınırı olmadığına inandığını, Yaradan ile ödüllendirilme ayrıcalığının ona Yaradan’a hizmet etme arzusu ve düşüncesi verdiğini ve dünyada bu ayrıcalığa sahip olmayan pek çok insan olduğunu söyler. Dolayısıyla o minnettardır ve Kral’a müteşekkirdir. Mutludur ve bu aşamadan yüksek ruh hâli edinir.

Bu sırada, yukarıda bahsedilen Klipa gelir ve kişinin içindeki tüm Keduşa havasını çeker. Yaradan’ı övmesine izin vermez ve onu cehenneme atıp, sahip olduğu inancı alır. Ve böyle bir kişi ölü olarak kabul edilir çünkü Keduşa’nın yaşamına sahip değildir.

Peki, bunun sebebi kimdir? Sahte bir görünümle kişiye gelen ve Keduşa adına konuştuğunu söyleyen Klipa. Buna “Şafak beni uyandıramaz,” denir yani kişi Klipa’dan karanlık ve siyahlık almak istemiyordur.

Daha ziyade, “Şafağı uyandıracağım” cümlesinin anlamı, “Ne zaman istersem şafağı uyandırırım,” olmalıdır. Diğer bir deyişle, ben kendim, içimde, karanlığı ve siyahlığı uyandırdım, yani hâlen daha kendini sevmeye batmış durumdayım ve hâlen daha Yaradan sevgisine sahip değilim. Maneviyatın görkeminden mahrumum ve Yaradan’ın bize emrettiği ilkeleri yerine getirmenin önemini takdir etmek ve maneviyatın ışığını almak için gereken her şeyi yapmanın değerli olduğunu bilme ayrıcalığına sahip değilim.

Bazı eylemleri yerine getirmek ve bunları ihsan etme niyetiyle yapmak zorunda olduğundan, bedenin direnci tüm gücüyle acilen uyanır. Bir şeyler yapmak için kişi büyük çaba harcar ve her seferinde inişler ve çıkışlarla karşılaşır. Sonra dua için bir yeri olur. Bu böyledir çünkü kişi siyahlık için dua etme niyeti içinde olmadığı zaman kendini doğru zamanda uyandırır, yani siyah ona üzüntü ve depresyon getireceği için değil, hemen dua edebileceğini hissettiği için duaya gelir.

Kişi kendisi için bunun Klipa tarafından gelip gelmediğini görmelidir. Bunun işareti şudur; Keduşa’dan gelen bir şey daima “kutsallığı düşürmek değil, yükseltmek” formunda gelir. Diğer bir deyişle, kişi daima Yaradan’a onu bulunduğu yerden daha yükseğe çıkarması için yakarmalıdır. Fakat karanlık Klipa tarafından geldiğinde, kişi bulunduğu aşamadan yükseltmesi için Yaradan’a yakaramaz.

“Bilakis, onlar değerini düşürür,” yani onu cehenneme düşürürler ve sahip olduğu inancın küçük bir kısmını kaybeder ve görünüşte yaşam ruhu olmayan bir ölü gibi olur. Ve tek yaşam gücü uyuyabilmesidir, yani kaçması ve depresyon aşamasını unutmasıdır.

Yukarıda söylenenlere göre, Zohar’ın şu sözlerini yorumlamalıyız, “Dua ve ayin dışında elleri kaldırmak yasaktır.” Bilmeliyiz ki, bunun anlamı şudur: Atalarımız ellerimizi boşuna kaldırmayı yasaklamıştır, sadece dua etmek ve yalnızca hiçlikte yasaklama olduğu için, yasaklama olmadığı zaman bir ricada bulunmak için kaldırılabilir.

Yukarıda söylenenleri şöyle yorumlamalıyız: “Eller,” “Eğer bir el…alırsa,” kelimelerinden gelir. Bu demektir ki, eğer kişi Yaradan’ın çalışmasından ne aldığını görmek için ellerini kaldırırsa, eğer manevi çalışması, cennet korkusu ve iyi eylemleri varsa, Yaradan’ın iyiliksever olduğuna inanıyorsa, eğer hazırsa ve üstesinden gelme gücüne sahipse, manevi çalışma çalışmasıyla elde edeceğini düşündüğü şeylere sahip olmadığını görürse, çaresizliğe düşmez. Tersine, Yaradan’a ona yardım etmesi için dua etme gücüne sahip olur.

Ve kendine de şunu söyleme gücünü edinir, “Ellerimde iyi bir şey olmadığını görüyorum çünkü tamamen boş bir kap olduğum için Yaradan gerçeği görmeme izin vermiyor ve içimde ne maneviyat, ne cennet korkusu ne de iyi eylemler yok. Tersine, yaptığım her şey kendim için, şimdi bir kabım (Kli) ve yardıma ihtiyacım var, bu yardım lüks değil bir zorunluluk, kalbimin derinliklerinden dileğimi yerine getirmesini Yaradan’dan talep ediyorum.

“Bu zamana kadar, zorunluluklar için değil, ihtiyaç fazlası için Yaradan’ın yardımına ihtiyacım olduğunu düşündüm çünkü biliyordum ki, ben maneviyata tutunmayan diğer insanlar gibi değilim, fakat şimdi mantık dahilinde görüyorum ki durumum diğer insanlardan daha kötü çünkü hiçbir şeyim olmadığını hissediyorum. Bu nedenle durumumdan dolayı acı çekiyorum. Fakat kitleler için bu o kadar da kötü değil çünkü onlar benim hissettiğimi hissetmiyor. Dolayısıyla, onların da bir şeyleri olmaması durumundan, düşündüğüm şeyin bu olmasından ve bunun benim anlamamı sağlayan şey olmasından dolayı memnun olamıyorum.”

Bu demektir ki, kişi dostunun kalbindekinin ne olduğunu bilmediğinden, onların aşamalarının iyi olması mümkündür. Fakat kişi dostunun aşamasını gözlerinin gördüğüyle belirler ve bu şekilde nasıl davranacağını anlar. Örneğin, eğer dostu gizlenmiş bir erdemli ise, onun çok fazla yüce olmadığını düşünebilir.

Peki, bu gizlenmiş erdemlilikten ne öğrenebiliriz? Kişi çoğunluğun gerçek derecesini dikkate almadan ona baktığında, önemli olan kişinin çoğunlukla ilgili ne düşündüğüdür. Dolayısıyla, bu sırada kişi görür ki aşaması başkalarından daha kötü; bu nedenle Yaradan’ın ona yardım etmesi gerektiğini söyler çünkü o çoğunluktan daha çok acı çekiyordur.

Öyle anlaşılıyor ki, kişi ellerini kaldırdığında, ellerinde ne olduğunu görüp dua edebildiğini kabullenirse, yaptığı hesapların Keduşa tarafından geldiğini bilir. Ve sonra sağ çizgiden sol çizgiye geçmesine izin verilir. Aksi hâlde kalbinde dua etme gücü olduğunu bilmiyorsa, o andan itibaren “Gerar’ın çobanları” denilen Klipa ile yüzleşeceği için sol çizgiye geçmemelidir.

Zohar’da şöyle yazılmıştır: “Kabalist Yehuda başladı ve şöyle söyledi, ‘Ya da günahını ona bilinir kıl.’ O sorar, ‘Kimin adına? Kim bilinmesini sağladı?’ Şöyle söylemeliydi, ‘Ya da günahını bil.’ ‘Günahını ona bilinir kıl,’ ne demek? Şöyle cevap verir, Yaradan İnsan topluluğuna, insanın bildiği günahı işlemesini emretti.”

Zohar’da şöyle yazar: “Burada da Yaradan şöyle der: ‘İşlediği günahını ona bilinir kıl.’ Gece Işığa bağlanmak için kalkan kişiye, Işık kendi günahını bilinir kılar. Ve bunu Din (yargı) yoluyla değil, daha ziyade yumuşak sözlerle oğluna konuşan bir anne gibi yapar ve o Efendisi önünde tövbe eder.”

Şunu anlamalıyız, neden Yaradan günah işlediği zaman onu uyardığında, o günahının farkına vardı olarak kabul edilirken, dostu günah işlediğini ve hâlen daha tövbe etmediğini görüp onu uyardığında, neden günahını biliyor olarak kabul edilmez? Ve özellikle Yaradan günah işlemesiyle ilgili onu uyardığında, günah işlediğini ve bunun tövbe vakti olduğunu bilmesiyle, Yaradan onu uyarmadığında, günahtan dolayı tövbe etme vaktinin henüz gelmediğini bilmesinin nedeni nedir?

Zohar’ın şu söylediğini anlamalıyız, maneviyata bağlanmak için gece kalkan kişiyi, Işık uyarır, oysa tüm gün çalışan kişiye Işık günah işlediğini bildirmez. Fakat gece çalıştığında gündüz çalışmasa bile, Işık günahını ona bildirir. Bu nedenle gündüzün üzerine gece çalışmanın avantajını ve aynı zamanda maneviyatın ona günahını bildirmesiyle ilgili olarak “Din (yargı) yoluyla değil, daha ziyade yumuşak sözlerle oğluna konuşan bir anne gibi” yazılmasının nedenini anlamalıyız.

Raşi, “Ya da günahını ona bilinir kıl.” ifâdesini şöyle yorumlar. “Günah işlediğinde, buna iznin verildiğini düşünür. Akabinde bunun yasaklanmış olduğu bildirilir.” Bunu çalışmada anlamalıyız. Bu günah nedir? Bilinir ki, bayağı olanlara verilen tüm çalışma “Tanrı’nın yapması için yarattıkları” formundadır.

Bilinir ki yaratılış böyle adlandırılır çünkü O, “alma arzusu” ve “haz alma özlemi” denilen, yokluktan varlık yarattı. Ve Dvekut denilen form eşitliği nedeniyle, başka bir kap (Kli) olmalıydı ki böylece haz ışığını alabilelim. Diğer bir deyişle, bereket alabilmek için alma arzusuna ihsan etme amacını da ilave etmeliyiz.

Eğer istesek bile, bu bize verilmez. Ancak, eğer almak için almak istersek, buna çalışmada “bir günah” denir. Bu böyledir, çünkü bu arzu vasıtasıyla, kişi Yaradan’dan daha çok uzaklaşır ve “köke geri dönmek” denilen tövbeye gelebilmek zorlaşır.

O hâlde, form farklılığı kişiyi kökünden ayırdığından kişi köküne ki bu ihsan etmekle ilgilidir, dönmelidir. Dolayısıyla, kişi ihsan etme niyeti olmadan hareket ettiğinde yani niyeti sadece kendisi için almaksa, kesinlikle kökünden uzaktır ve bu onun günahıdır.

Fakat çalışmaya başladığımızda Lo Lişma ile başlarız. Bu nedenle farklı bir anlayışta oluruz yani çalışma düzeninde kişinin yapması gereken sadece iki şey vardır: 1) 248 pozitif emir (yap olarak emredilenler) yerine getirmek; 2) 365 negatif emirler (yapma olarak emredilenler) yapmamak.

Diğer bir deyişle, günah ve bir de sevap (iyi eylem) vardır. Sonrasında kişi Yaradan’a ve O’nun yasalarına inandığında, neyin günah neyin günah olmadığını çok iyi anlar. Yasaklı olduğunu bilmediği için bazı eylemleri unutabilir ya da yanlış yapabilir, bu durumda dostu bunu görüp günah işlediği için onu uyarabilir. Bu şekilde kendisi bilmese de dostu ona söylediğinde kişi işlediği günah nedeniyle tövbe eder.

Fakat gerçeğin yolunun çalışmasından konuştuğumuzda ki bu ihsan etme niyetidir ve tek niyettir, dostu kişinin kalbindekini bilmediğinden, niyet dostundan gizlidir. Bu sebeple, dostu günah işlediğinde onu uyaramaz.

Şimdi bize sorularını yorumlayabiliriz, bu günah işlediğinde onu uyaracak olanın özellikle Yaradan olmasını işaret eder çünkü dostu onun niyetini göremediğinden, ona günah işlediğini söyleyemez. Bu nedenle kişi manevi çalışmaya bağlandığında sadece Yaradan onun niyetini bilir.

Ancak, Zohar’ın Yaradan günah işlediğinde onu uyarır şeklindeki açıklamasında çok derin bir mesele vardır. Kişi çalışmanın başlangıcında yerine getirmek zorunda olduğu pozitif ve negatif eylemlerin neler olduğunu manevi çalışmada görür ve bundan dolayı neyin günah, neyin olmadığını bilir. Bu Maimonides’in söylediği gibidir, “Kadınlara ve küçük çocuklara öğretilirken, onlara ödül almaları öğretilir.” Ancak bunun sonrasında onlara, “Bilgi sahibi oldukça onlara söylenir,” denilir, Lişma’da yani ihsan etme niyetinde çalışmaları gerektiği söylenir.

Öyle anlaşılıyor ki, kişi ihsan etme niyetiyle çalışmadığında, çoğunluk Lo Lişma’da olduğundan ve o Lişma’da gitmek istediğinden, bunun gerçeğin yolundaki çalışmada günah olarak kabul edildiğini anlayamaz. Örneğin, eğer ihsan etme amacı yoksa bu günah olarak kabul edilir fakat kişi kendisi için bunu hissedemez. Bu durum Maneviyatta yasaklanmış bir eylemi örneğin yasak yiyeceği yemek gibi, yerine getiren kişinin durumuna benzer, yani ihsan etme niyeti olmadan bazı emirleri yerine getirdiğinde, kabir günahı işlemeye benzer hislere sahip olacaktır.

Bu şu soruyu getirir, “Eğer ihsan etme niyetiyle hareket etmediğinde bu günah olarak kabul edilirse, kişinin tövbe etmesi yani tekrar günah işlemeyeceğini Yaradan’a yakarması için kim onu uyaracak? Diğer bir deyişle burada şunu anlamalıyız; a) İhsan etme niyeti olmadığı için, bu bir günah, b) ve bir daha günah işlememek için tövbe etmesi gereklidir, atalarımızın dediği gibi, “Geçmişin pişmanlığına, geleceğin kabulüne tövbe denir.”

Kişinin bunun günah olduğu hissetmesi meselesi -bunun genel bir günah olduğunu ve bütün bunların insanın içinde var olan kötülük olduğunu hissetmesi- sadece Yaradan’ın anlayabileceği bir şeydir. Manevi çalışma “kendisi için alma” denilen bu kötülüğü ıslah etmek için verilmiştir ve insanın, yaratılanları Yaradan’dan ayıran şeyin bu kötülük olduğunu anlama gücü yoktur.

Ve Zohar’ın ayetle ilgili söylediği şey budur, “Eğer işlediği günah ona bilinir kılınırsa.” Diğer bir deyişle, Yaradan günahını ona bildirir demek Yaradan işlediği günahla ilgili olarak onu uyarır demektir çünkü kişinin bunu kabullenmesi ve kendine söylemesi zordur ve eğer gerçeğin yolundaki çalışmasında kendi faydası için çalışıyorsa, bu günah olarak kabul edilir.

Sadece Yaradan ona bu farkındalığı verdiğinde bunun günah olduğunu hisseder. Örneğin, kişi bir başkasını öldürürse, elbette kabir günahı işlediğini hisseder özellikle eğer kişinin bir şoförü varsa ve o şoför arabayla birisine çarpıp onu öldürürse. Eğer geceyse ve kimse bunu görmemişse, bir insan öldürdüğünü ve günah işlediğini sadece şoför değil, aynı zamanda onunla beraber yolculuk eden araç sahibi de hisseder.

Maneviyatta Yaradan onu her gün insan suretindeyken günah işlediği için uyarır ve sadece Yaradan böyle bir his verebilir. Kişinin kendisi bunu bilemez veya anlayamaz.

Şimdi Raşi’nin ayetle ilgili açıklamasını anlayabiliriz, “Ya da günahını ona bilinir kıl.” Bu onun sözleridir: “Günah işlediğinde, buna izin verildiğini düşünür. Sonrasında keşfeder ki: bu yasaklı.”

Onun bu sözlerini anlamak için, “Günah işlediği zaman” cümlesini, “Almak amacıyla Manevi çalışmada bağlandığında” olarak yorumlamalıyız. Bunun yasaklanmış olduğunu henüz bilmemektedir. Daha ziyade, maneviyat ve ıslahları sadece eylem olarak yerine getiriyorsa, buna izin verildiğini düşünür. Ancak bunun sonrasında bir yasaklama ve amacının ödül almak olduğu ona bilinir kılınır. Fakat yasaklama olduğunu, alma kaplarının yasaklanmış olduğunu ona bildiren kimdir? Zohar onu uyaranın Yaradan olduğunu yazar çünkü Yaradan’ın yardımı olmadan bunu hissetmek mümkün değildir.

Öyle anlaşılıyor ki, Yaradan’ın yarattıklarına vermek istediğini almamızı ve Dvekut ile ödüllendirilmemizi engelleyen en önemli şey olan kötülük ve günah, alma arzusudur. Öğrendiğimiz gibi, Neşama ışığı kişinin ihsan etme kaplarını kılıflayan NRNHY denilen beş kısma ayrılır.

Bu nedenle insanın kötülük ve karanlık hislerine sahip olması “alma arzusu” denilen zarar verenden gelir ve bunun bir günah olduğu uyarısını sadece Yaradan yapar. Kişi Yaradan çalışmasına başladığı zaman bile alma arzusunu kullanmaya alışkın olduğu için bu böyledir.

Atalarımızın dediği gibidir, “Kişi daima Lo Lişma’da çalışır.” Bu nedenle atalarımızdan çalışma iznini alır ve bununla Lişma’ya gelir. Lo Lişma’da çalışmamıza atalarımız izin verdiğinden, kişiye gelip bunun günah olduğunu söylemek zordur çünkü Lo Lişma’da çalışmalarına izin verildiğini söylerler. Bu nedenle, bunun gerçekten de en büyük günah olduğuna inanmak için bir sebep yoktur oysa bu Yaradan’la Dvekut’a erişmeyi engelleyen şeydir.

Yukarıda söylenenler ışığında, maneviyata bağlanmak için gece kalkan kişiye Işık günahını bildirir yazan Zohar’ın sözleriyle ilgili bize sorulanı yorumlayabiliriz. Bize neden özellikle gece çalışanlar ve neden Işık günahını ona bildirir yazıldığı sorulur.

Bunun cevabı şudur, özellikle manevi çalışma vasıtasıyla kişi “günah” denilen kendisi için alma hissine gelir yani kendisi için alma arzusuna “günah” denir. Fakat sıradan insanlar bunu bilemez, Maimonides’in dediği gibi Lişma konusu kadınlara, küçük çocuklara ya da halka ifşa olmaz. “İfşa olmaz” denilir çünkü bunu anlayamazlar. Ancak, özellikle manevi çalışma vasıtasıyla demek, Işık kişiyi öyle bir hisse getirir ki kendisi için alma arzusunun günah olduğunu görmesini sağlar demektir.

Fakat neden özellikle gece çalışılan maneviyatın, günahla ilgili olarak onu uyarma gücü vardır? Diğer bir deyişle, gündüzün üzerine günahını ona bildiren manevi çalışmaya gece bağlanmanın avantajı nedir? Bunu anlamak için öncelikle “gündüz” ve “gece” denmesinin anlamını bilmeliyiz.

“Gece” demek, atalarımızın ayette dediği gibi, “Katil şafakta kalkar… gece ise hırsız gibidir.” “Gündüz ışık anlamında mı? Anlamı şudur: o bir katil olduğu için canını almaya gelmiş olması senin için ışık kadar nettir. Fakat eğer bununla ilgili şüphen varsa, tıpkı gece gibi, onu hırsız olarak kabullenirsin.” Bu nedenle görüyoruz ki atalarımız gündüz ve geceyi, “emin olmak” ve “şüphede olmak” yerine kullanmıştır.

Çalışmada “gündüz” demek, kişi manevi çalışmaya bağlandığında, çalışması karşılığında ödül alacağından emin demektir. Kendinden emin olduğu ve hiç eksiklik duymadığı için Yaradan’ın yardımı istemek için bir sebebi yoktur. Dua ancak kişi şunu gördüğünde mümkündür, “Daha çok yapmalıyım” fakat muhtemelen bir bahaneyle ya da sağlık sebeplerinden dolayı yeteri kadar vakti olmadığı özrüne sığınır. Bütün olarak iyi hisseder çünkü ödül alacağına inanır. Bu dünyadaki ve gelecek dünyadaki ödüle ve cezaya inanır ve buna “maneviyatı gündüz vakti çalışmak” denir.

“Maneviyatı gece çalışmak” şüphesi var demektir çünkü şüpheye “gece” denir. Bu, kişi gerçeğin yolunda yürümeyi yani ihsan etmeyi arzuladığında gerçekleşir. Bu nedenle maneviyat ve ıslahları bu dünyada ve gelecek dünyada ödül almak niyetiyle çalışan çoğunluğun yolundan farklı bir nitelik seviyesinde çalışmak ister. Manevi çalışmaya ödül alma amacı olmadan bağlanmak ister. Fakat beden buna karşı çıkar. Bu nedenle sürekli olarak yabancı düşünceler gelir ve onu şüpheye düşürür.

Bu şüpheler nedir? Bazen ihsan etme yolunda yürümesi gerektiğini düşünür ama sonra beden ona direnir. Sonra belki de çoğunluğun haklı olduğu düşüncelerine kapılır yani ihsan etme amacıyla çalışmak zorunda olmadığını düşünür çünkü bedenle mücadele etmek zordur. Dolayısıyla, çoğunluk daha iyi göründüğünden ve bu dünyada önemli bir yere sahip olduğundan, çoğunluğun fikrini izlemek daha iyidir. Ve onlar eylemlerini ihsan etmek için yapmayı değil, sadece Yaradan’ı amaçlayan yolda yürümeyi seçmişlerdir. Bu demektir ki, onlar Yaradan O’nun emirlerini yerine getirmemizi emrettiği için manevi malışmaya bağlanırlar yoksa Allah korusun para ve şöhret için, manevi çalışmaya bağlanarak saygı göreceklerinden ya da “Kabalist” olarak çağrılacaklarından değil. Tersine manevi çalışmaya Yaradan emrettiği ve karşılığında ödül alacakları için bağlanırlar. Onlar için en iyi yol budur.

Ve bu kendi sevmeye ters düşmediğinden, bu yolda yürümek zor değildir. Fakat ihsan etme yolunda kişi daima şüpheye düşer çünkü bu yol çoğunluk tarafından benimsenmemiştir ve beden doğal olarak sadece almakla ilgili olan Klipot’un fikrine doğru meyleder. Bu nedenle bu düşüncelerle sürekli olarak çatışarak çalışır.

Kişi bedenin üstesinden gelse ve “Fakat görüyorsun ki, kişi yüce olana ödül olmadan, saf ihsan etme amacıyla hizmet etmek ister,” dese bile, beden ona karşı gelir ve onunla tartışır: “Maddesellikte görüyorsun ki sen “önemlisin” ve herkes sana saygı duyuyor. Dolayısıyla çoğunluk seni önemli olarak takdir ettiği için onlardan etkilenirsin. Orada ihsan etmede çalışmak değerliydi. Fakat burada gizlilik içindesin çünkü Yaradan’ın yüceliği ve önemi ifşa olmadı ve sen sadece Yaradan’ın önemli olduğuna ve hiç ödül almadan hizmet etmeye değer olduğuna inanmak istiyorsun.”

Bu nedenle kişi bedene karşı zayıf düşer ve söylenecek tek şey mantık ötesi gittiği olduğundan, ona cevap veremez. Öyle anlaşılıyor ki, kişi aklıyla bedenin bu tezinin üzerine çıkamaz ve işte o zaman onu bundan koruyacak tek şey, cennetin merhameti olur.

Kişi bedenin karşı çıkması sebebiyle şüphede olduğunda buna “gece” denir. Ve sonra Yaradan inancı eksikliğini gördüğünde, Tora başlangıçtan beri var olan ve derine kök salmış günahını ona ifşa eder. Diğer bir deyişle, Yaradan’ın yüce olduğuna, yönettiğine ve ona hizmet etmenin, vermenin değerli olduğuna ve O’nun ondan memnuniyet aldığına inanmaz.

Diğer bir deyişle, büyük bir krala hizmet etmede kişi için memnuniyet yoktur. Zohar’ın söylediği gibi; “Korku en önemlisidir yani kişi Yaradan’dan korkar çünkü O tüm dünyaların yayıldığı köktür ve O’nun yüceliği O’nun eylemlerinde açığa çıktığından, O yücedir ve her şeyi yönetir.”

Manevi çalışma olmadan kişi neyin eksikliğinde olduğunu bilemez çünkü yokluk varlıktan önce gelir kuralı gereği, yokluğu hissetmek imkânsızdır yani kişi dünyada iyi şeylerin olduğunu ve onlara sahip olmadığını hissetmedikçe bir şeyin eksikliğinde olduğunu hissetmesi imkânsızdır.

Ancak bundan sonra yokluktan bahsedebiliriz. Diğer bir deyişle, şunu diyebiliriz ki kişi yokluğu hissettiğinde, bu eksikliği doldurmaya çabalar.

İlk yokluğu kim yarattı? Yaradan yarattı, Ein Sof (sonsuzluk) dünyasında. Öğrendik ki, O birdir ve adı birdir. Işık ayrılıp geride eksiklik bıraktığı zaman meydana gelen ilk yokluk Tzimtzum’dur (kısıtlama). Işık, yeni bir şey -yokluk- yaratmış olan Yaradan tarafından verilmiş eksikliği doldurması gereken şeydir.

Bu nedenle kişi maneviyatı çalıştığı zaman, Işık vasıtasıyla bir Yaradan ve bir yönetici olduğu hissine gelir çünkü maneviyatı çalışarak onu ıslah eden maneviyatın ışığını alır. Sonra Işık vasıtasıyla onu vereni hissetmeye başlar ve bu O’na hizmet etmenin büyük bir ayrıcalık olduğunu anlamaya başladığı andır.

Bununla ilgili olarak bedenle ters düşmeye başladığında, Yaradan’a hizmet etmenin değerli olduğu hissiyle beraber, bu hissi yukarıdan “İçindeki ışık” formunda almasına şiddetle karşı koyan bedenin direnciyle karşılaşır. Diğer bir deyişle, kişinin bedeni ıslah etmek için maneviyatın ışığını alması tek seferde olmaz. Daha ziyade azar azar gelir. Bu sebeple inişler ve çıkışlar olur ve her yükselişte ihsan etme yolunda yürümesi gerektiğini anlamaya başladığında, beden derhal buna direnir.

Ancak bu kasıtlı olarak Yaradan’dan gelir. Bunun sebebi şudur,“Kli (kap) olmadan ışık olmaz.” Yukarıdan gelene “yukarıdan uyanış” denir. Diğer bir deyişle gereksinim ve doyum birlikte gelir. Bu durumda Yaradan’a hizmet etmenin değerli olduğu arzusunu uyandırmak için kişinin bir sebebi yoktur. Bu nedenle yukarıdan gelen his ayrıldığında, aşamalı olarak kişinin kalbinde ihsan etme çalışması ihtiyacı oluşur ve bu Yaradan’a güç vermesi için yakarmaya başladığı zamandır. Bu aşamaya “ışık ve Kli” denir.

Ayrıca aşağıdan bir uyanışa ihtiyacı olmasının başka bir sebebi vardır: üst güç, aşağıda olan tarafta bir hazırlık olmadan ona verdiğinde, alıcı bunun önemini hissetmez. İnsanın herhangi bir şeyden haz alma arzusu konunun önemine bağlıdır kuralına göre, kişi üst güç bir şey hissetmesine izin vermeden önce, bir şey hissedemez.

Daha ziyade kişi Yaradan çalışmasına doğru bazı uyanışlar deneyimledikten sonra, inanmalıdır ki, kişinin Yaradan çalışmasına bağlanma ihtiyacının sebebi Yaradan’ın hiçbir aracı olmadan ona bu düşünceleri göndermesidir. Diğer bir deyişle, çalışmaya bağlanmasını kimse ona söylemediğinde, kişi kesinlikle bunun ona üstten geldiğini söyler.

Ancak, bazı insanlar gelip, anlamasını sağlasalar, Yaradan’a hizmet etmenin değerli olduğunu açıklasalar ve o bunun farkına varsa bile, Yaradan çalışmasının amacını ona şunun ya da bunun gösterdiğini hâlen daha söyleyemez. Daha doğrusu, bu insan onu uyandırması için Yaradan’ın gönderdiği habercidir. Bu nedenle kişi, bazen Yaradan ona haberci olmadan bu arzuyu verdi, bazen de bu arzu Yaradan’dan özel aracı vasıtasıyla geldi, der.

Ve bu arzu ona kendinin bir hazırlığı olmadan geldiğinden, meselenin önemini takdir edemez. Bu nedenle kişi çok fazla etkilenmez ve bundan hoşlanmaz çünkü değerini bilmez. Bu tıpkı dostuna bir hediye gönderen ve dostunun onu nasıl takdir edeceğini bilemediği bir insanın durumuna benzer.

Diyelim ki, hediyenin alıcısı hediyenin 100 dolar değerinde olduğunu düşünsün, oysa hediyeyi veren ona 10.000 dolar ödemiştir. Ayrıca veren bilir ki alıcı hediyenin değerini sadece kendi anlayışına göre takdir eder. Bu nedenle, anlıyoruz ki, hediyeyi veren, alıcının hediyenin değerini anlamasını sağlamak için tavsiyeye ve taktiğe ihtiyaç duyar ki böylece alıcı, verenin tam istediği şekilde hediyeden haz alabilsin.

Çalışmada “gündüz” ve “gece” denilen, inişler ve çıkışların sebebi budur. “Gece” sırasında maneviyatı çalıştığında, kişi kendini sevmeden çıkamama sebebiyle, Yaradan’dan ne kadar uzak olduğunu görür ve Işık ona önem hissini verir. Ve yükselişteyken Yaradan’ın onu yakınlaştırdığını söyler, yani Yaradan kendini ondan saklamıyordur ve bu nedenle Yaradan ile Dvekut’un değerli olduğunu hisseder.

Direkt Işığın dört aşamasının açıklandığı, On Sefirot Çalışması kitabından öğrendiğimiz gibi, “Direkt Işığın Hohma’sı ve Direkt Işığın Malhut’u arasındaki fark nedir? Eğer Sefirot Hohma’da ve Malhut’ta aynı ışık varsa, o zaman neden birine Hohma denirken diğerine Malhut denir?”

Cevap şudur ki, Hohma Sefira’sında, aşağıda olan henüz var olmadığından yani kendini değersiz, bir şeye ihtiyacı olduğunu ve üst güçten alması gerektiğini hissettiğinden ve eksikliğini tamamlamak istediğinden, onun tarafında hâlen daha bir hazırlık yoktur. Dolayısıyla, üst gücün aşağıda olana haz verme arzusu olduğu kadar, aşağıda olanın üst güçten bereket alma hazzı yoktur.

Üst gücün arzusu yarattıklarına iyilik yapmaktır yani aşağıda olanın haz almasıdır. Fakat aşağıda olanın hazırlık eksikliği sebebiyle -aşağıda olan doğduğunda bereketle beraber doğduğundan- kendini bu eksiklikle kuşatmak yani bereket almaya özlem duymak için zaman yoktur.

Fakat Malhut, onun üzerindeki Sefirot’tan bereket ayrıldıktan sonra gelir. Bu nedenle, zaten hazırlığı vardır yani Hohma Sefira’sında parlayan ışığa ihtiyacı vardır. O hâlde, sadece Malhut, aşağıda olanın haz almasını isteyen verenin bereketinden haz alabilir.

Tüm yukarıda söylenenlerle beraber verenin hediyesiyle ilgili olarak iki şeyi söyleyebiliriz: 1) Kişi ne istediğini yani ihtiyacı olduğu şeyi bilmelidir ve 2) Bu eksikliğin doldurulmasını istemelidir yani hediyeyi almak için gereken tüm hazırlıkları yapmalıdır.

Öyleyse, kişi Yaradan çalışmasını bilmediğinde, Yaradan çalışması için ihtiyaç duymaya nasıl gelecek, yani böyle bir şey olduğunu nereden bilecek? Diğer bir deyişle, onunla ilgili bir şey bilmiyorsa, bu arzu içinde nasıl uyanacak?

Cevap şudur, Hohma Sefira‘sı ile ilgili olarak öğrendiğimiz gibi, “iyilik yapma arzusu” denilen Yaradan, ışığı ve Kli’yi beraber yarattı ve maneviyat hissini verdi. Kişi ışıkla beraber eş zamanlı olarak ışık arzusunu da alır. İster uyanış direkt olarak Yaradan’dan gelsin ya da kişinin anlaması için Yaradan’ın gönderdiği aracı vasıtasıyla gelsin, bu böyledir. Bu nedenle aşağıda olan tarafta hazırlık olmadığı zaman, her şey yukarıdan gelir. Daha önce belirttiğimiz gibi, Yaradan çalışmasında gerçek hazzı almak, hazırlık eksikliği sebebiyle aşağıda olan için imkânsızdır.

Daha önce Malhut Sefira’sı ile ilgili olarak, Hohma Sefira’sındaki bereket için özlem duyduğunu söyledik. Bu nedenle, aşağıda olan hazırlık yaptığında, verenin vermek istediği hazzı alır. Benzer şekilde, çalışmada kişi uyanış sebebiyle bir düşüş yaşar ve daha önce sahip olduğu şeyi istemeye başlar. Sonra bereketi almaya hazırlanır.

Yine de, gerçek Dvekut için -gerçekten alabilmek ve bunu Yaradan’ın arzu ettiği kadar önemli görmek- arzu ve özlem duymak hemen gerçekleşmez. Bu nedenle birçok iniş ve çıkış vardır. Ancak üst olan tarafta ilk uyanış olmadan, aşağıda olan için ne olduğunu bilmediği bir şeyi istemek asla mümkün olmaz.

Şimdi maneviyatın neden Din (yargı) yoluyla değil de, bir annenin oğluna yumuşak sözlerle bildirmesi gibi günahını ona bildirir denmesinin anlamıyla ilgili bize sorulanı, ayrıca neyin Din ve neyin “yumuşak sözler” olduğunu açıklayabiliriz.

Gerar’ın çobanları ve İzak’ın çobanları arasındaki tartışmayla ilgili olarak açıkladığımız gibi, bir şeyi tedarik edene “çoban” denir. İzak’ın çobanları şöyle söylüyordu: “Biz yanlıştan değil, sadece gerçekten yaşam gücü alırız.” Bu nedenle sağ çizgide çalışmayı istediklerinde, şöyle söylediler, “Gerçek niyetle yapılmadıkları için yerine getirdiğimiz eylemler değersiz olsa bile, biz azla yetiniriz.

“Eğer kime ihsan etmeyi arzuladığımızla ilgili -büyük ve yöneten bir Kral’a- herhangi bir çalışma bizim için yeterliyse ve biz bunu büyük bir ayrıcalık olarak kabul ediyorsak, Kral’a hizmet etmememize izin verildiği sürece, bu küçük bir hizmet bile olsa, O’na şükreder ve kutsarız.”

Buna İzak’ın adanmışlığıyla Yaradan’a hizmet etmek isteyen “İzak’ın çobanları” denir fakat beden bununla hemfikir değildir. Fakat İzak gibi hizmet etmeleri gerektiğini bildiklerinden, bununla yetinirler ve Yaradan’a şükrederler.

Ve Gerar’ın çobanlarının Klipa’sı geldiğinde, onların Yaradan ile mutlu olduğunu görüp hemen İzak’ın çobanlarıyla tartışmaya başlar ve şöyle derler, “Neden Yaradan ile mutlusunuz? Siz kendiniz de görüyorsunuz ki yaptığınız hizmet olması gerektiği gibi değil. Bir Kral’a hizmet ederken, en uygun yol her şeyi tam yapmaktır.”

“Öyleyse” derler, “Bu neşe niçin? Çoğunluğu izleyen bizler Yaradan bize emrettiği için pratik çalışmayı yerine getirdiğimizden, neşelenecek bir şeyimiz var. Ve karşılığında inanıyoruz ki maneviyat ve ıslahları yerine getirdiğimiz için ödül alacağız ve bundan mutluyuz. Fakat en önemli şeyin Lişma olduğunu söyleyen siz, görüyorsunuz ki ihsan etme amacına bağlanamıyorsunuz ve hiçbir şey yapamıyorsunuz. Şimdiye kadar ne kadar çaba harcadığınızı ve bir adım bile ilerleyemediğinizi kendiniz gördünüz. Neden boş yere çalışıyorsunuz? Siz Yaradan’a yaklaşmaya lâyık değilsiniz çünkü kendini sevmeye çok batmışsınız, hiçbir şey için tüm vaktinizi harcıyor olmanız ne utanç verici.”

O halde bu Klipa ne yapmaktadır? Kişiye Midat ha Din (Yargı niteliği) getirip, onu öldürmektedir. Klipa’nın, günahı Midat ha Din’e bildirdiği ve bu yüzden de kişinin çaresizliğe düşüp çalışmadan kaçmaktan başka bir şeyi yapamadığı kabul edilir. Klipa kişiden sahip olduğu inancı alır ve onu maneviyatsız bırakır. Ayrıca çalışmaya gelmeden önce olduğu gibi, maddesel doyum da alamaz. Bu nedenle melankolik ve üzgün olur ve tüm bunlar Klipa ona erdemli kılığında gelip sadece onun iyiliği düşünüyor gibi yapmasından dolayıdır.

Klipa kişiye günahını Din şeklinde bildirir yazılmasının anlamı budur. Fakat gece maneviyata bağlanmak için kalkan kişiye Işık günahını oğluna yumuşak sözler söyleyen bir anne gibi bildirir ve o ustası önünde tövbe eder.

“Yumuşak sözler” denmesinin anlamını anlamalıyız. Cümlenin sonunda şöyle der: “Ustasının önünde tövbe eder.” Diğer bir deyişle, Klipa günahını ona bildirir ama bunu Midat ha Din’le hareket eden Gerar’ın Klipa’sı -burada tövbe etmek ve ihsan etme amacı için çalışmak imkânsızdır ve bu nedenle Klipa onu uzaklaştırır- gibi Yaradan çalışmasından onu ayırmak istediği için yapmaz.

Daha ziyade, tövbe edemeyeceğini ve ihsan etme amacıyla çalışamayacağını aklına getirmemesi için ona yumuşak sözler söyleyerek anlamasını sağlayan bir “beyaz anne” gibi bildirir. “Yumuşak sözler” demek, kişi kendisi için zor olduğunu hissettiğinde, Yaradan yardım etmeyi istediği için düşündüğü gibi zor olmaz demektir.

Ancak, Yaradan’ın kendisinin bunu zorlaştırdığını anlamalıyız. şöyle yazdığı gibi: “Kalbini katılaştırdığımızdan, Firavun’a gel… ki işaretlerimi gösterebileyim.” Diğer bir deyişle, maneviyat kişinin ihsan etme yolunda yürümesinin zor olduğunu hissetmesi unsurunun, beceriksiz olduğu için değil, fakat “Onun kalbini katılaştırdım” sebebiyle olduğunu anlamasına izin verir. Peki neden? “Ki böylece İşaretlerimi gösterebileyim.”

Baal HaSulam bunu şöyle yorumlar, bu maneviyatın harflerine ihtiyaç duyulduğu için böyledir; bu nedenle, Yaradan kalbi katılaştırmıştır ki bununla kişi ışığa gereksinim duysun. Aksi takdirde, Işığa ihtiyaç duymaz. Fakat kişi ihsan etme yolunda gitmek istediği ve maneviyat onu kendisi için almanın günah olduğuyla ilgili, ki bu gerçek kötü eğilimdir, uyardığı için ihsan etme yolunda yürümeyi arzulayan kişiyle ilgili şöyle yazılmıştır: “Ne mutlu kötülerin meclisinde yürümeyenlere, günahkârların yolunda durmayanlara.”

“Kötülerin meclisinde yürümeyenler” yani Gerar’ın çobanları -kişinin kendilerinin peşinden gelmesini isteyenler- ihsan etme yolunu izlemenin değerli olmadığını anlamasına çabalayanlar. Bunun yerine onlar şöyle diyen İzak’ın çobanlarını duyarlar, “Ödül alma yolunda yürüyenlere “bir günah” denir. Ve bunun günah olduğunu anladıklarında, hemen Yaradan’a onları bu aşamadan çıkarması için yakarırlar ve şu yazılanını yerine getirmek isterler, “Günahkârların yolunda durmayanlar.”

Diğer bir deyişle, günahkâr aşamasında kalmayı istemez, Yaradan’ın onlara maneviyatın ışığını vermesini talep ederler çünkü maneviyatın “İçindeki ışık onu ıslah eder,” aynı zamanda Yaradan’ın gerçek hizmetkârı olmak isterler.

Zohar der ki: kişi maneviyatın yollarını bilmelidir çünkü “Üst gücün emirlerini bilmeyen, O’na nasıl hizmet edecek?” öyle anlaşılıyor ki, kişi kendi başına alma arzusundan çıkamadığını ve Yaradan’ın yardımına ihtiyacı olduğunu hissettiğinde, bunun ihtiyacı içinde uyanır.

O’nun yardımı manevi çalışma vasıtasıyla gelir ki onun içinde iki şey vardır: 1) “İçindeki ışık ıslah eder,” yani ihsan etme kaplarını edinir, 2) İhsan etme kapları olduğu ve Yaradan’a ihsan etmek istediği zaman, Yaradan’ın ondan neyi O’na vermesini istediğini bilmediğinde, Işık ona yardım eder. Zohar’da buna “Üst gücün emirlerini, O’na nasıl hizmet edeceğini bilmeyen,” denir.

Şimdi, a) Kişiyi çalışmadan uzaklaştırma amacındaki Midat ha Din vasıtasıyla, bir günahkâr olduğuyla ilgili onu uyaran, Klipa ile b) Oğlunu yumuşak sözlerle uyaran bir anne gibi günahıyla ilgili kişiyi uyaran, Işık arasındaki farkı anlamalıyız.

Manevi çalışma, kişinin günahını Işık vasıtasıyla yukarıdaki iki şekilde ıslah edebileceğiyle ilgili olarak bizi uyarır: 1) Kişiyi ıslah eden içindeki ışık vasıtasıyla; 2) Manevi çalışma hikmetiyle ödüllendirilme vasıtasıyla çünkü “Üst gücün emirlerini bilmeyen O’na nasıl hizmet edecek?”

Neden Zohar şu sonuca varır “Ve Usta’sının önünde tövbe eder.”Klipa günahıyla ilgili onu uyardığında, tövbe edemez. Onun yerine çaresizliğe düşer ve Yaradan çalışmasından tamamen ayrılır.

Öyle anlaşılıyor ki, kişi sağ çizgide yürüdüğünde, Gerar’ın çobanlarının Klipa’sının düşüncelerini dinlememelidir, tıpkı atalarımızın Davut’un söylediğiyle ilgili söylediği gibi, “Şafak beni uyandırmaz.” Daha ziyade, kişi akabinde sol çizgiye dönmelidir ve buna “Ben şafağı uyandırırım” denir.

Bu demektir ki, şafağı uyandırmaktadır. Bu, kişi karanlığı uyandırma arzusunun özel bir hazırlığı içinde demektir. Yani yanlış olduğuyla ilgili Klipa onu uyandırdığında, karanlığın düşüncelerini değil, sol çizgiyi çağırmaktadır. Öyle görülüyor ki, solu çağırır, eylemlerini nasıl ıslah edeceğini -form eşitliğinden uzaklığını görmek- inceleyip, aşamasının bayağılığını hisseder. Görür ki bazen Yaradan ile Dvekut’tan uzak olduğuna aldırmıyor. Bu içinde bulunduğu sürgünden onu çıkarması için Yaradan’a yakardığı zamandır.

Burada iki şeyin farkına varmalıyız: 1) Sürgünde olduğunu hissetmez. Diğer bir deyişle kendini sevmeden kaçma arzusu yoktur. Daha ziyade, Zohar’ın Hav, Hav (“ver-ver”, aynı zamanda köpek sesi) dediği aşamadadır. Tıpkı şu sözlerle belirtildiği gibi “Asalağın köpek gibi bağıran iki kızı var.” Şöyle yorumlar: “ Bize bu dünyanın ve gelecek dünyanın zenginliğini Hav (ver).”

Bu demektir ki onlar maneviyat ve ıslahları, her şeyi kendileri için almak amacıyla yerine getirirler. Sürgünü hissetmez, bu nedenle sürgünden kurtulmayı istemezler.

Tüm bunları sol çizgiye girdiği için hisseder. Fakat sağ çizgide yürüdüğünde çalışmasının tam olup olmadığına dikkat etmez. Onun yerine tutunduğu şey için Yaradan’a şükreder.

1) Bu aşamaya “gizliliğin içinde gizlilik” denir. Şöyle yazıldığı gibi, “Ve kesinlikle o gün yüzümü saklayacağım.” Bunu şöyle yorumlamalıyız, kişi gizlilik içindedir ve sürgünde olduğunu hissetmiyordur. Peki, sürgün nedir? Şöyle yazdığı gibi: “Günahlarımız yüzünden topraklarımızdan sürüldük ve uzak diyarlara gönderildik.”

Şöyle yazılmıştır: “Günahlarımız yüzünden.” Günah kendisi için almakla ilgilidir. Bu bizi “Topraklarımızdan” ayıran şeydir. Bilinir ki, “arzu” ve “toprak” kelimelerine Malhut (krallık) denir, yani cennet krallığı. Cennet krallığı demek kişi cennete yani Yaradan’a kölelik yapmayı üzerine alır demektir, şöyle yazıldığı gibi, “Gözlerini yukarıya kaldır ve gör: tüm bunları kim yarattı?”

“Topraklarımızdan sürüldük” yani “cennet krallığı” denilen topraklarımızdan, hizmetten ve cennetin görkemi için çabalamaktan sürüldük; bu amaçtan sürüldük, denmesinin anlamı budur. Peki, hangi arzuyu edindik? “Almak için almak” denilen “Dünyanın ulusları” arzusu.

Şöyle yazılmıştır: “(Biz), topraklarımızdan uzaklara gönderildik.” Adamah (toprak) kelimesi, form eşitliği olan Adameh la Elyon (En Yüce gibi olacağım) kelimesinden gelir. Kendi alma arzumuza bağlı olduğumuzdan, üst güçle form eşitliğinden, topraklarımızdan uzak düştük. Kişi sürgünü hissetmediğinde, gizlilik altında olduğunu bilmediğinde, “gizlilik” denilen sürgün ondan gizlidir. Bu nedenle gizlilik içinde gizlilik denilen aşamadadır.

Ancak, gizlilik içinde gizlilik aynı zamanda belli bir ifşa ölçüsü anlamına da gelir. Gerçekte gizlilik içinde gizlilik vardır fakat şunu sorarız, “Gizlilik içinde olduğunun farkındalığı nereden gelir?” şunu söyleyebiliriz ki, bu farkındalık ya direkt olarak ya da bir aracı vasıtasıyla Yaradan’dan gelir.

Bunun için şu ayeti yorumlamalıyız: “Işığın Yapıcısı ve karanlığın yaratanı.” Bu karanlık, kişinin hisleriyle ilgilidir, yani gizlilik içindedir, O’nun nerede olduğunu arama arzusu yoktur.

Aynı zamanda maneviyatın Yaradan’ın kıyafetlenmesi olduğu konusundaki gizliliği de hissetmez ya da bundan pişman olmaz. Onun yerine, tamamen farklı bir dünyadadır yani bir Yaradan olduğu ve bu Yaradan’ın yarattıklarına haz ve mutluluk vermek istemesi onu pek ilgilendirmez. “Gizlilik içinde gizlilik” denilen bu hisse “karanlık” denir ve Yaradan bu karanlığı yaratır ve ona verir.

Fakat görüyoruz ki, kişi genellikle kendindeki negatifliği göremez. Dindar olsun ya da olmasın iyi olduğunu bilir. Şöyle yazdığı gibi: “Rüşvet onları körleştirir.” Kişi kendine kapalı olduğundan, gerçeği asla göremez. Bu nedenle iyi olmadığını gören kişi üstten bilgilendirildiğini söylemelidir.

2) Tek gizlilik içindedir. Diğer bir deyişle gizlilik altında olduğunu hisseder. Bu demektir ki, Yaradan’dan uzak olmak onu acıtır yani Yaradan ondan gizlidir ve o, O’nun önünde kendini iptal etme arzusu hissedemez. Fakat aynı zamanda uzaklık ona acı verir. Bu aşamada Yaradan’ın ona yardım etmesini, “Dvekut ve form eşitliği” denilen O’na yakınlaşmayı istemekten başka bir yolu yoktur.

“Sol çizgi” denilen yaptığı tüm bu çalışma belli bir zamanda olmalıdır. Diğer bir deyişle özellikle sağ çizgide yürüdükten sonra olmalıdır, küçük bile olsa O’na hizmet etmesini sağladığı için Yaradan’a şükreder ve bundan mutlu olur. Yukarıda söylediğimiz gibi, bu gerçeğin yoludur.

Sonrasında, uzun değil kısa bir süre için sol çizgiye geçebilir. Diğer bir deyişle, talep ve Işığa bağlandığında sol çizgiye gitmemek, sağda kalmak için özellikle dikkat etmelidir, bu nedenle şöyle denir: “Kutsanmış olan, kutsanmışa bağlanır.”

Ve bu zaman bir üst dereceyle ödüllendirildiği zamandır. Şöyle yazıldığı gibi, “Kutsallık sadece neşeyle vardır.” Fakat eleştirme zamanı olan sol çizgide olduğunda, bu zaman sadece yanlışlarını gördüğü yerdir. Fakat sol çalışması ona dua etme ihtiyacı vermelidir. Dua özellikle bir eksiklik olduğu yerle ilgilidir ve bu yere “lanetli” denir. Fakat sonra “Lanetli olanlar kutsanmışa bağlanamaz.” Bu sebeple, üst dereceye yükselecek yer yoktur. Tersine sağ çizgi yükseliş yeridir ve sonra bütünlük aşamasına gelir.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,173