e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Makaleler > Kötü Sözün Özü Nedir ve Ona Karşı Kim Durur?

Kötü Sözün Özü Nedir ve Ona Karşı Kim Durur?

Makale No 10, 1986-87

Zohar’da şöyle yazar: “Gel ve gör, yılanın kadına söylediği kötü söz, onu ve Adem’i, hem onları, hem bütün dünyayı ölüme mahkum etti. Kötü söz ile ilgili şöyle yazar: ‘Ve onun dili, keskin bir kılıçtır.’ Bu sebeple, ‘Kılıca dikkat et,’ yani kötü söze. ‘Öfke, kılıcın cezasını getirir.” Bu ne demek? Yaradan kötüleri yargıladığı bir kılıca sahip olduğundan, o Yaradan’ın kılıcıdır. Bununla ilgili şöyle yazar: ‘Tanrı’nın kana bulanmış bir kılıcı var,’ bu içindeki Din’den (yargı) gelen Malhut’tur , ‘Ve benim kılıcım, et yiyecek’ Bu nedenle, ‘Kılıca dikkat et çünkü öfke kılıcın cezasını getirdiğinden, bilesin ki onda yargı vardır.’

Din (yargı) der, ama kötü söz sarf eden kılıç dilli kişi ile ilgili şunu söylemek ister: ‘Bilmelisin ki bu nedenle yargılanır’, kılıç onun için hazırlanan her şeyi yakıp kül eder, içindeki Din formundaki Malhut. Bununla ilgili şöyle yazar: ‘Bu dışlanan kişinin yasası olacak.’ ‘Bu’ denilen Malhut, onu yargılar, çünkü o kötü söz söylemiştir ve ıstırap kötü söze gelir.” Buraya kadar yazılanlar budur.

Bunun iyi anlaşılması gerekir, Zohar kılıç dilli kişi yani kötü söz söyleyen için, kılıcın ona hazırlanan her şeyi yakıp kül ettiğini -içindeki Din formundaki Malhut- söyler. Biz yılanla ilgili olarak söylenenlerden öğreniriz ki, yılan kadına kötü söz söylemiştir. Oysa orada kötü söz Yaradan ile ilgiliydi; Kişi ve dostu arasındaki kötü sözle ilgili olarak “Ve onların dili kılıç kadar keskin,” denmesi ve ölüme sebep olacak kadar ağır olması, bunun kişi ve dostu arasında olduğunun kanıtı mıdır?

Diğer bir deyişle, kişi ve dostu arasındaki kötü sözün kötülüğünün önem ve derecesi, kişi ve Yaradan arasındaki kötü sözün derecesiyle aynıdır. Dostuna kötü söz söylemekle, Yaradan’a kötü söz söylemek arasında fark yoktur. Yaradan’a kötü söz söylendiğinde, kişi O’ndan ayrılacağından, bunun ölüme neden olduğunu anlamalıyız. Bu sebeple, Yaşamları Yaşamı’ndan ayrı olacağı için, o ölü olarak kabul edilir. Fakat kişi ve dostu arasındaki kötü söz neden ölüme sebep olsun?

Zohar der ki: Istırap kötü sözden gelir. Atalarımız şöyle der: “Batı’da şöyle söylenir: Üçüncünün konuşması, üçünü de öldürür: Konuşanı, dinleyeni ve hakkında konuşulan kişiyi.” Raşi, kişi ve dostu arasındaki bir sırrı üçüncü kişinin açığa çıkarmasını “Üçüncünün konuşması,” dedikodu olarak, yorumlar. Ayrıca Kabalist Yohanan, Kabalist Yosi Ben Zimra adına şöyle der: “Kötü söz söyleyen, inancını yok sayandır.” Hasda ise şöyle der: “Mr Ukva, ‘Kim kötü söz söylerse, Yaradan şöyle der: ‘O ve ben bu dünyada yaşayamayız’ demiştir.’”

Kötü sözle ilgili yasaklamanın önemine, kişinin inancını yok sayması ya da Mr Ukva’nın söylediği gibi, Yaradan’ın “O ve ben bu dünyada yaşayamayız” noktasından bakmalıyız. Bu demektir ki, örneğin, eğer Reuben, Şimon’a Levi ile ilgili olarak kötü bir şey söylerse, Reuben’in Levi ile ilgili kötü konuşması sebebiyle Yaradan bu dünyada yaşayamaz. Oysa Reuben’in işlediği diğer günahlarla Yaradan bu dünyada onunla beraber yaşayabilir. Bu nedenle, eğer bu o kadar ağır bir şeyse, o zaman kötü sözün ve onu böyle kötü yapan şeyin ne olduğunu iyi anlamalıyız.

Bunu çalışmada açıklayacağız. Manevi İlmin Verdikleri kitabında, “Dostunu kendin gibi sev” emrinin büyük önemi anlatılır. “Kabalist Akiva şöyle der: ‘Bu maneviyatın en önemli kuralıdır.’ Atalarımızın bu cümlesi açıklama gerektirir. Klal (kolektif/kural) kelimesi ayrıntılar toplamını belirtir, bir araya geldiklerinde kolektifi oluştururlar. Bu nedenle, emirle ilgili olarak ‘Dostunu kendin gibi sev,’ dediğinde Maneviyatın en büyük Klal’dan bahseder, şunu anlamalıyız ki maneviyatın geri kalan 612 koşulunun toplamı yorumlarıyla beraber, ‘Dostunu kendin gibi sev’ emrinin taşıdığı anlamdan ne eksik ne de fazladır.”

“Bu oldukça kafa karıştırıcıdır çünkü sevaplar (manevi kurallar) ile ilgili olarak insanla, insan arasında olduğunu söyleyebilirsin fakat nasıl tek bir prensibin Yaradan ve insan arasındaki yasaların özü olan tüm sevapları kapsar?”

Ayrıca şöyle yazılmıştır: “Hilel’in karşına maneviyatı öğrenmek isteyen bir kişi şöyle der: ‘Tek ayağımın üzerinde dururken, bana tüm maneviyatı öğret.’ Hilel şöyle cevaplar: ‘Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma (‘dostunu kendin gibi sev’ cümlesinin farklı söylenişi), gerisi yorumdur; git çalış.’”

“Önümüzde çok net bir kural var: Tüm 612 emir ve öğretide yazılan her şeyden üstün tutulmuş dostunu kendin gibi sev kuralı… Bu nedenle özellikle ‘gerisi yorum; git, çalış’ demiştir. Bu demektir ki, ilmin geri kalanı bu emrin yorumudur.”

Öğrenmek isteyen kişi, Hilel’e “Tek ayağım üzerinde dururken, bana bütün maneviyatı öğret” dediğinde, neden Hilel ona kutsal dilde cevap vermeyip, Aramice dilini kullanarak şöyle dedi: “Nefret ettiğin şeyi, dostuna yapma!”

Şunu anlamalıyız ki, maneviyatta pozitif bir sevap olan (yap denilen prensipler – bazı eylemleri yerine getirmek için emir) “Dostunu kendin gibi sev” yazılmıştır, oysa Hilel negatif formda (yapma denilen prensipler – bazı eylemleri yerine getirmekten kaçınmak için emir) konuşur ve şöyle der: “Nefret ettiğin şeyi, dostuna yapma!”

Manevi İlmin Verdikleri kitabında, yaratılış amacı yarattıklarına iyilik yapmak ve yaratılanların hiçbir eksiklik olmadan haz ve mutluluk hissetmesi olduğundan, “Dostunu kendin gibi sev” kuralının önemi ve büyüklüğü anlatılır. Dal, köküne benzemek ister kuralı vardır. Kökümüz tüm varlıkları yaratan Yaradan olduğundan, O’nda hiçbir noksanlık ve kimseden bir şey alma gereksinimi yoktur.

Dolayısıyla, yaratılanlar birisinden bir şey aldığında, aldıkları kişiden utanırlar. Bu nedenle, yaratılanların Yaradan’dan haz ve mutluluk alırken utanmaması için, üst dünyalarda Tzimtzum (kısıtlama) düzeni kurulmuştur. Bu üst bereketin bizden gizlenmesine neden olur, böylece manevi ilme ve kalbin Islahına gizlenen Yaradan’ın bize verdiği iyiliği hissedemeyiz.

Maddesel hazlara inandırılmış, onun avantajını hissetmiş olsak da -tüm yaratılanların adanmış bir şekilde hazzın peşinden koşması- herkesin içinde, manevi çalışmalar yerine getirildiğinde elde edilebilecek şeye kıyasla çok küçük olan bir ışık vardır. Bununla ilgili Zohar’da, Keduşa’nın (kutsallık) Klipot’u (kabuklar/ kötü eğilimler) koruduğu yazar. Bu demektir ki, eğer Keduşa Klipa’ya yaşam gücü vermeseydi, var olmaları mümkün olmazdı.

Her şey sonunda ıslah olacak ve Keduşa’ya girecek olmasına rağmen, Klipot’un var olmasının bir sebebi vardır. O, yaratılanların ıslahı için verilmiştir, bu ikisi her ne kadar birbirine zıt olsalar da aynı konu başlığı altında iki ayrı başlıktır. Bununla ilgili şöyle yazılmıştır (Zohar Kitabı’na Giriş): “Bu sebeple, birbirine zıt olan iki sistem vardır, Keduşa (kutsallık) ve arı olmayan (kirlilik) ABYA.” Dolayısıyla, Keduşa onları nasıl ıslah edebilir?

Dünyada yaratılan insan için bu böyle değildir. Zaman söz konusu olduğundan, onlar (iki sistem) tek kişide, birer birer toplanmıştır. Keduşa’nın, kirliliği ıslah etme yolu vardır. Bu böyledir çünkü insan on üç yaşına kadar kirlilik sistemi içindeki alma arzusunu edinir. Daha sonra, maneviyata bağlanarak, Keduşa’nın Nefeş’ini elde etmeye başlar ve sonra Keduşa dünyalarının sistemi tarafından korunur.

Dahası Klipot’un, Keduşa’dan aldığı tüm bereket, kapların kırılması ve ABYA’yı meydana getiren bilgi ağacının günahı sebebiyle, küçük bir ışık olarak hissedilir. Dolayısıyla, yaratılanların tüm güçleriyle o küçük ışığın arkasından koşmalarını ve hiç birinin “Edindiklerimle yetineceğim” dememesini anlamamız, imgelememiz ve görmemiz gerekir. Oysa insanlar bunu söylemek yerine, sahip oldukları şeylere yeni ilaveler yapmak ister. Tıpkı atalarımızın dediği gibi: “Kimin yüz dileği varsa, o iki yüz olur.”

İçlerinde bütünlük olmamasının sebebi, başlangıçta mükemmel olmadıklarındandır. Fakat maneviyatta, üst ışık manevi olan her şeyi kılıflar. Bu nedenle, kişi maneviyatın aydınlanmasını edindiğinde, Keduşa’nın küçük bir parçası olan Nefeş de Nefeş derecesinde bile -geri kalan Keduşa gibi o da mükemmeldir- bütünlük olduğundan, bu aydınlanmanın küçük ya da büyük bir derece olup olmadığını söyleyemez. Bu böyledir çünkü üst ışıktaki “büyük” ve “küçük” konusu alanın değerine bağlıdır.

Diğer bir deyişle, bu alıcının ışığın büyüklüğünü ve önemini edinebilme seviyesine bağlıdır. Işığın kendisinde değişiklik olmaz. Tıpkı şöyle yazıldığı gibi: “Ben, Yaradan (HaVaYaH), değişmem.”

Bu durumda şu soru akla gelir: “Haz ve mutluluğun çoğunluğuna sahip manevi hazlar söz konusu olduğunda, maddesel şeyler için gösterdikleri büyük çabayı sarf etmeye istekli olmayan insanlar gördüğümüzden, neden bütün dünya maddesel hazların içinde parlayan o küçücük ışığın peşinden koşar?” Oysa maddesel hazlar, ABYA’nın içindedir. Üzerlerinde bir kısıtlama ve gizlilik yoktur, haz olmadan yaşamak mümkün olmadığından, bu maksatlı olarak böyledir, aksi takdirde dünya var olamazdı.

Bu, yarattıklarına iyilik yapmak olan yaratılış amacından bize gelen şeydir. Bu nedenle haz olmadan yaşam olmaz. Öyle görüyor ki, haz insanda ifşa olmak zorundadır. Bedenin yaşamını sürdürmesi dışındaki diğer hazları almak söz konusu olduğunda bu böyle değildir. Bunun üzerinde kısıtlamalar ve gizlilikler vardır, bu nedenle kişi “form eşitliği” denilen, ihsan etme çalışmasına kendini alıştırmadan önce, manevi çalışma ve ıslah ile kılıflanmış yaşam ışığını alamaz. Bu böyledir çünkü manevi çalışma ve kalbin arınmasıyla kılıflanan ışık açığa çıktığında, seçme şansı olmayacaktır.

Diğer bir deyişle, ışığın ifşa olduğu yerde, maneviyat ve arınmalarını da yerine getirdiğinde kişinin hissettiği haz, kendine alma formunda olacaktır. Dolayısıyla, Yaradan’ın emirleri nedeniyle maneviyatı ve ıslahları yerine getirdiğini söyleyemeyecektir. Daha ziyade, onların içindeki hazzı hissettiği için maneviyata ve ıslahına bağlanmak zorundadır. Kişi bunun dışındakilerde haz hissettiğinde, maneviyat ve arınmalarından aldığı gerçek tada kıyasla hazzın çok küçük olduğunun, hırsın üstesinden gelmenin ve arzu büyüdükçe, onun acısına tahammül etmenin zorlaştığının, hesabını yapabilir.

Anlaşılan o ki, maneviyat ve arınmalarındaki hazzın sınırsızlığı açığa çıktığında, kişi “Bu emri yerine getiriyorum çünkü bu Yaradan’ın arzusu,” yani O’nun emirlerini yerine getirerek Yaradan’a ihsan etmek istiyorum, diyemez. Neticede, maneviyat ve ıslahları Yaradan’a vermek istediğinden değil, kendisi için yerine getirmek ister.

Işık ve ıslah üzerindeki kısıtlama ve gizliliğin sebebi budur. Ve bu sebeple, bütün dünya ışığın ve doyumunun hazzı almak için enerjisi olmadığından maddesel hazların peşinden koşar çünkü haz yukarıda söylenen sebep nedeniyle onlara ifşa olmamıştır.

Öyle anlaşılıyor ki, inançla ilgili olarak, manevi çalışma ve uygulamaların önemine ve genel olarak Yaradan’a -bizi izlediğine- inanmalıyız. Bu demektir ki, kişi Yaradan’ın rehberliğini ve yarattıklarına nasıl bereket verdiğini hissetmediği için maneviyatı ve gerekliliklerini yerine getirmediğini söyleyemez çünkü hissetmese bile buna inanmak zorundadır.

Bu böyledir çünkü O’nun rehberliğinin cömertliğini hissettiğinde, artık inanç sorusu olmayacaktır. Fakat neden Yaradan, O’na inançla hizmet etmemizi istedi? Akıl aşamasında hizmet etseydik daha iyi olmaz mıydı?

Cevap Baal HaSulam’ın söylediği gibidir, kişi Yaradan’ın, O’na inançla hizmet etmemizi istediğini düşünmemelidir çünkü O üzerimize akıl formunda parlamaz. Daha ziyade, Yaradan bilir ki, form eşitliği olan “Yaradan ile Dvekut (birleşme)” denilen inanç, amaca ulaşmamız için daha başarılı bir yoldur. Bununla, “utanç ekmeği” olmadan yani utanmadan iyiliği alma gücüne sahip oluruz. Bu böyledir çünkü Yaradan’dan haz ve mutluluk almak istememizin tek sebebi, Yaradan’ın bundan haz alacağını bilmemizdir ve Yaradan’a ihsan etmeyi arzuladığımızdan, O’ndan haz ve mutluluk almak isteriz.

Dolayısıyla yapmamız gereken çalışma, dünyanın yaratılma amacını -yarattıklarına iyilik yapmak- yerine getirmek için, kendimizi ihsan etme kaplarını edinecek şekilde vasıflandırmaktır. Bu, Kral’ın hediyesini tamamlamanın ıslahıdır, böylece hazzın alımında utanç hissedilmez. Ve içimizdeki tüm kötülük, almaya mecbur olduğumuz iyilik adına bizden ayrılır.

Bu algıları (hisleri) edinmemiz için bize manevi çalışma ve prensipleri şifa olarak verilmiştir. Atalarımız şöyle der: “Yaradan der ki: ‘Kötü eğilimi ben yarattım ve onun şifası için ışığı (manevi ilmi) verdim,’ ışık vasıtasıyla kişinin içindeki tüm kendini sevme kıvılcımları yok olur ve sadece Yaradan’ına ihsan etme arzusuyla ödüllendirilir.”

“Manevi İlmin Verdikleri” makalesinde şöyle denir: “Maneviyatta iki kısım vardır: 1) İnsan ve Yaradan arsında uygulananlar ve 2) insan ve insan arasında uygulananlar. Her ikisi de aynı şeyi amaçlar; yaratılanların Yaradan ile birleşmesi (Dvekut).

“Ayrıca, her ikisinin de pratik yönü gerçekten bir ve aynı olduğundan, manevi çalışmayı ve prensiplerini O’nun rızası için yerine getirenler için, öğretinin iki kısmı arasında fark yoktur. Bunun nedeni kişinin onu tamamlamadan önce, herhangi bir ihsan etme eylemi hissetmeye mecbur olmasıdır -ister dostuna, ister Yaradan’a karşı- çünkü boşluk bizim anlayışımızın üzerindedir.

“Durum bu olduğundan, manevi öğretinin kişi ve dostu arasındaki ilişkiyle ilgili kısmının, kişiyi arzu edilen hedefe daha çok yaklaştırdığını düşünmek mantıklıdır. Bunun nedeni, insan ve Yaradan arasındaki uygulamalar çalışmasının sabit, özel olması, zahmetli olmaması, kişinin buna kolayca alışması ve alışkanlıkla yapılanların bir fayda getirmemesidir. Fakat insan ve insan arasındaki uygulamalar değişken, düzensizdir ve nereye dönerse dönsün etrafını sarar. Dolayısıyla, onun şifası daha belirgin ve amaca daha yakındır.

Şimdi Kabalist Akiva’nın “Maneviyatın en büyük kuralı” “Dostunu kendin gibi sev” demesini anlayabiliriz. Çünkü en önemli şey, “ihsan etme kapları” denilen Yaradan ile Dvekut’la ödüllendirilmek, yani form eşitliğine gelmektir. Bu sebeple maneviyat ve ıslah şifası verilmiştir ki böylece kişi ve dostu arasındaki sevgiden Yaradan sevgisine erişildiğinden, kendini sevmeden çıkılabilsin ve başkalarını sevmeye gelebilsin.

Şimdi neden dönmenin Hilel’e gelip: “Bir ayağımın üzerinde dururken bana maneviyatı öğret” demesini ve Hilel’in ona kutsal dilde değil de, Arami dilinde cevap vererek: “Nefret ettiğin şeyi, dostuna yapma” demesini, anlayabiliriz. Hilel’in “Dostunu kendin gibi sev” pozitif uygulamasını söylemek yerine, onu negatife dönüştürerek “Nefret ettiğin şeyi, dostuna yapma” demesiyle ilgili daha çok anlamamız gereken şey var.

“Dostunu kendin gibi sev” eyleminin önemiyle ilgili açıklamaya göre, bu uygulamada özellikle kişiyi Yaradan sevgisine ulaştırma gücü vardır. Bu sebeple öğrenci, Hilel’e gelip de ona: “Bir ayağım üzerinde dururken, bana tüm maneviyatı öğret” dediğinde, Hilel ona: “Dostunu kendin gibi sev” kuralını yazıldığı gibi anlatmak istedi. Ancak, diğer taraftan da “Dostunu kendin gibi sev” emri daha sert olan “kötü söz” denilen ölüm kötülüğünü açıklamak istedi.

“Dostunu kendin gibi sev” prensibi kişiye kendini sevmenin üstesinden gelme gücünü verir ki bu şekilde kişi kendini sevmeden çıkıp, Yaradan sevgisine gelir.

Öyle anlaşılıyor ki, eğer kişi “Dostunu kendin gibi sev” prensibine bağlanmazsa, “oturup, hiç bir şey yapmama” aşamasındadır. Kendini sevme otoritesinden çıkmada gelişme göstermez ama gerilemez de. Diğer bir deyişle, başkalarına sevgi göstermemesine rağmen, kötüye de düşmez ve başkalarının nefretini uyandıracak hiçbir şey yapmaz.

Oysa eğer dostuna kötü söz söylerse, bununla kötüye düşer. Sadece başkalarının sevgisine bağlanmamakla kalmaz, bunun tersini de yapmış olur; dostuna kötülük yaparak başkalarının nefretine sebep olacak eylemler yapmak. Doğal olarak, kişi sevdiğine kötülük yapmaz çünkü bu kalpleri ayırır. Dolaysısıyla, aramızdaki sevgiyi bozmamak için sevdiğimiz kişiye kötülük yapmak istemeyiz çünkü kötülük nefreti yaratır.

Dolayısıyla bundan şu sonuç çıkar ki, kötü sözün (iftira) kötülüğünün büyüklüğü, başkalarını sevmekten Yaradan sevgisine gelmek değil, başkalarına nefretten, Yaradan nefretine gelmektir ve dünyada bundan daha kötü bir şey yoktur. Fakat kişi günah işleyip, kendini sevmeye batarak alma arzusunun üstesinden gelemese bile, Yaradan nefretine gelmez. Bu sebeple diğer günahlarla ilgili şöyle yazılmıştır: “Ben, bozukluklarının ortasında onlarla duran Yaradan’ım.” Fakat kötü söz ve eylemle, kişi başkalarını sevmenin tam zıttı olan Yaradan nefretine gelir.

Şimdi Kabalist Yohanan’ın şu sözlerini anlayabiliriz: “Kim kötü söz söylerse, inancı yok sayıyor demektir.” Kötü söz inancı yok sayıyor olabilir mi? Bu onun Yaradan’dan nefret etmesine sebep olduğundan, yaratılış amacını yok sayıyor demektir. Görürüz ki başkasına iyi davranan, her seferinde ona haz ve mutluluk vermek isteyen kişi, kesinlikle karşısındakini sever. Fakat kişi kötülük yaptığında, bu onu Yaradan nefretine getirir. Dolayısıyla kişi iyilik yapmak olan yaratılış amacını yok saymış olur.

Şimdi Hasda’ya sorulan şeyi daha iyi anlayabiliriz: “Kim kötülük yaparsa, Yaradan şöyle der: ‘O ve ben bu dünyada yaşayamayız.’” Kötü söz, Yaradan’ın bu dünyada onunla yaşayamamasına sebep olabilir mi?

Yukarıda söylediğimiz gibi, kim kötü söz söylerse Yaradan’dan nefret eder hâle gelir. Maddesellikte kişi birçok insanla aynı evde yaşayabilir ve onların iyi olup olmamasına önem vermiyor olabilir ama orada nefreti keşfettiğinde, hemen oradan kaçar çünkü nefretle bir dakika bile kalmak istemez. Benzer şekilde, kim Yaradan nefretine gelirse, Yaradan onunla bu dünyada yaşayamaz.

Şunu sorabiliriz: “Dostundan bir şey çalan kişi, onun nefretine sebep olur çünkü ondan bir şey çalınan kişi, dostunun çaldığını anlayınca, ondan nefret edenin kendisi olduğunu görmez mi?” Ya da şöyle de söyleyebiliriz, kimin ondan çaldığını asla bilmese bile, hırsızın kendisinden daha fazla olarak -başkalarını sevmeye bağlanmak yerine- kendini sevmeye batıp, nefrete düşebilir. Bu nedenle çalmanın kötü söz kadar kötü olduğunu söylemezler. Bu demektir ki, çalmak kötü söz kadar günah değildir.

Cevap şu olmalıdır, çalan kişi nefret yüzünden çalmamaktadır. Bunun sebebi parayı ya da değerli şeyleri sevdiği içindir ve bu sebeple nefret yüzünden çalmaz. Fakat kötü söz aynı şey değildir çünkü o nefretten çıkar.

Riş Lakiş’in söylediği gibidir, “Riş Lakiş şöyle der: ‘Neden ‘Eğer yılan fısıldamadan ısırırsa, bunun dili olana bir faydası yoktur’ demiştir? Gelecekte, tüm hayvanlar yılana gelip şöyle diyecek, ‘Aslan avlanır ve yer; kurt avlanır ve yer. Fakat sen, neyden haz alıyorsun?’ Yılan şöyle cevap verir, ‘Dili olanın avantajı nedir?’”

Raşi şöyle yorumlar: “Bir aslan avlanır ve yer, zarar veren herkes haz alır. Aslan avlanır ve yer. Canlı olanı yer. Ve eğer kurt avlanırsa, önce öldürür sonra yer. Bu hazdır. Fakat senin, insanları ısırmaktaki hazzın nedir? Yılan cevap verir, ‘Peki dili olanın avantajı nedir? Kötülük yapanın nasıl bir hazzı olur? Bunun gibi, ısırdığım zaman, haz almam.’”

Yukarıda söylenenlerle, görürüz ki, insanlara zarar vermek farklıdır çünkü kişi haz alır, örneğin aslan ve kurt insandan nefret ettiği için zarar vermez, sahip oldukları arzu sebebiyle zarar verir.

Fakat kötü sözle ilgili böyle değildir. Kişi bundan bir ödül almaz ve insanların nefretine sebep olur. İnsanı sevmekten Yaradan sevgisine gelinen “Dostunu kendin gibi sev” kuralına göre, kişi insan nefretinden Yaradan nefretine gelir.

Benzer şekilde, şu sözleri okuruz (Berahot 17a): “Yaradan korkusu ilmin başlangıcıdır; iyi bir anlayış onları onlar yapan şeydir. Şöyle demez, ‘yapan’ fakat ‘Onları yapan,’ der, onlar Lişma’yı (O’nun için) yerine getirenlerdir, Lo Lişma’yı (O’nun için değil) değil. Kim Lo Lişma’da kalırsa, doğmamış olması onun için daha iyidir. Tosfot’ta şöyle sorar: ‘Eğer biri şunu söylerse, ‘Kişi Lo Lişma’da olsa bile manevi çalışmaya bağlanmalıdır ve bu şekilde Lo Lişma’dan Lişma’ya gelir.” Şöyle demeliyiz; ‘Burada sadece dostlarına sıkıntı vermek için çalışan kişiyle ilgiliyiz, orası ise saygınlık için çalışan kişiyle ilgilidir.’”

Sıkıntı verme amacıyla Lo Lişma’yı yerine getirmekle, saygınlık için yani ona “Kabalist” denmesi için, Lo Lişma’yı yerine getirmeyi ayırt etmemiz gerekir dediğinde, Tosfot’un cevabını anlamalıyız. Bunu Kabalist Akiva’nın “Dostunu kendin gibi sev, maneviyatın en önemli kuralıdır” sözüne göre değerlendirmeliyiz. Bunu Kabalist Akiva “Maneviyatın Verdikleri” makalesinde açıklar çünkü bu ilke vasıtasıyla, kişi dost sevgisini edinir ve buradan daha sonra Yaradan sevgisine gelir.

Öyle anlaşılıyor ki kişi kendini sevmeden çıkmaya çabalamalıdır, bunun sonrasında ihsan etmek için Manevi Çalışma Lişma’ya bağlanabilir. Bu ancak maneviyat ve ıslahları yerine getirmekle yapılabilir. Kendini sevmeden çıkmadığı sürece, Lişma’ya bağlanamaz. Kendini sevmeyle meşgul olmasına rağmen, bundan çıkabilmek için manevi alışmaya bağlanarak güç alır ve akabinde her şeyi ihsan etmek için yapacağı zamana, Yaradan sevgisine gelir.

Lişma’ya ulaşmak sadece saygınlık için manevi çalışmaya bağlandığı zaman mümkündür. Bu demektir ki, çalışıyor fakat başkalarını sevme niteliğini edinmediğinden, onlar yararına çalışamıyor. Dolayısıyla manevi çalışmaya bağlanmak başkalarını sevme niteliğini edinmede ona yardımcı olur.

Fakat başkalarını sevme eyleminin tersine çalışırsa, manevi çalışmayı ve uygulamalarını başkalarından nefret ettiği ve onları mutsuz etmek için yerine getirirse, iki zıtlık nasıl aynı potada olabilir? Şöyle söylenmiştir: Kişi ihsan etme eylemini yerine getirdiğinde, Işık başkalarını sevmeyi başarmada onu destekler. Niyet, ayrıcalık kazanma olsa da, Işık ihsan etme arzusunu edinmesi için de kişiye yardımcı olur. Oysa burada kişi başkalarının nefretine bağlanmıştır. Bu başkalarını sevmesine sebep olabilir mi?

Bu, hırsız ve kötü söz söyleyen arasındaki ayrımla ilgili olarak söylediğimiz şeye benzer. Hırsızlar ve soyguncular parayı, altını ve diğer pahalı şeyleri sever. Onların bireyin kendisiyle kişisel bir hesabı yoktur. Diğer bir deyişle, hırsızlar kişinin kendisini dikkâte almaz, daha ziyade düşünceleri daha fazla parayı kolayca nereden bulacaklarına odaklanmıştır ve polisin onları hırsız ya da soyguncu olarak açığa çıkarması oldukça zorlayıcıdır. Onlar insanın kendisini asla düşünmez.

Ancak kişi kötü söz söylediğinde, eylemin kendisini göz önüne almaz. Daha ziyade tek düşüncesi arkadaşını insanların gözünde aşağılamaktır. Burada tek düşünce duyulan nefrettir. Şu bir gerçektir ki, kişi sevdiğine kötü söz söylemez. Bu nedenle özellikle kötü söz başkalarının nefretine sebep olur ki bu Yaradan nefretine yol açar. Bu sebeple, kötü söz dünyanın yıkımına sebep olduğundan, çok ölümcül bir meseledir.

Şimdi kötü söz ölçüsünü açıklayacağız; kişinin dostuyla ilgili söylediği hangi kelime veya cümlenin kötü söz olup olmadığını. Bu ölçüyü Hilel’in dönmeye verdiği cevapta buluruz, “Nefret ettiğin şeyi, dostuna yapma.” Bu şu demektir, dostlarınla ilgili söylemek istediğin herhangi bir şey, eğer sana söylenmiş olsaydı bundan hoşlanıp hoşlanmayacağını düşün. Diğer bir deyişle bu sözlerden haz almıyorsan, “Dostuna yapma.”

Kişi dostuna bir şey söylemek arzusunda olduğunda derhâl şöyle düşünmelidir: “Eğer bu bana söylenmiş olsaydı, bu kelimeden nefret eder miydim?” Hilel’in dönmeye söylediği gibi, “Dostuna yapma.” Buradan söylenmemesi gereken kötü sözün derecesini anlayabiliriz.

Yukarıda söylenenlerle, neden Hilel’in kutsal dilde (İbranice) değil de, dönüşüm dilinde konuştuğunu anlayabiliriz. Dönme “Bir ayağımın üzerinde dururken bana tüm maneviyatı öğret” dediğinde, cevap olarak ona “Dostunu kendin gibi sev” cümlesinin dönüşmüş hâli, “Nefret ettiğin şeyi, dostuna yapma” (Aramice) demiştir.

Önce bu dilin bize imâ ettiği şeyi anlamalıyız. Ari şöyle demiştir (Talmud Eser Sefirot, 15. Kısım, 1765.sayfa): “Ve Tanrı derin bir uykuya sebep oldu (Gimatria’da, Tardema (uyku=Targum dönüşüm), bu dönüşüm ve Ahoraim (sırt/arka) olarak kabul edilir.” Bu demektir ki, kutsal dile (İbranice) Panim’e (önceki), dönüşüme (Aramice) Ahoraim denir.

Panim aydınlatan ya da bütün olan şey, Ahor (arka) aydınlatmayan ya da bütün olmayan şey demektir. Kutsal dilde şöyle yazar: “Dostunu kendin gibi sev,” bunun anlamı bütünlüktür ve amacın tamamlanması demek olan insan sevgisinden Yaradan sevgisine gelindiği için kişi Dvekut’u edinmelidir. Şöyle yazdığı gibi: “Ve O’na bağlanmak.”

Fakat “Dostunu kendin gibi sev” cümlesinin dönüşümü Hilel’in dönmeye söylediği “Nefret ettiğin şeyi, dostuna yapma” ile ilgili şunu söylemeliyiz ki bu olumsuzluk çağrıştıran kötü sözle ilgilidir ve yasaklanmıştır çünkü nefreti getirir ve buradan kişi Yaradan nefretine gelebilir. Bu bütünlük olarak kabul edilmez çünkü kötü söz söylememekle, kişi başkalarını sevmeye gelmeyi başaramaz, sadece başkalarını sevme vasıtasıyla Yaradan ile Dvekut denilen bütünlüğe erişebilir.

Bu sebeple kötü söz, sadece başkalarını sevmeye bağlanmadığından değil, tersini yaptığından -nefrete bağlandığından- bu kadar kötüdür. Bu sebeple, çalışmanın başlangıcında kolektife öğretirken, önce kolektife zarar verilmemesi öğretilmelidir. Buna “kaçınmak” denir. Aksi hâlde, zarar verebilecek şeyler yaparak, kolektife zarar verirsiniz.

Bu sebeple Hilel ona gelen dönmeye “Dostunu kendin gibi sev” cümlesinin dönüşümünü söylemiştir: 1) Çünkü kötü söz nefrete sebep olduğundan, çok daha zararlıdır. 2) Çünkü bunu yerine getirmek daha kolaydır, “hiçbir şey yapmadan, otur.” Fakat “Dostunu sevmek,” dost sevgisini edinmek için kişinin yapması gereken eylem, “kalk ve yaptır,”

Ancak sonrasında istisnalar vardır: Kişisel olarak Yaradan’ın hizmetkârı olmayı dileyen insanlar. Kabalist Akiva’nın söylediği yasa “Dostunu kendin gibi sev” meselesi kişiye söylendiğinde, bu sevgi ona Yaradan sevgisini de getirir. Bu ana hedeftir, bu şekilde kişi ihsan etme kaplarına sahip olur ve yaratılış amacı olan bu kapların içinde haz ve mutluluk alır.

Eğitimde bu iki metot söz konusudur:

  1. En zarar verici olduğundan, kötü sözden kaçınma çalışmasına odaklanmak.
  2. “Dostunu kendin gibi sev” eğitimi üzerine odaklanmak çünkü başkalarını sevmekten kişi Yaradan sevgisine gelir ve buradan da yaratılış amacını edinir; Yarattıklarına iyilik yapmak. Başkalarını sevmekten dolayı edineceği ihsan etme kapları nedeniyle, üst bereketi alma kaplarına sahip olacaktır. Ve burada kötülüğe yer kalmaz.

Kötü sözle ilgili Zohar şöyle yazar: Yılanın kadına söyledikleri dünyanın ölümüne sebep oldu. Her şeyi yakıp yıkan kılıç, dilinde kılıç olan yani kötü söz söyleyen herkes içindir, der. Zohar şöyle bitirir: “Yazıldığı gibi, ıstırap kötü söze geldiğinden ‘Bu dışlanan kişinin yasasıdır.’ Öyle görünüyor ki, ölümle başlıyor, ıstırapla sona eriyor, bu demektir ki, sadece ölüm değil, büyük ıstırap da gelir.

Elbette bu sözün bir açıklaması var. Fakat çalışmada ıstırabı ve ölümü bir ve aynı olarak yorumlamalıyız. Diğer bir deyişle, çalışmanın amacı, Yaşamların Yaşamı’na bağlanmak için Yaradan ile Dvekut’a gelmektir. Böyle yaparak, yaratılış amacında var olan haz ve mutluluğu alma için uygun kaplarımız olur. Ve kötü sözle kişi Yaradan nefretine gelir ve bundan daha büyük bir ayrılık yoktur. Kesinlikle bu şekilde Yaşamların Yaşamı’ndan ayrılır.

Anlaşıldığı üzere, kişi Yaradan’dan haz ve mutluluk almalıydı fakat şimdi tam tersini almaktadır. Diğer bir deyişle, haz yerine ıstırap almıştır (İbranicede “haz” ve “ıstırap” kelimeleri aynı harflere sahiptir). Bu demektir ki, kötü söz vasıtasıyla haz yerine ıstırap gelir. Yaşamların Yaşamı’ndan ayrı oldukları için “kötü olana bu yaşamda ‘ölü’ denir.” Öyle anlaşılıyor ki çalışmada ölüm ve ıstırap aynı şeydir.

Diğer bir deyişle, eğer kişi Yaşamların Yaşamı’na bağlanırsa, Yaradan’dan bereket alır. Eğer bunun tersi söz konusuysa ve O’ndan ayrılmışsa, o zaman hazla dolmak yerine ıstıraplarla dolar.

Yukarıda söylenenlerle, şu sözleri yorumlayabiliriz, “Batıda şöyle derler: Üçüncünün konuşması üçünü de öldürür: Konuşanı, dinleyeni ve hakkında konuşulanı.” Atalarımızın şu sözlerini hatırlarız: “Işık, insan ve Yaradan birdir.” Bir Bilge’nin Meyvesi kitabında açıklandığı gibi, insan, Yaradan’a bağlanmak isteyen kişidir. O bunu manevi ilmin 613 ıslahı vasıtasıyla yerine getirir. Ve sonra her şey bir olur. Öyle görünüyor ki, kötü söz söyleyen üçünü de öldürmektedir: 1) Söyleyen kişiyi; 2) Dinleyen kişiyi; 3) Hakkında konuşulan kişiyi.

Bu üç kavram kişi ve dostu arasındadır.

Ancak, insan ve Yaradan arasında da kötü söz meselesi vardır: “Işık, insan ve Yaradan birdir” cümlesinde belirtildiği gibi. Kişi ışığa baktığında, manevi çalışmayı yerine getirmekle ilgili Yaradan’ın bize vaat ettiği tüm iyi şeyleri görür. Örneğin, şöyle yazılmıştır: “Bu senin hayatın olduğu için” ve ayrıca şöyle de yazılmıştır, “Onlar altından, has altından daha arzu edilendir, baldan ve bal peteğinden damlayanlardan daha tatlıdır.”

Anlaşılıyor ki burada üç kavram vardır: 1) Kötü söz söyleyen kişi; 2) Işık; 3) Yaradan.

Kişi ışığa baktığı zaman (manevi çalışmayı yaptığında), eğer ödüllendirilmemişse, manevi çalışmada kıyafetlenen haz ve mutluluğu göremez ve manevi çalışmayı bırakır çünkü onun içinde bir mânâ bulamadığını söyler. Bu şekilde, manevi ilim ile ilgili konuşurken Yaradan’a kötü söz söylemekte ve üç şeyi lekelemektedir: Işık (manevi çalışma), insan (kalpteki nokta/ Yaradan’ın kişiye kendisinden verdiği parça) ve Yaradan. Burada kişi “Birliği” -hepsi birden parlayacak yani İnsan, Yaradan’ın adları olan bütünlüğü edinmelidir- edinmeye çabalamalıdır.

Kişi mantık ötesinde inanmalıdır ki, manevi çalışmada bize vaad ettikleri gerçektir ve yanlış sadece bizdedir -“gizli ışık” ya da “maneviyat ve ıslahların tadı” denilen haz ve mutluluğu almaya uygun olmamamız- Zohar’da şöyle yazar: “Tüm manevi ilim  Yaradan’ın adlarıdır.”

Bunu edinmek için, ihsan etme kaplarını edinmeye ve ışıkla, Kli (kap) arasında form eşitliğine gelmeye ihtiyacımız var. İhsan etme kaplarını edinmek dost sevgisi vasıtasıyla olur. Tıpkı Kabalist Akiva’nın söylediği gibidir, “Dostunu kendin gibi sev, maneviyatın en büyük kuralıdır,” dost sevgisi ve başkalarını sevme vasıtasıyla Yaradan sevgisine ve ışığa ulaşırız. Işığa “bir hediye” denir ve hediyeler sevilenlere verilir. Bu insanların ve Yaradan’ın nefretine sebep olan kötü sözün tam zıttı olan durumdur.

Kötü sözle ilgili atalarımızın söylediklerini şimdi anlayabiliriz, “Üçüncünün konuşması üçünü de öldürür: Konuşan kişiyi, dinleyeni ve hakkında konuşulan kişiyi.” Raşi bunu, nefretten dolayı birbirlerini kızdırmaları ve öldürmeleri olarak yorumlar. Anlıyoruz ki bu kişi ve dostuyla ilgilidir; fakat bunu Yaradan ve insan için nasıl uyarlayacağız?

Kişi manevi çalışmayı yapıp haz ve mutluluk bulamadığını, Yaradan’ın halkına verdiğini söylediği hazzı ve mutluluğu hissetmediğini ve görmediğini söylediğinde, Yaradan’a iftira atıyor demektir. Burada üç şey vardır: Konuşan kişi, dinleyen kişi, yani maneviyat ve hakkında konuşulan kişi, yani Yaradan. Kişi başkalarını sevmekten Yaradan ve Işık sevgisine geldiğinden, bu aşamada, Yaradan ona yaşam verir, şöyle yazdığı gibi: “Sen yaşam kaynağı olduğun için.” Bu Dvekut tarafındandır, şöyle yazıldığı gibi: “Ve sen O’na tutunan.”

Bu aşamada, kişi yaşam yasasıyla ödüllendirilir. Fakat kötü söz nedeniyle almak zorunda olduğu Yaradan’dan gelen yaşam, ondan ayrılır. Bu nedenle, 1) maneviyattan gelen yaşam- hissetmek zorunda olduğu yaşam- ondan ayrılır, 2) yaşamsız hâle gelir ve o ölü olarak kabul edilir ve 3) yaşam üç yerde durur. Başkalarını sevme vasıtasıyla, yaşam iki yerden akar ve o yaşamın alıcısı olur.

 

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,300