e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Makaleler > Kişi Her Zaman Evinin Kirişlerini Satmalıdır

Kişi Her Zaman Evinin Kirişlerini Satmalıdır

Makale No. 9, 1984

“Kabalist Yehuda şöyle dedi: ‘‘Rav, ‘Kişi, her zaman evinin kirişlerini satmalı ve ayakkabılarını giymelidir’ dedi.’’ Kişinin evinin kirişleriyle ilgili hassasiyetini ve ayakkabıların büyük önemini, evin kirişlerinin satılmaya değer olduğunu noktaya kadar yani ayakkabılarını ayağına geçirme becerisine sahip olması açısından anlamalıyız.

Bunu, çalışma içinde yorumlamalıyız. Kişinin evine ait Korot (kirişler), kişinin evinde tecrübe ettiği her şey anlamına gelen Mikreh (olay) kelimesinden gelir. Kişiyi, mutlu olup olmadığını, iki anlayışla, bilgi, yani zekâ ile ve duygu yani kalbinde hissettiği şey ile algılarız.

Tecrübe ettiğimiz şeyler, günlük yaşamımızda sorular uyandırır. Bu, kişi ile Yaradan ve kişi ile dostu arasında da geçerlidir.

Kişi ve Yaradan arasında demek, Yaradan, tüm ihtiyaçlarını tatmin etmediği için, kişinin şikâyeti var demektir. Diğer bir deyişle, Yaradan, kişinin ihtiyacı olduğunu düşündüğü şeyleri ona vermelidir, çünkü kural şudur; İyi Olan’ın yönetimi iyilik yapmaktır. Ve bazen kişi, bunun tam tersi olduğunu hissettiğinden, şikâyet eder –kendi durumu, ondan daha yüksek seviyede olan diğerlerinin durumundan daima daha kötüdür.

Dolayısıyla kişi, “ajanlar” denen koşuldadır. Bu durumda, yaşamından haz ve mutluluk almadığı ve “Yaşamımın tüm günlerinde beni, sadece iyilik ve güzellik takip edecek” demesi zor olduğu için, Yaradan’a iftira eder. Bu nedenle, o anda kişi “ajanlar” koşulundadır.

Atalarımız bununla ilgili şöyle der (Berachot (kutsamalar), 54), “Kişi, iyi olanı kutsadığı gibi, kötü olanı da kutsamalıdır,” çünkü Yahudiliğin temeli, mantık ötesi inanca dayanır. Bu, aklın, kişiyi düşünmeye, söylemeye ve yapmaya zorladığı şeylere güvenmeyip, ancak iyiliksever ve yüce Yaradan’a olan inanca güvenmesi demektir. Ve kişi, Yaradan’ı haklı çıkararak, daha sonra haz ve memnuniyet hissi ile ödüllendirilir.

Baal HaSulam, Yaradan onun tüm dileklerini yerine getirmiyor diye O’ndan şikâyet eden kişi hakkında bir alegori verir. Bu, küçük bir çocukla sokakta yürüyen bir babanın durumuna benzer. Çocuk acı acı ağlamaktadır. Sokaktaki tüm insanlar, babaya bakar ve şöyle düşünür, “Oğlunun ağladığını duyup da hiç ilgi göstermeyen bu adam, ne kadar da acımasız? Çocuğun ağlaması, sokaktaki insanları bile üzerken, babası olan bu adam, hiç üzülmüyor. Oysa bir kural vardır, ‘Çocuklarına şefkat gösteren bir baba gibi.’”

Çocuğun ağlaması, insanları, babaya gidip şunu sormaya mecbur bırakır, “Senin merhametin nerede?” Baba cevap verir, “Eğer gözümün bebeği gibi koruduğum oğlum, gözlerinde kaşıntı olduğu için, gözlerini kaşıyabilsin diye benden ona bir iğne vermemi talep ediyorsa, ne yapabilirim? Onun dileğini yerine getirmiyorum diye bana “acımasız” denebilir mi ya da gözünü çıkarıp sonsuza kadar kör kalmasın diye ona iğne vermemem merhamet değil midir?”

Dolayısıyla, Yaradan’ın verdiği her şeyin, bizim iyiliğimiz için olduğuna inanmalıyız, ama yine de gerekli olduğunda, Yaradan’ın bu sorunları bizden alması için dua etmeliyiz. Ancak, bilmeliyiz ki dua ve duanın yerine getirilmesi, iki farklı konudur. Diğer bir deyişle, eğer yapmamız gerekeni yaparsak, o zaman Yaradan, bizim için, tıpkı yukarıda bahsedilen alegoride olduğu gibi, iyi olanı yapar. Bununla ilgili şöyle denir: “Ve Yaradan, O’na iyi görüneni yapacaktır.”

Aynı prensip, kişi ve dostu için de geçerlidir, yani kişi, evinin kirişlerini satmalı ve ayakkabılarını giymelidir. Diğer bir deyişle, kişi, evinin kirişlerini, yani dost sevgisiyle ilgili evinin tecrübe ettiği tüm olayları satmalıdır.

Kişi, ona her şekilde yardım edecek dostlarından hiçbir karşılık görmemesine rağmen, dost sevgisinde özveriyle çalıştığından, dostuyla ilgili soruları ve şikâyetleri olabilir. Çünkü dostları, onun dost sevgisi anlayışına göre davranmamaktadır yani onlar dostlarıyla seçkin kişiler arasında olduğu gibi saygılı bir şekilde konuşmamaktadır.

Ayrıca, dost sevgisiyle ilgili hiçbir hareketin yapılmadığını görür. Tersine, her şey normaldir, tıpkı henüz bir araya gelmeye, herkesin, bir diğerinin iyiliğini düşündüğü ve dost sevgisinin olduğu bir toplum inşa etmeye karar vermemiş, sıradan insanların arasında olduğu gibi.

Dolayısıyla, kişi dost sevgisine bağlanmış olan hiç kimseyi bulamaz. Ve kendisinin doğru yolda yürüyen tek kişi olduğunu hissettiği, herkese küçümseyerek ve hor görerek baktığı için, buna “ajanlar” denir. Yani, dostlarının ona, “Dostunu sev” kuralına göre doğru davranıp davranmadığını görmek için, dostlarını gizlice gözetlemektedir. Ve sürekli olarak dostlarının, gün boyunca başkalarını sevmenin en önemli şey olduğunu öğütlediğini duyduğu için, onların söyledikleriyle yaptıklarının bir olup olmadığını görmek ister.

Ve sonra görür ki bu sadece sözde bir bağlılıktır, konuşmalarında bile dost sevgisi yoktur ve bu, dost sevgisindeki en küçük şeydir. Diğer bir deyişle, birine soru sorduğunda, onu, bir dostun cevapladığı gibi değil, düşüncesizce, kayıtsızca cevaplayıp, sanki ondan kurtulmak istiyormuş gibi soğuk davranıyordur.

“Eğer dost sevgisinin, kendini-sevme temeli üzerine kurulu olduğunu düşünüyorsan, dostunun sevgisini neden eleştiriyorsun, bu dostluktan ne elde ettiğini bu nedenle mi görmek istiyorsun?” sorusunu bana sorma. Bunlar, benim düşüncelerim değil. Aksine, ben gerçekten başkalarını sevmek istiyorum.

Bunun yüzden, bu topluluğu kurmakla ilgileniyordum, böylece herkesin, başkalarını sevmeye bağlandığını görecek ve bu sayede, başkalarını sevmek için sahip olduğum azıcık güç artacak ve tek başıma yapabileceğimden daha güçlü şekilde, başkalarını sevmeye bağlanacak güce sahip olacaktım. Fakat şimdi görüyorum ki hiçbir şey kazanmadım, çünkü tek bir kişinin bile bunu yapmadığını görüyorum. Bu nedenle, onlarla olmasaydım ve onların eylemlerinden bir şey öğrenmeseydim daha iyi olurdu.

Bunun bir cevabı var, eğer bir toplum, belirli kişilerden oluşuyorsa, bir araya geldikleri zaman, orada mutlaka bu “grubu” kurmayı arzulayan biri olmalıdır. Böylece, bu insanların birbirleri için uygun olduklarını görerek onları seçer. Diğer bir deyişle, her birinin, dost sevgisi kıvılcımı vardır, fakat bu kıvılcım, her birinin içindeki sevginin ışığını tutuşturmaz, bu nedenle kıvılcımların büyük bir ateş olması için birlik olmaya hemfikir olurlar.

Bu nedenle, kişi, onları gizlice gözetlediği zaman, bunun üstesinden gelmeli ve demelidir ki, “Grup, başkalarını sevme yolunda yürümeleri gerektiğine hemfikir olanlardır.” Ve herkes dostlarını haklı çıkardığı zaman, tüm kıvılcımlar bir kez daha tutuşacak ve tekrar tek büyük bir alev olacaktır.

İki dostun yaptığı anlaşmayla ilgili Baal HaSulam’a şu sorulduğunda, “Ve İbrahim koyunları ve öküzleri aldı ve onları Abimeleh’e verdi ve ikisi bir anlaşma yaptı.” Şöyle sordu, “Eğer ikisi de birbirini seviyorsa, tabii ki birbirlerine iyilik yaparlar. Ve doğal olarak, bir sebeple, aralarındaki sevgi azaldığı zaman, birbirlerine iyilik yapmazlar. Öyleyse aralarında anlaşma yapmaları onlara nasıl yardım eder?”

Şöyle cevapladı, yaptıkları anlaşma, şu an için değildir; şimdi aralarındaki sevgi hissedildiği için, anlaşma yapmalarına gerek yoktur. Tersine, anlaşma, kasıtlı olarak gelecek için yapılmıştır. Diğer bir deyişle, bir süre sonra, muhtemelen şu an hissettikleri gibi bir sevgi hissetmeyecekler, ama yine de ilişkilerini daha önceki gibi devam ettireceklerdir. Anlaşma bu yüzden yapılır.

Ayrıca, toplum kurulduğu zamanki sevgiyi hissetmeseler de yine de herkes, kendi bakış açısının üstesinden gelmeli ve mantık ötesi gitmelidir. Bu sayede, her şey ıslah olur ve her biri dostunu uygun bir şekilde yargılar.

“Kişi her zaman evinin kirişlerini satmalı ve ayakkabılarını giymeli,” diyen atalarımızın sözlerini şimdi anlayabiliriz. Min’alim (ayakkabılar), kapamak anlamındaki Ne’ilat Delet (kapıyı kilitlemek) kelimesinden gelir. Kişi, bir kez dostunu gizlice gözetlediğinde, –Rigel (gizlice gözetledi), Raglaim (ayaklar/ bacaklar) kelimesinden gelir- “evinin kirişlerini satmalıdır” yani kendisi ve dostu arasındaki bağa dair evinde olan her şeyi, yani sahip olduğu ajanları, dostlara iftira edenleri satmalıdır.

O zaman, “Her şeyi sat”, ajanların ona getirmiş olduğu tüm olayları uzaklaştır ve onun yerine, ayakkabılarını giy anlamına gelir. Bu demektir ki, kişi, ajanları, artık o topraklarda değillermiş gibi kilitleyip saklamalı ve onlara dair sahip olduğu tüm soruları ve talepleri kesmelidir. Ve ancak o zaman her şey, huzur içinde yerli yerine oturur.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,290