e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Dinin Özü ve Amacı

Bu makalede üç konuyu çözmek istiyorum:

  1. Dinin özü nedir?
  2. Dinin özü bu dünyada mı sonraki dünyada mı edinilir?
  3. Dinin amacının Yaradan’a mı varlıklara mı faydası vardır?

İlk bakışta, okuyucu sözlerime şaşırabilir ve bu makalenin konusu olarak önüme koyduğum bu üç soruyu anlamayacaktır. Zira dinin ne olduğunu ve özellikle de sonraki yaşamda öncelikli olarak gelmesi planlanan ödül ve cezalarını bilmeyen bu kişi de kimdir? Ve üçüncü konudan bahsetmeye gerek yok çünkü herkes dinin varlıklara faydası olacağını ve onlara haz ve mutluluk için rehberlik edeceğini bilir ve buna başka bir şey eklemeye ne gerek var ki?

Aslında ekleyecek başka bir şeyim yok. Ancak, insanlar bu üç konsepte çocukluklarından beri o kadar alışıklar ki hayatları boyunca bunlara bir şey eklemez ve daha fazla incelemezler. Bu, onların bu yüce konularda bilgi eksikliğini gösteriyor ki bunlar dinin tüm yapısının zorunlu olarak temel oluşturduğu gerçek dayanaktır.

Dolayısıyla, on iki on üç yaşındaki bir çocuğun bu incelikli mefhumları nasıl derinlemesine kavrayabileceğini ve bunu öyle yeterli yapabilecek ki hayatı boyunca bu konulara daha fazla kavram ya da bilgi eklemeye nasıl gerek duymayacağını bana söyler misiniz?

Aslında problem burada yatıyor! Çünkü bu düşüncesiz varsayım bizim neslimizde dünyamıza gelen tüm pervasızlık ve çılgın hükümleri getirdi! Bu durum bizi ikinci neslin neredeyse elimizden kayıp gideceği bir koşula getirdi.

Mutlak İyilik

Okuyucuları uzun konuşmalarla yormaktan kaçınmak için önceki makalelerde yazdıklarıma güvendim, özellikle “Matan Tora”ya (Yaradan’ın/ Işığın İfşası, Maneviyatın Edinimi), ki bunların tümü önümüzdeki yüce konunun önsözü gibidirler. Herkes için anlaşılır kılmak için basit ve öz konuşacağım.

Öncelikle, Yaradan’ı anlamalıyız – O Mutlak İyiliktir. Bu demektir ki O’nun herhangi bir kişiye ızdırap vermesi tümüyle imkânsızdır. Bu anlamamız gereken ilk konsepttir çünkü sağduyumuz bize dünyadaki herhangi bir kötü eylemin sadece alma arzusundan kaynaklandığını açıkça gösterir.

Bu, haz alma arzusundan dolayı kendimize fayda sağlama hevesinin arkadaşlarımıza zarar vermemize neden olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla, eğer kimse kendisine yarar sağlamaktan haz almasaydı, kimse başkasına zarar vermezdi. Ve eğer hiçbir haz alma arzusu olmadan başkasına zarar veren bir varlık görürsek bu sadece artık yeni bir sebep bulma ihtiyacından kurtulan ve alma arzusundan kaynaklanan eski bir alışkanlıktır.

Yaradan’ın, Kendi içinde tümüyle bütün olduğunu ve kimsenin O’nu tamamlamasına ihtiyacı olmadığını anladığımız için, çünkü O her şeyin önünde gitmektedir, O’nun hiçbir alma arzusu olmadığı açıktır. Yaradan alma arzusuna sahip olmadığından da esasen, herhangi birine zarar verme arzusundan yoksundur; bu kadar basit.

Dahası, O’nun başkalarına yani varlıklarına iyilik yapma arzusuna sahip olduğu, birinci konsept kadar tümüyle aklımıza yatkındır. Bu, O’nun yarattığı ve gözlerimizin önüne serdiği muazzam Yaratılış ile açıkça gösterilmiştir. Zira bu dünyada zoraki olarak iyi veya kötü hissiyat deneyimleyen varlıklar vardır ve bu hissiyat mutlaka Yaradan’dan gelir. Yaradan’ın doğasında zarar verme amacının olmadığı bir kez tümüyle net olduğunda, varlıkların O’ndan sadece iyilik almaları bir zorunluluk olur, zira Yaradan, varlıkları sadece onlara ihsan etmek için yarattı.

Böylece öğreniyoruz ki O sadece iyilik ihsan etme arzusuna sahiptir ve O’nun tasarrufunda O’ndan çıkabilecek herhangi bir kötülüğün olması mümkün değildir. Böylece, Yaradan’ı “Mutlak İyilik” olarak tanımladık. Bunu öğrendikten sonra O’nun tarafından rehberlik edilen asıl realiteye ve bu realiteye nasıl sadece iyilik yaptığına bir bakalım.

O’nun Rehberliği Amaçlı Rehberliktir

Doğanın sistemlerini gözlemleyerek dört türe – cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan – ait herhangi bir varlık bütün veya özel olarak amaçlı rehberlik yani neden ve sonuç yoluyla yavaş ve aşamalı gelişim altındadırlar, tıpkı iyi niyetli rehberlik sonucunda tatlı ve güzel hale gelmiş ağaçtaki bir meyve gibi.

Gidip bir botanikçiye sorun, görünmeye başladıktan tümüyle olgunlaşana dek bir meyve kaç evreden geçer. Önceki evrelerinde hiçbir tatlılık ve son güzel görünümün izi olmamasının yanında sanki bir de hayretler içine düşürmek için nihai sonucun tam tersini gösterirler.

Sonunda meyve ne kadar tatlıysa gelişiminin önceki aşamalarında o kadar acı ve berbat görünümlüdür. Hayvansal ve konuşan seviyelerde de böyledir: sonunda aklı küçük olan hayvan gelişirken fazla eksik değildir. Ancak sonunda aklı büyük olacak olan insan gelişirken son derece eksiktir. “Bir günlük buzağıya öküz denir”; yani kendi bacakları üzerinde durma ve yürümeye gücü ve yolunda da tehlikelerden kaçınmaya zekâsı vardır.

Fakat bir günlük bir bebek görünürde bilinçsizce yatar. Ve bu dünyanın işleyişine yabancı olan bir kişi bu iki yeni doğanı incelese, duygusu ve aklı olmayan bebekle kıyaslandığında buzağının aklına göre yargılasa bile kesinlikle insan yavrusundan hiçbir şey çıkmayacağı ve buzağının büyük bir kahraman olacağı sonucuna varırdı.

Dolayısıyla, O’nun yarattığı realite üzerindeki rehberliğinin, gelişim safhalarının sırasını dikkate almadan, amaçlı bir rehberlik formunda olduğu gayet barizdir, zira bunlar bizi yanıltır ve onların nihai şekillerine her zaman zıt olan amaçlarını anlamamızı engeller.

Böyle konular için şöyle deriz, “Deneyimliden erdemlisi yoktur.” Sadece deneyimi olan bir kişi gelişiminin tüm safhalarında ve bütünleşene dek Yaratılışı inceleyebilir ve gelişim sırasında Yaratılışın geçirdiği bozuk görüntülerden korkmamak için koşulları yatıştırabilir ve hoş arı sonuna inanabilir.

Böylece, sadece amaçlı bir Rehberlik olan O’nun İlahi Takdirinin dünyamızdaki işleyişini derinlemesine göstermiş olduk. Yaratılış bütünlüğe, nihai olgunluğuna gelene dek iyilik niteliği hiçbir şekilde bariz değildir. Tersine, izleyicilerinin gözünde her zaman bozukluk formunu alır. Dolayısıyla, görüyorsunuz ki Yaradan varlıklarına sadece iyilik ihsan eder, ancak bu iyilik bir amaca yönelik Rehberlik yoluyla gelir.

İki Yol: Izdırabın Yolu ve Manevi Yol

Yaradan’ın Mutlak İyilik olduğunu ve en ufak bir kötülük olmadan tümüyle iyilik ve amaçlı rehberlik içinde bizi gözettiğini göstermiş olduk. Bu, O’nun rehberliğinin biz arzulanan iyiliği almaya yeterli hale gelene dek neden sonuç yoluyla, önce gelen ve sonra sonuçlanan, bir dizi safhalardan geçmeye zorlandığımız anlamına gelir. Sonrasında bizler amacımıza olgun ve hoş görünümlü bir meyve olarak varacağız. Anlıyoruz ki, bu amaç hepimiz için garanti edilmiştir, aksi takdirde amacı için yetersiz olduğunu söyleyerek O’nun İlahi Takdirine kusur bulmuş olursunuz.

Bilgelerimiz şöyle dedi, “Kutsallık alt derecelerde – büyük bir ihtiyaçtır.” Bu, O’nun rehberliğinin amaçlı olduğundan ve sonunda Kutsallığın içimize yerleşmesi için bizi O’na tutunmaya getirmeyi amaçlar ve bu büyük bir ihtiyaç olarak kabul edilir. Yani eğer biz buna gelmezsek, O’nun İlahi Takdirine göre kendimizi eksik göreceğiz.

Bu, yaşlılık zamanında oğlu olan büyük bir krala benzer ve kral oğluna çok düşkündür. Bu yüzden, doğduğu günden beri onun için sadece iyi şeyler düşündü. Krallıktaki en iyi, bilge ve değerli kitapları toplattı ve ona bir okul inşa etti. En iyi inşaatçıları getirtti ve eğlence sarayları inşa etti. Tüm müzisyen ve şarkıcıları topladı ve onun için konser salonları inşa etti ve en iyi fırıncı ve aşçıları çağırdı ve onun için dünyanın tüm lezzetlerini bir araya getirdi.

Ancak maalesef oğul hiç eğitim arzusu olmayan bir aptal oldu. Ayrıca, kördü ve binaların güzelliğini görüp hissedemiyordu. Sağırdı, şiirleri ve müziği duyamıyordu. Hastaydı, sadece iğrenme ve öfkeye neden olan işlenmemiş un yemesine izin veriliyordu.

Bununla beraber, böyle bir şey sadece et ve kandan yaratılmış bir krala olabilir, ancak hiçbir yalan ve dolanın mevcut olamayacağı Yaradan için bunu söylemek imkânsızdır. Bu nedenle, Yaradan bizim için iki gelişim yolu hazırladı.

İlki ızdırabın yoludur ki bu, Yaratılışın kendi içinde gelişiminin işleyişidir. Yaratılış kendi doğası gereği yavaş yavaş bizi geliştiren, değişken ve birbirini izleyen sebep ve sonuç yolunu izlemeye zorlanmaktadır, ta ki bizler iyiyi seçme ve kötüyü reddetme ayrım gücüne gelene ve O’nun arzuladığı amaca yönelik yeterlik kazanana dek.

Ve bu yol gerçekten de uzun ve acı doludur. Dolayısıyla, Yaradan bizim için hoş ve tatlı bir yol hazırlamıştır ki bu, amacımız için bizi ızdırapsız ve hızla yeterli hale getirebilen Işık ve Islahın yoludur.

Sonuç olarak görülüyor ki, bizim nihai hedefimiz O’nunla bağlanmak – O’nun bizim içimizde yaşamasıdır. Bu amaç kesindir ve bundan sapmanın yolu yoktur, zira O’nun rehberliği bizi iki yolda da gözetir ki, bunlar Işığın yolu ve ıstırabın yoludur. Ancak gerçek realiteye baktığımızda O’nun rehberliğinin iki yolda da eşzamanlı geldiğini görüyoruz, bilgelerimiz buna “toprağın yolu” ve “Işığın yolu” derler.

Dinin Özü Kötülüğün Farkına Varma Hissini İçimizde Geliştirmektir

Bilgelerimiz şöyle dedi, “Yaradan neden insanın kurban kestiği hayvanı boğazdan mı enseden mi katlettiğine baksın? Sonuçta ıslah sadece insanları arındırmak için verilmiştir.” Bu arındırma süreci Yaradan’ın İfşası makalesinde (Madde 2) derinlemesine açıklanmıştır, ancak burada Manevi Çalışma ve Islah vasıtasıyla edinilen gelişimin özünü açıklığa kavuşturmak istiyorum.

Bunun içimizdeki kötülüğün farkına varılması olduğunu aklınızda tutun. Islah olmayı çalışmak onun içine dalanları yavaş yavaş ve aşamalı olarak arındırır. Arınmanın derecelerini ölçtüğümüz tartı, içimizdeki kötülüğün farkına varılmasının ölçüsüdür.

İnsan doğal olarak içinden her kötülüğü kovmaya, söküp atmaya hazırdır. Bunda, tüm insanlar aynıdır. Ancak bir kişi ile diğeri arasındaki fark sadece kötülüğün farkındalığındadır. Daha gelişmiş bir kişi kendisinde çok daha fazla kötülüğün farkına varır ve bu yüzden kötülüğü içinden daha büyük bir derecede reddeder ve ayırır. Gelişmemiş kişi ise içinde sadece çok küçük miktar kötülük hisseder ve bu yüzden sadece küçük miktar kötülüğü reddeder. Sonuç olarak, kişi tüm kirliliği içinde bırakır çünkü bunu kirlilik olarak görmez.

Okuyucuyu yormaktan kaçınmak için, iyi ve kötünün genel anlamını Yaradan’ın İfşası (Madde 12) açıklandığı gibi açıklamaya çalışacağız. Genel olarak kötülük, egoizm olarak adlandırılan kişisel sevgiden başka bir şey değildir, zira Kendisi için hiç alma arzusu olmayan sadece ihsan etmek isteyen Yaradan’ın formuna zıttır.

“Yaradan’ın İfşası”nda (Madde 9,11) açıkladığımız gibi haz ve yücelik Yaradan’a form eşitliğinin boyutuyla ölçülür. Ve ızdırap ve tahammülsüzlük Yaradan’dan form eşitsizliğinin boyutuyla ölçülür. Dolayısıyla, egoizm tiksindiricidir ve bize acı verir zira formu Yaradan’ın formuna zıttır.

Ancak bu kötülük tüm ruhlar arasında eşit dağıtılmamıştır, değişen ölçülerde verilmiştir. Kaba ve gelişmemiş insan, egoizmi kötü bir nitelik olarak değerlendirmez ve bunu utanç ve sınırlama olmaksızın açıkça kullanır. Gün ışığında nerede mümkün görse çalar ve öldürür. Biraz daha gelişmiş olanlar egoizmlerini bir ölçüye kadar kötü hissederler ve en azından halk arasında açıkça kullanmaktan, çalmaktan ve öldürmekten utanırlar. Ancak, gizlilik içinde yine de suçlarını işlerler.

Daha da gelişmiş olanlar egoizmin gerçekten de iğrenç olduğunu hissederler, ta ki içlerinde tahammül edemeyene ve keşfedebildikleri kadarıyla onu tümüyle reddedene dek, ta ki başkalarının kendisine hizmetinden haz alamayana ve almak istemeyene dek. Sonrasında onların içinde “özgecilik” denilen, başkaları için kıvılcımlar ortaya çıkmaya başlar ki bu, iyiliğin genel niteliğidir.

Bu da zaman içinde gelişir. Önce, kişinin ailesini ve yakınlarını sevme ve onlara ihsan etme arzusu gelişir, şöyle yazıldığı gibi, “kendini kendi kanından saklayamazsın.” Daha da geliştikçe kişinin ihsan etme niteliği onun şehri veya ulusu olan çevresindeki tüm insanlara yayılır. Kişi bu şekilde kendisine ekler ta ki tüm insanlığa karşı sevgiyi geliştirene dek.

Bilinçli Gelişim ve Bilinçsiz Gelişim

Şunu bilin ki, iki güç, bizler gökyüzünde onun tepesine ulaşana dek daha önce bahsedilen merdivenin basamaklarından bizi yukarı doğru iterler ki bu, amaca yönelik nokta olan, Yaradan’la form eşitliğidir. Bu iki güç arasındaki fark “ızdırabın yolu” veya “yeryüzünün yolu” olarak tanımladığımız, ilkinin bizi arkadan itmesidir.

Bu yoldan “ahlâki değerler” olarak adlandırılan ve egoizmin çekirdek yapı taşlarından kaynaklanan, gözle görülür zararlarının birikiminin özü olan pratik aklın incelenmesiyle, gözlemsel bilgiye dayanan ahlâki değerler felsefesi çıkar.

Bu deneyler bize şans eseri gelirler, bilinçli seçimimizle değil, ancak bizi amacına yöneltecekleri kesindir çünkü kötülüğün görüntüsü duyularımıza gitgide daha açık gelir. Kötülüğün zararlarının farkına vardığımız ölçüde kendimizi bundan ayırırız ve merdivende bir üst basamağa çıkarız.

İkinci güç bizi bilinçli iter, yani kendi seçimimizle. Bu güç bizi önden çeker ve bu “Işık ve Islahın yolu” olarak tanımladığımız şeydir. Zira Yaradan’ımıza mutluluk getirmek için Manevi Çalışma ve Islah sürecinde kötülüğün hızla farkına varılmasını geliştirir, “Yaradan’ın İfşası” (Madde 13) gösterdiğimiz gibi.

Burada iki kez fayda sağlarız:

  1. Dürtmesi şiddetli acı ve yıkımın ölçüsüyle tartılan, hayatın ızdıraplarının bizi arkadan itmesini beklemek zorunda değiliz. Tam tersine, Yaradan’ı mutlu etmek için açık yüreklilikle O’na doğru çalışırken hissettiğimiz o hoş yumuşaklık vasıtasıyla içimizdeki bu kişisel sevgi kıvılcımlarının alçaklığının göreceli farkına varışı gelişir – yani Yaradan’a ihsan etmenin lezzetini alma yolunda bunların engel oldukları fark edilir. Böylece, kötülüğün fark edilmesi hissi; Yaradan’a hizmet ederken iyiliğin alınması sonucu, Yaradan’la form eşitliğinden dolayı bize ulaşan memnuniyetlik ve suhuletle, haz ve huzur zamanlarında içimizde gelişir.
  2. Zaman kazanırız çünkü Yaradan bizi “aydınlatmak” için yönetir, böylece çalışmamıza ve zamanı arzu ettiğimiz gibi hızlandırmamıza olanak sağlar.

Din İnsanların İyiliği İçin Değildir, Sadece Çalışanın İyiliği İçindir

Pek çok kişi hata yapmakta ve manevi çalışmamızı geleneklerle karşılaştırmaktadırlar. Ancak, bunun onlara gelmesinin nedeni daha önce hayatlarında din kavramını hiç tatmamış olmalarıdır. Onlara sesleniyorum: “Tadın ve görün ki Yaradan iyidir.” Geleneklerin ve dinin tek bir şeye odaklandığı doğrudur – insanı dar, kişisel sevginin üzerine çıkarmak ve başkalarını sevme yüceliğine getirmek.

Ancak yine de, Yaradan’ın Düşüncesi insanların düşüncesinden ne kadar uzak ise onlar da birbirlerinden o kadar uzaktırlar. Zira din Yaradan’ın Düşüncesinden uzanır ve gelenekler insanlığın düşüncesinden ve onların yaşam deneyimlerinden gelmektedir. Dolayısıyla, aralarında çok bariz bir fark vardır, hem uygulama açısından hem de nihai amaç olarak. Zira içimizde gelenekler vasıtasıyla kullandıkça gelişen iyi ve kötünün farkındalığı toplumun başarısına kıyasladır.

Hâlbuki dinde, kullandıkça içimizde gelişen iyi ve kötünün farkındalığı sadece Yaradan’a kıyasladır, yani Yaradan’dan form eşitsizliğinden, O’nunla Dvekut denilen form eşitliğine göredir, “Yaradan’ın İfşası”nda (Madde 9-11) açıklandığı gibi.

Ayrıca, bunlar amaç doğrultusunda da birbirlerinden tamamen ayrıdırlar, zira geleneklerin amacı hayat tecrübelerinden türemiştir ve pratik akıl açısından toplumun iyiliği içindir. Ancak, bu amaç sonuç olarak dini izleyenlere doğanın sınırlarının üstünde herhangi bir yükseliş sözü vermez. Dolayısıyla, bu amaç hâlâ eleştirilmektedir, zira kim insana bunun faydasının ölçüsünü ispat edebilir ki kişi azıcık bile olsa kendisini toplumun yararı için indirgeyebilsin?

Bununla beraber, dini amaç, onu izleyen kişiye iyilik vaat eder, tıpkı daha önce gösterdiğimiz gibi, kişi başkalarını sevmeye ulaştığında Yaradan ile form eşitliği olan doğrudan Dvekut’tadır ve kişi bununla acı ve engellerle dolu bu dar dünyadan Tanrıya ve insanlara ihsan etmenin ebedi dünyasına geçer.

Destekle ilgili olarak da belirgin bir fark görürsünüz, çünkü gelenekleri izlemek insanlar tarafından desteklenir ki, bu sanki sonunda borcu kapatılan kira gibidir. İnsan bu çalışmaya alıştığında geleneklerin derecelerinde yükselemez çünkü artık iyiliğinin karşılığı ödenen,  toplum tarafından ödüllendirilen bu tip bir çalışmaya alışmış olur.

Bununla beraber, kişi, hiçbir ödül olmaksızın sadece Yaradan’ı mutlu etmek için, maneviyat ve Islahı çalışarak maneviyatın merdivenlerinden onları izlediği ölçüde çıkar, zira bu yolda ödeme yoktur. Her kuruş büyük bir hesapta birikir. Sonunda kişi ikinci bir doğa edinir ki bu; hayatın gereklilikleri hariç hiçbir kişisel sevgi olmadan başkalarına ihsan etmektir.

Artık kişi, Yaratılışın hapsedişlerinden gerçekten özgür kalmıştır. Zira kişi, kendisi için almaktan nefret ettiğinde ve ruhu küçük fiziksel hazlardan ve saygıdan kaçındığında, kendisini Yaradan’ın dünyasında özgürce dolaşırken bulur. Kişiye hiçbir zarar ve talihsizliğin gelmeyeceği garantisi verilir, zira kişiye gelen tüm yıkımlar sadece onun içine yerleştirilmiş olan, kendisi için almaktan gelir.

Dolayısıyla, dinin amacının sadece bununla ilgilenen kişi için olduğunu ve kişinin tüm aksiyonları insanlara fayda sağlamanın etrafında dönse ve kişi bunlarla ölçülse bile, hiçbir şekilde sıradan insanların amacına veya yararına olmadığını derinlemesine göstermiş olduk. Ancak bu, Yaradan ile form eşitliği olan yüce amaçla ilgili bir geçiştir. Şimdi dinin amacının bu dünyada yaşarken derlenmiş olduğunu anlayabiliyoruz. Bütünün ve bireyin amacıyla ilgili olarak “Yaradan’ın İfşası”nı inceleyin.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,283