e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Makaleler > Kişinin Yüceliği Onun İnancının Gelecekteki Ölçüsüne Bağlıdır

Kişinin Yüceliği Onun İnancının Gelecekteki Ölçüsüne Bağlıdır

Makale No,9 1986-87

Zohar’da şöyle yazar: “Sonra Musa… şarkı söyleyecek.” Şöyle demeliydi; ‘Söyledi.’ Ve şöyle der: “Fakat bu gelecekle ilgilidir, halk bu şarkı için şükrettiğinde, bunu bağ için, gelecek için yerine getirdi.” ‘Söylemek’ dişil çekimdir (İbranice) fakat eril çekimde şöyle demeliydi, ‘Bu şarkı.’ Ve şöyle der: ‘Bu şarkı kraliçenin Kral’a şükretmesidir.’ Kabalist Yehuda şöyle der: ‘Bu kraliçenin Krala şarkısıdır, öyleyse neden ‘Musa ve halkı’ yazıyor? Her şeye rağmen, şükreden kişi kraliçe olmalıydı.’ Şöyle cevaplar, ‘Ne mutlu Musa ve halk için çünkü kraliçe için Krala nasıl şükredeceklerini biliyorlar.’

Verdiği bu cevabı anlamalıyız çünkü gelecekten bahseder. Çalışmada bu bize neyi öğretir? Kabalist Yehuda’nın sorduğuyla ilgili olarak verilen cevapta, neden Malhut’un kralı övmesini anlatmak için dişil çekim “söylemek” kullanıldığını anlamalıyız. Eğer niyeti Malhut ise, neden şöyle diyor, “Musa ve Halkı”? Çünkü bu, Malhut için krala nasıl şükredileceğini bilen Musa ve halkın niyetini anlatmalıdır. Musa’nın ve halkın, Malhut için krala şükretmelerinin anlamını ve krala neden kendileri için değil de Malhut için şükrettiklerini anlamalıyız.

Bilinir ki, Musa’ya “sadık çoban” denir. Baal HaSulam, Musa’nın, halkına inanç getirdiğini yazar ve inanca Malhut (krallık) denir. Diğer bir deyişle, o, halkına “gökyüzü krallığı” denilen cennet korkusunu aşılamıştır. Bu sebeple Musa’ya inancından dolayı “sadık çoban” denir. Bununla ilgili şöyle yazılmıştır: “Onlar Yaradan’a ve onun hizmetkârı Musa’ya inandılar,” yani Musa onlara Yaradan inancı aşıladı.

Bilinir ki, kişi negatiflikten değil pozitiflikten yoksun yaşar. Bu böyledir çünkü “bedenin karşılığı” kişinin aldığı ve almaktan hoşlandığı şeydir. Bu bize “Yarattıklarına iyilik yapma arzusu” denilen yaratılış amacından gelir. Dolayısıyla, kişi bedenin haz alacağı bir şeye sahip olmak ve haz almak ister. Buna “pozitiflik” yani doyum denir. Bu his vasıtasıyla kişi ihtiyaçlarını karşılar.

Kişinin yokluğa da ihtiyacı vardır. Aksi takdirde yaşam ışığının gireceği bir yer kalmaz. Yoksunluğa “bir Kli” (Kap) denir. Bu demektir ki, eğer kişinin kelimi (kapları) yoksa hiçbir şey alamaz. Yoksunluğa “bir arzu” denir, yani bir şey için arzusu var ve bu şeyin eksikliğini hissedip bunu elde etmek istiyor. Bu eksikliği hissetme ölçüsü, onun eksikliğinin ölçüsüdür. Diğer bir deyişle, büyük eksiklik ya da küçük eksiklik, kişinin bu ihtiyacı doyurma hissinin ölçüsüne bağlıdır.

Bu demektir ki, eğer kişi bir şeyin eksikliği hissine gelirse ve bu hissin her organının içinde olduğunu hissederse ama yine de bunu karşılamak için güçlü bir arzusu yoksa, bu arzuyu doyuramıyor olmasının birçok sebebi vardır:

  1. Dostlarına neye ihtiyacı olduğunu ve bunun gerekliliğini anlatır. Böylece, dostları onun gereksinim duyduğu şeyin edinilemez olduğunu görmesini sağlarlar. Dostları fikirleriyle onu etkileyerek durumu kabullenmesi konusunda onu etkiler. Bu, onun istediği şeyi elde etmesi için yoluna çıkacak engellerin üstesinden gelme gücünü zayıflatır. Sonuç olarak, istediği şeyi asla elde edemeyeceğini anladığından, ihtiyaçla beraber arzusu da zayıflar. Arzusunu elde etmenin imkânsız olduğunu, hedefine ulaşamayacağını anlaması, arzunun azalmasına sebep olur.
  2. Bazen dostlarına ne istediğini dahi söylemez; sadece onların aralarında yaptığı konuşmaları dinler. Onların çoktan bıraktığını duyar ve bu onu etkiler. Diğer bir deyişle, onların çaresizliği onu etkiler ve kısa sürede Dvekut (birleşme) elde etme şevkini kaybeder. Bu şekilde tüm arzusunu kaybeder.
  3. Ve bazen de, kişi dışarıdan gelen bir etki olmadan kendini düşünür fakat her sefer Keduşa’ya (kutsallık) yaklaşmayı istese, analiz etmeye başlasa, ilerlemek yerine geri çekiliyor olduğunu anlar. Ve bu onun çalışma gücünü kaybetmesine sebep olur.

Öyle görünüyor ki, kendi yükünün altında sıkışmıştır. Yaşamı devam ettirme sebebi yoktur çünkü sadece negatiflik ve karanlık görür. Bu şekilde, sahip olduğu “ruhunu tazelemek” denilen yaşam canlılığını kaybeder. Şimdi, tıpkı gerçek anlamda ölmüş gibi, maneviyatını kaybeder, yani çalışma için tek bir hareket bile yapmak istemez.

Bu demektir ki, şimdi gerçeği görüyor olsa, yani kötülüğün farkındalığına gelse bile, bu negatiftir ve bedenin gereksinimi özellikle pozitiflik olduğundan, buradan kişi yaşam gücü alamaz. Dolayısıyla sağ çizgide iki sebeple yürümek zorundadır: 1) Kötü söz duyduğunda, arzusunu küçülmekten korumak, 2) özellikle pozitiflikten gelen gücü almak. Bu önemlidir ve burada bütünlük meselesi vardır.

Ancak, çalışma düzenini eleştirdiğinde ve varlığının kendini sevmeye batmış olduğu gerçeğini gördüğünde, “bütünlük” denilen sağ çizgide yürümesi gerektiği, ona nasıl söylenecek? Her şeyden önce, gördüğünü dürüstçe yargıladığında, bunun tamamen yalan olduğu ortadadır.

Bilinir ki, genel ve özel eşittir. Bu demektir ki, birey kolektifi izler. Kolektif olarak, Mesih’in (duada, “ben inanıyorum”) geliyor olduğuna inanırız, “Mesih’in geliyor olduğuna inanıyorum, gecikiyor olmasına rağmen onun gelişini beklerim.”

Bu nedenle, kişi asla vaz geçmemeli ve şöyle dememelidir: “Yaradan ile Dvekut (birleşme) elde etmede aciz olduğumu görüyorum.” Kişinin sürgünden -“kendini-sevme” denilen dünya ulusları- çıkıp, Keduşa’nın (kutsallık) otoritesi altına gireceği ve ruhunun kökünü ıslah edip, “yaşamların yaşamına” erişeceği düşünülür.

Öyle anlaşılıyor ki, eğer kişi genel olarak kurtuluşa, O’nun geleceğine inanırsa, kurtuluşun özel olarak da geleceğine inanmalıdır. Dolayısıyla, gelecekte kendisi için edineceği bütünlüğü, tüm arzuları karşıladığında alacağı neşe, haz ve mutluluğu resmettiği ölçüde edinir. Bu ona kesinlikle duyusal tatmin ve edinmeyi umut ettiği amacı elde etmek için çalışma enerjisi verir.

Öyle anlaşılıyor ki, kişi umut ettiği, onu mutlu edecek ve elde ettiğinde neşe duyacağı şeyi kendisi için resmetmelidir. Ancak, önce kişi elde etmek istediği amacı bütün yönleriyle bilmek zorundadır. Eğer kişi yaşamdan ne beklediğini fazla incelemez ve dikkate almazsa, kendine şunu söylemelidir: “Yaşamdan elde edilebilecek hazzı analiz ettikten sonra şimdi ne istediğime karar verdim.”

Eğer bunu elde etme fırsatı olursa, sonra şunu söyleme gücüne ve erdemliğine sahip olur: “Şimdi Yaradan’a, dünyasını yarattığı için teşekkür edebilirim.” Şimdi tüm kalbiyle şunu söyleyebilir; “Şükürler olsun ‘dünya olsun’ diyene,” haz ve mutluluk hissettiğimden, benim ve tüm yaratılanların, ‘yarattıklarına iyilik yapma arzusu’ denilen yaratılış amacını edinmeleri çok değerlidir.

Amacı edinmek hâlâ daha uzak olsa da, yine de gelecekteki mutluluğundan ne alabileceğini kesinlikle biliyorsa, bu tıpkı şöyle yazıldığı gibidir; Kabalist Meir şöyle der: “Kim Maneviyatı Lişma (O’nun için) ile meşgul olursa, birçok büyük şeyle ödüllendirilir. Dahası, tüm dünya onun için değerli olur. Maneviyatın sırlarına ulaşmasına izin verilir ve sonsuz bir kaynak gibi olur.”

Ve dikkâtini neyi başarmak istediğine verirse, yani amacın önemini hissedip, kendisi için elde edeceği mutluluğu resmederse, hâyâl edilemez bir haz edinir.

Bu şekilde, amacın önemine inandığı ve “gecikse bile, onun gelişini beklerim” diyebildiği ölçüde, gelecekteki hedefin yaşam ışığının hazzını alabilir. Bilinir ki, bir iç ışık ve bir de saran ışık vardır. Baal HaSulam, “içsel ışığı” kişinin şimdide aldığı, “saran ışığı” gelmesi hedeflenen ama henüz kişinin edinmediği, ışık olarak tanımlar. Ancak, saran ışık, kişinin edineceğine dair duyduğu güven ölçüsünde, şimdide de parlar.

Baal HaSulam der ki: Bu tıpkı pazardan mal almaya giden bir insanın durumuna benzer. Pek çok insan pazara aynı malı getirdiğinden, malın değeri düşer, bu nedenle tüccarlar mallarını ne pahasına olursa olsun satmak ister. Fakat alıcı yoktur çünkü insanlar malın daha da ucuzlayacağını düşünerek satın almak istemez.

Sonra bir adam tüm malı çok düşük fiyattan satın alır. Eve gelip, pazarda neler olduğunu anlattığında, herkes ona güler:” Sen ne yaptın? Elbette pazarcılar stoklarındaki tüm malları satmak ister. Bu da sadece malın ucuzlamasına sebep olur ve sonuç olarak sen bütün paranı kaybedersin.”

Fakat o ısrar eder ve der ki “Daha önce bu tüccardan yüzde yirmi kâr elde ettiğimi bildiğimden, şimdi her zamankinden daha mutluyum. Çünkü şimdi yüzde beş yüz kâr elde ettim. Ancak, malı şimdi satmayacağım. Depoya koyacak ve üç yıl içinde pazara tekrar götüreceğim, o zamana kadar bu mal ülkede satılmıyor olacağından, istediğim fiyattan satabileceğim.”

Öyle anlaşılıyor ki, şu anda ne kadar kâr ettiğini hesapladığında, yani bu yıl, o zaman bir kârı olmadığını görür. Bu şöyle düşünülmelidir ki, şu anda mutlu olacağı hiçbir şey yoktur.

Bu, şu anda parlayan içsel ışıkla ilgili bir alegoridir. Bu nedenle, “özellikle gelecekte onun için parlayacak olan ışık” denilen saran ışık, beklediği ödülü gelecekte alacağına inandığı ölçüde, şu anda da parlar. O zaman hazzı tam olur. Gelecekte alacağı haz ve mutluluğu, şimdi almaktadır.

Bu yukarıdaki alegoriyi açıklar, bu tüccar pazardan kimsenin almak istemediği malı aldığı için herkes tarafından alaya alınır. Yine de o diğerlerinin değersiz olduğu için bıraktığı bir şeyi satın almıştır ve mutludur çünkü yüzde yüz emindir ki, üç yıl içinde bu mal hiçbir yerde bulunmayacak ve o zengin olacak. Böylece, gelecek için şu an mutlu olmuştur.

Buradan anlaşıldığı gibi, onu elde edeceğine inandığı sürece -ve gelecekle ilgili umutsuz olmadıkça- şu anda mutlu olur. Şöyle yazdığı gibi: “Gecikmiş olsa bile, onun gelişini beklerim.” Dolayısıyla, kişiye sol çizgide yürüyor olduğu söylense yani eleştirilse ve dipte olduğunu görse bile, kendini aldatmayı, eylemleri ve düşüncelerini haklı çıkarmayı istemediğinden, gerçeği arar ve gerçeğin acı olmasına aldırmaz, dahası doğma sebebi olan amaca ulaşmak istediği için bu gerçeği öğrenmeden hayatına devam edemeyeceğini ve “canlılık” ve “yaşam” denilen hazzı almadan yaşamanın imkânsız olduğu gerçeğini görür. Yaşamak için kişinin canlılık veren ışığa ihtiyacı vardır. Yaşarken çalışmak ve amaca ulaşmak mümkündür. Bu sebeple, sonrasında “bütünlük” denilen sağ çizgiye yönelmelidir.

Ancak, bu bütünlük -bedenini devam ettirecek canlılık- gerçeğin temeli üzerine inşa edilmelidir. Bu şu soruyu da beraberinde getirir: “Kişi gerçeği -ihsan etme kıvılcımı olmadan tepeden tırnağa kendini sevmeye batmış bir hâlde, aşağı seviyede olduğunu gördüğünde- nasıl elde edecek?”

Buna şöyle cevap vermelidir: “Gördüğüm her şey gerçek.” İç ışık perspektifinden bu böyledir. Bu demektir ki, o, şu anda düşük seviyededir ve haz almak için hiçbir şeyi yoktur. Fakat saran ışıkla ilgili olarak ki bu gelecektir. Şuna inanır; “Gecikmiş olsa bile, gelişini beklerim.”

Öyle anlaşılıyor ki, gelecekle bağlantılı parlayan saran ışığı, şu anda parlaması için kendine çekebilir. Kişisel seviyede Mesih’in gelişine dair duyduğu güven ve inanç ölçüsünde, canlılığı ve hazzı şu anda parlaması için çekebilir.

Öyle görünüyor ki, saran ışık şu an parladığından, asıl gerçek olan bütünlüğü almak için şimdi sağ çizgide yürüyor. Bu gerçeğin yoludur ve kişisel seviyede Mesih’in gelişine inandığından, inancın emirleri vasıtasıyla, gelecek şimdiye yaklaşır. Bu demektir ki, saran ışık içsel olur ve ışık fiilen şu anda kıyafetlenir. Buna “saran ışık, içsel olacak” denir.

Böylece, buradan -yani inançtan, mantığı her seferinde ona amaçtan uzaklaştığını ve ilerlemediğini gösterse bile sonunda amaca ulaşacağına inanmaktan- mantık ötesi ilerlemeye gelir. Ve sonra inancın kendisi, Sulam Tefsiri’nde yazıldığı gibi, Hohma ışımasının içindeki Hasadim ışığını almak olan tam inançla, ödüllendirilene kadar “her bir kuruş, büyük meblağ yaratır” formunda birikir.

Şimdi, neden Zohar’da gelecek formda “Söyleye…cek,” şeklinde yazdığıyla ilgili olarak bize sorulan şeyi anlayabiliriz. Bu insanın gelecekle ilgili olarak söylemeye mecbur olduğu şeyi ima eder. Bu bize çalışmada ne öğretir? Çalışma sırasında şu anda sahip olduğumuz şeyi ve ne yapmamız gerektiğini bilmeliyiz. Bu şekilde geleceğin ne getireceğiyle ilgili ne öğrenebiliriz?

Daha önce açıkladığımız gibi, bütünlük olan sağ çizgide yürümeli ve ondan yaşam canlılığı almalıyız çünkü negatiflik içinde yaşamak imkânsızdır. Burada, gelecekte olacaklarla ilgili bütünlük hissetme öğüdü vardır. Erdemlinin “gelecekte şarkı söyleyecek” dediği şeyin anlamı budur. Diğer bir deyişle, onlar gelecekte edinecekleriyle ilgili şimdi -şu anda- şarkı söylüyor. Bu demektir ki, gelecekte edinecekleri haz ve mutluluğu resmettikleri ölçüde, bir gelecek olduğu yani herkesin ileride ıslah olacağı inancını şu anda hissederler.

Bu, kişinin şu anda hissettiği şeydir. Bunu hissetmesi, şu anda gösterdiği adanmışlığın ölçüsüdür. Kendisi için alacağı haz ve mutluluğu şu anda resmederek, pozitiflikten gelen yaşam gücünün yanında, genel olarak amacı hem kendisi hem de diğer yaratılanlar için önemli kılar.

Konu üzerine düşündüğü her seferde, gelecekte ne edineceğini, yani yaratılış amacının bizim için ne hazırladığını daha iyi görmeye başlar. Şimdiki aşamada hedeften kilometrelerce uzakta olmasına rağmen, yukarıdaki alegoride olduğu gibi inancı ölçüsünde amaca bağlanır. Bunu izleyen kural şudur; “Elde edilmesinden emin olunan şey, elde edilmiş kabul edilir (Yevamot, 38).

Yukarıda söylenenler ışığında, Zohar’ın neden gelecek çekimde “Söyleye…cek” yazdığının sebebini anlayabiliriz. Gelecekle ilgili bunu yerine getirmesi insanın (halkın) kaderindedir. Bu böyledir çünkü bilmeliyiz ki, gelecekteki alacaklarımız için şu anda haz ve mutluluk hissedebiliriz. Tüm haz ve mutluluğu alıyormuşuz gibi, şu anda şarkı söyleyebiliriz.

Bu, saran ışığı almak olarak kabul edilir. Diğer bir deyişle, saran ışık, uzaktan parlar; yani kişi haz ve mutluluk elde etmekten uzak olsa bile, saran ışığın parlaklığını şimdiye çekebilir.

Şimdi Zohar’ın neden dişi çekimde (İbranice) “söylemek” yazdığını açıklayabiliriz. Bu Musa ve Halk’ın kraliçe için krala nasıl şükredeceklerini bilmeleri sebebiyledir. Bununla ilgili şu sorulur; “Neden Musa ve Halk, krala kendileri için şükretmediler?”

Önce, krala şükretmek meselesini anlamalıyız. Maddesellikte, kral saygı görmek için kana ve ete ihtiyaç duyar. Ona sundukları şeylerden haz alır. Fakat Yaradan neden O’na şükretmemiz ve önünde şarkılar söylememiz için bize ihtiyaç duysun?

Bilinen bir kuraldır ki, Yaradan ile ilgili söylediğimiz her şey, “Biz seni eylemlerinden biliriz” yoluyla olmalıdır. Ancak, O’nda, kendisinde, bir edinim söz konusu değildir. Daha ziyade söylediğimiz her şey, aşağı seviyede olanların edinimi ile ilgilidir.

Kişinin Yaradan’a şükretme sebebi budur. Bu şekilde kişi Yaradan’ın ona verdiklerinin önemini ve büyüklüğünü ölçebilir ve üstlenebilir. Bu şekilde kral için hissettiği büyüklük ve önemi test edebilir.

Yaratılış amacı, yarattıklarına iyilik yapmaktır yani yaratılanların O’dan haz almasıdır. Vermede haz ve mânâ vardır, verenin büyüklüğü nedeniyle, yaratılanlar haz almak için O’na verirler. Kişi şükretmek için çabaladığında, ne aldığı, kimden aldığı yani vermenin büyüklüğü ve verenin büyüklüğünü dikkâte almak zorundadır.

Kişi, üst gücün bundan haz alacak olması nedeniyle değil, aşağıda olanın haz alacak olması nedeniyle minnettar olmalıdır. Aksi halde, Baal HaSulam’ın “Adımı boşa harcamayan kişi” ayetiyle ilgili söylediği alegoriye benzer bir durum söz konusu olur.

Baal HaSulam’a “Kişinin boşa gitmesi ne demek? Bu ona yukarıdan boşuna mı ruh verildi demek?” diye sorulduğunda, bunun küçük bir çocuğa bir torba altın para verilmesine benzer olduğunu söyler. Çocuk altınlardan çok hoşnuttur çünkü güzel görünürler ve onlara bakmaktan zevk alır. Fakat çocuk altın paraların değerini bilmez.

Buradan şunu anlarız ki, Yaradan’a gösterdiğimiz minnettarlık ve şükür sadece yaratılanların yararınadır, yani krala şükretmek için bir sebebimiz vardır. Bu demektir ki, kişi Yaradan’a şükretmek istediğinde, bu, ödülün ve ödülü verenin önemli olduğu hissine geldiğinin işaretidir. Bu sebeple, kişinin aklında tutacağı en önemli şey, krala şükretmektir. Bu onun her an yenilenmesine olanak sağlar. Aksi halde, eğer kişi kralın ödülünü takdir etmezse, ona hiçbir şey verilmez çünkü “Kim aptal? Verileni kaybeden kişi” tanımına düşmüş olur.

Peki, bu aptalın verileni kaybetme sebebi nedir? Bu çok basittir: Aptaldır da ondan. Meselenin önemini takdir etmemektedir ve bu yüzden verilen hediyeyi korumaya önem vermez. Bu sebeple ödülün öneminin ölçüsü, onu korumaktır. Böylece kişi daima yükseliş aşamasında olur çünkü şu ortadadır ki verilen şeyi kaybetmez ve onu takdir eder.

Eğer kişi kralın hediyelerini takdir etmezse, birçok düşüşten geçer. Diğer bir deyişle, yaklaşan şeyin -yani ona üstten bir arzu verilmiştir ve Yaradan’ın hizmetkârı olmak değerlidir- önemini takdir etmez.

Bunun önemini takdir etmez yani krala hizmet etme çağrısına uymazsa ve eğer bir şeyi suçlamaktan kendini nasıl koruyacağını bilmeden krala hizmet ederse, bozukluk içine girebilir. Bu aşamada, kişi çöplüğe geri atılır.

Bu aşamada, kendi bedeninin karşılığını almak için kedilerin ve köpeklerin yaşamlarını devam ettirme arayışlarına benzer bir yere düşer. Başka bir yerde karşılık bulabileceğini göremez, yani düşüş sırasında söyledikleri şeyler boşa gider ve onu beslemez. Bu sadece hayvanlar için uygundur. Bir karşılığın peşine düşer ve başka bir şey istemez çünkü her şey ona tatsız gelir.

Bu sebeple, yükseliş aşamalarının stabilizesi, öncelikle meselenin önemine dayanır. Bu esas olarak şükretmeye ve minnettarlığa bağlıdır. Bu böyledir çünkü şükrederek, Yaradan’ın önemini geliştirmiş ve yüceltmiştir. Bu sebeple şükretmekle ilgili ciddi anlamda düşünmemiz emredilmiştir.

Şükretmekle ilgili üç anlayış vardır:

  1. Vermenin ölçüsü. Bu demektir ki, hediyenin önemi, hediyeye gösterilen şükran ve minnettarlığa bağlıdır.
  2. Verenin büyüklüğü, yani eğer veren önemli biriyse… Örneğin, eğer kral birisine bir hediye verirse, hediye küçük olsa da bu onun için çok önemlidir. Diğer bir deyişle, şükran ve minnettarlık ölçüsü hediyenin büyüklüğünü dikkâte almaz, daha ziyade verenin büyüklüğüyle ölçülür. Dolayısıyla, aynı kişi iki kişiye birden verebilir fakat biri için veren önemlidir ve verenin önemini ve büyüklüğünü ayırt eder. Diğer taraftan, verenin büyüklüğünü aynı derecede ayırt edemeyen kişiden, daha minnettardır.
  3. Verenin, verip vermediğinin önemi olmadan büyüklüğünü fark etmek. Bazen kişinin gözünde kral o kadar önemlidir ki kişi kralla konuşmak için güçlü bir arzu duyar ve böylece kral ona bir şey verir. Kişi o şeyi istemez çünkü tüm haz kralla konuşma ayrıcalığına erişmektir.

Ancak, bir ricayla kralın karşısına gelmemek kaba bir davranıştır, bu yüzden kraldan isteyeceği bir şey arayışına girer. Diğer bir deyişle, krala ondan bir şey almak için geldiğini söyler. Oysa gerçekte, ondan bir şey vermesini istememektedir. Kalbinde Yaradan’dan hiçbir şey istemez. Sadece krala konuşma becerisine sahip olmak onun için yeterlidir ve kralın ona bir şey verip vermemesi önemli değildir.

Dışarıdaki insanlar onun kralın evinden bir şey almadan, haz ve mutlulukla çıktığını gördüklerinde, ona gülerler. Şöyle derler, “Ne kadar aptalsın! Senin hiç aklın yok mu? Sen kendinde girdiğin gibi boş elle çıktığını görebilirsin. Krala bir şey istemek için gittin ama boş elle çıktın, haz bunun neresinde?”

Eğer kişi Yaradan’a bir şey vermesi için dua ederse, bununla ilgili şunu anlarız:

1) Kişi Yaradan’dan ne talep ederse, onu vermesi için Yaradan’a dua eder. Eğer O, duanın garantisi olarak kişinin talebini kabul ederse, istediği şeyi aldığında kişi Yaradan’a teşekkür etmeye isteklidir. Yaradan’dan aldığı hediye ölçüsünde, neşe, minnettarlık ve yüksek moral hisseder. Diğer bir deyişle her şey kişinin Yaradan’dan aldığı kurtuluşun büyüklüğünün derecesiyle ölçülür.

2) Verenin büyüklüğünün ölçüsü. Diğer bir deyişle Yaradan’ın büyüklüğüne inanması, O’dan alacağı şeyi belirleyen şeydir. Yani alıcının gözünde bu küçük bir şey olsa bile, Yaradan’dan bir şey almıştır. Dolayısıyla memnundur ve Yaradan’a şükreder çünkü onun için önemli olan verendir.

3) Vermeden, verenin büyüklüğü. Kralın büyük önemi vardır. Diğer bir deyişle, onun gözlerinde kral o kadar önemlidir ki, kraldan bir şey istemez fakat onunla birkaç kelime konuşmak bile, onun için büyük bir şanstır. Yapay isteklerle krala gelmesinin sebebi, diğerlerinin bir istekte bulunmadan kralın önüne gelmemesidir. Dahası krala istediğini almak için gelmemiştir. Kraldan bir şey istemesinin sebebi sadece, kralla konuşmanın en değerli şey olduğunu anlamamış olanlara öyle gözükmek istemesidir.

Tek bir beden söz konusu olduğunda “dışsal olan” dediğimizde, kişiye dışarıdan gelen yani içsellik kavramını ve kralın içselliğini anlama becerileri olmayan düşüncelerden bahsettiğimizi anlamalısınız. Daha ziyade onlar, “kralın dışsallığı” denilen kraldan onlara gelen şeyler vasıtasıyla kralı değerlendirirler. Kralın içselliğiyle ilgili hiçbir fikirleri yoktur, yani kralın kendisinden habersizdirler.

Bundan dolayı kişi, “Az önce kralla konuşmuş olduğumdan, onun dileğimi yerine getirip getirmemesi önemli değil” dediğinde bu düşünceler onu alaya alır. Aslında onun tek istediği kraldan gelenler değil, kralın içselliğidir.

Dolayısıyla, kişi Yaradan’a dua edip, Yaradan’ın ona bir şey vermediğini gördüğünde -onun için önemli olan kralın içselliği olduğundan- memnun olur ve kralla konuşmakla ödüllendirildiği için sevinir. Dahası, içindeki dışsal düşünceler de onun bu coşkusunu uyandırmak istemektedir çünkü onlar sadece alma kapları olarak bilinirler. Kraldan aldığı şey, alma kaplarının içinde olduğu için, onlara şöyle der: “Mutlu oldum ve sevindim, onunla konuşma fırsatını bana verdiği için krala minnettarım ve şükrediyorum. Bu benim için yeterli.”

Dışsal olana şöyle der: “Bilin ki kraldan ona teşekkür etmek ve şükretmek dışında hiçbir şey istemiyorum. Bununla, krala bağlanırım çünkü şükrederek ona ihsan etmek istiyorum. Ona verecek başka bir şeyim yok. Şimdi ben kendimin değil, “Yaradan’ın hizmetkârıyım.” Bu sebeple bana “Ne elde ettin?” diye sormanızı duymuyorum.

“Bütün bir sene, tüm emirleri yerine getirerek, vecibeler ve duayla meşgul oldun, ama hâlâ bir ya da iki yıl önceki derecendesin. Öyleyse, neden Yaradan’a şükredip şunu söylüyorsun, ‘Yaradan’la pek çok defa konuşmuş olmam benim kazancım, başka neye ihtiyacım olabilir ki?’ Diğer bir deyişle, eğer kral bana bir şey verseydi, onu almak için almış olurdum. Fakat şimdi elimde hiçbir şey yok, mutluyum ve Yaradan’a teşekkür ediyorum çünkü çalışmadaki niyetim sadece ihsan etmek.”

Ancak, bu aşamada kişi gerçeği söylüyor olsa da, tek amacı ihsan etmek olan gerçeğin yolunda yürüyen kişiyi hoş görmeyen dışsal olandan gelen güçlü bir dirençle yüz yüze kalır. Bu aşamada, büyük bir savaşa girer çünkü onlar coşkusunu bozmak ister. Bunun tersinin doğru olduğunu -söyledikleri gerçeğin yoludur ve o haklı olduğunu düşünerek kendini aldatmaktadır- düşünmesini isterler.

Bu dünyada, yalan genellikle kazanır. Bu sebeple, kişinin büyük bir güce ihtiyacı vardır, onlara şöyle der: “Ben gerçeğin yolunda yürüyorum ve şimdi eleştirilmek istemiyorum. Eğer sözlerinizde gerçeklik varsa, eleştirme vakti geldiğine karar verirsem, şikâyetlerinizle beraber benimle gelerek, bana gerçeği gösterirsiniz. Sadece o zaman sizin görüşlerinizi dinlemeye istekli olacağım.”

Dolayısıyla, çalışmada kişi hazza değil sadece inanca ihtiyaç duyar. Diğer bir deyişle, Yaradan’ın büyüklüğüne inandığı zaman, kralın ona bir şey vermesine ihtiyaç duymaz. İstediği sadece yukarıda bahsedilen üçüncü anlayışta belirtildiği gibi kralla konuşuyor olmaktır.

Eğer dikkâtini krala şükretmeye verirse, büyük ilhamlar kendiliğinden ona gelir çünkü kraldan bir şey istememektedir. Bu durum Bina’nın Sefira’sına benzer. Bilinir ki, sonunda Hohma, Hohma ışığını almak istemez fakat veren, Hohma’ya ihsan ettiğinden, Hohma veren üzerine ihsan etmek ister. Hohma form eşitliğine gelmek ister.

Bu aşamada, “Hasadim ışığı” denilen bereket, kendi kendine gelir. Bu demektir ki, alıcı Hesed ile (lütuf/rahmet) meşgul olmak ister. Bundan dolayı berekete “Hasadim ışığı” (Hesed’in çoğulu) denir. Burada da benzer bir durum vardır. Kişi krala ihsan etmekten başka bir şey istemiyor, onun ne düşündüğüne önem veriyor, şarkı söylemek ve krala şükretmekle ilgileniyorsa, ilham ona yukarıdan kendi kendine gelir.

Şimdi Musa ve halkın kraliçenin kendisine değil, kraliçe için krala şarkı söyleyip, şükretmesini anlayabiliriz. Bilinir ki, üst dünyalarla ilgili söylediğimiz her şey sadece “Halkıın kolektif ruhu” ya da “Halkın meclisi” denilen ruhla ilgilidir. Talmud Eser Sefirot’ta (Kısım 16) açıklandığı gibi, Adam HaRişon’un ruhu, Beria, Yetzira ve Asiya dünyalarından gelir ve buradan Nefeş, Ruah, Neşama alır. Onların hepsi “kutsallık” denilen Atzilut’un Malhut’undan gelir. Ve Malhut’a veren Zer Anpin’e “kral” denir.

Malhut ruhların alıcısı olduğundan, halk için bereket alamaz çünkü onlar hâlâ uygun değildir, ihsan etme kapları yoktur. Aksine, içlerinde “Yaradan’dan uzaklık ve ayrılık” denilen almak için almak olduğu için daima “ölü” denilen, Sitra Ahra’ya giderler. Onlara “ölü” denmesinin sebebi budur.

Zohar’da kişinin “kutsallığın ıstırabı”, yani halkının çocukları için bereket alamamasının üzüntüsü için endişelenmesi gerektiğini yazar. Ona “halkın meclisi” denilir çünkü içinde halka vermesi gereken bereketi toplar. Dolayısıyla, halk form eşitliğine bağlanırsa, Malhut’un, “veren”, ZA denilen kraldan, halkına verilmek üzere üst bereketi alması için yer açılır.

Buna “kraliçe denilen Malhut’un, krala O’ndan aldığı bereket için şükretmesi denir.” Benzer şekilde insan, kraldan bereket alamazsa, buna “kutsallığın ıstırabı” denir. Bereketi alabildiğinde de, ona “oğulların annesi mutlu” denir ve o krala şükreder.

Dahası, tüm acı ve neşe halkın bütünüyle ilgilidir. Bu sebeple Zohar, Musa ve halkın şarkı söylediğini, yani kraliçe için krala şükrettiklerini yazar. Bu demektir ki, Musa ve halkın krala şükretmesi kendileri için değil, kraliçe, Malhut içindir. Diğer bir deyişle, kutsallığın ıstırabını tolere edemez ve Malhut’un ihsan edebilmesi için form eşitliğine bağlanırlar. “Ne mutlu Musa ve halkına çünkü onlar kraliçe için krala şükretmesini biliyorlar,” denmesinin nedeni budur.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,158