e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Makaleler > Dostlar Meclisinde Ne Aranmalıdır?

Dostlar Meclisinde Ne Aranmalıdır?

Makale No. 30, 1988

Atalarımız şöyle der (Avot, bölüm 1:6): “Kendin için bir rav (öğretmen) yap, kendine bir dost satın al ve herkesi erdemine göre yargıla.”

Kendine bir dost satın al” sözünün, “Herkesi erdemine göre yargıla” sözüyle bağını anlamalıyız. Ayrıca, Matan Tora’da (Tora’nın Verilişi, s 30), “Dostunu kendin gibi sev” Mitzva’sının (emir/iyi iş), Dvekut’a (bütünleşme), Yaradan sevgisine ulaşmak için olduğu yazılmıştır. Şöyle yazar: “Tora’nın, kişinin dostuyla ilişkisi ile ilgili kısmının, kişiyi arzulanan hedefe getirmeye çok daha muktedir olduğunu düşünmek mantıklıdır. Bu böyledir çünkü Yaradan ve insan arasındaki Mitzvot’taki (Mitzva’nın çoğulu) çalışma, sabittir, özeldir ve zahmetli değildir, kişi buna, kolayca alışır ve alışkanlıkla yapılan şeyler, kullanışlı değildir. Fakat insan ve insan arasındaki Mitzvot, değişken ve düzensizdir ve talepleri, nereye dönerse dönsün kişinin etrafını sarar. Bu nedenle, onların çözümü, çok daha nettir ve amaçları yakındır.”

Bu demektir ki kişi, form eşitliğiyle ödüllendirilmeye gelmek zorundadır, yani bütün düşüncesi ve arzusu, kendisi için değil, sadece Yaradan için olmalıdır. Bu, Tzimtzum’un (kısıtlama) ıslahından gelir. Bu demektir ki Yaradan’ın bakış açısından O, dünyaları, yarattıklarına iyilik yapmak niyetiyle yarattı. Atalarımızın açıkladığı gibi, Yaradan, vekalet eden meleklere, dünyanın yaratılışının, hiç misafiri olmayan ama bolluk ve berekete sahip bir kral gibi olduğunu söylemiştir.

Diğer bir deyişle, O, misafirleri O’nun sarayında yemek yediğinde hoşnut olur, fakat utançtan kaçınmak için haz ve memnuniyeti, Yaradan’ı hoşnut etmek amacıyla almaları gereken bir ıslah vardır. Ancak, ilk derece, ihsan etmek için ihsan etmektir. Kişi, ihsan ederken tıpkı Yaradan’ın zevk aldığı gibi, zevk almalıdır. Atalarımızın söylediği gibi (Zohar, VaYera, madde 399), “Yaradan nezdinde, Dünya’nın yaratıldığı günkü kadar büyük bir sevinç olmamıştır, O’nun, gelecekte erdemlilerle birlikte sevinmeye yazgılı olduğu gibi.”

Görüyoruz ki dünyanın yaratıldığı gün, Yaradan nezdinde, büyük bir sevinç vardı. Diğer bir deyişle, ihsan etmeyi istemekte, büyük bir sevinç hissetti. Öyle anlaşılıyor ki eğer kişi, ihsan etme eylemini yerine getirdiğinde, büyük bir sevinç hissetmiyorsa form eşitliği söz konusu değildir. Kişi, her ne kadar eylemde ihsan ediyor ve başkalarını sevmeye bağlanıyor olsa da eylem, Yaradan’ın sahip olduğu sevince benzer bir sevinçle yerine getirilmelidir. Dolayısıyla, burada, sevinçte eşitlik yoktur.

Bu nedenle, kişinin yapması gereken iki şey vardır:

1) Beden, ihsan etme formunda çalışmak istemese bile, zorlanmalıdır. Ancak, kişi, eylemleri yerine getirmek zorunda olmadığında daha mutlu olacağı için, kural gereği, zorla hareket ettiğinde mutlu olamaz. Yine de kişi, zorla çalışmalıdır. Buna, “içindeki kötülüğü zorlamak ve boyun eğdirmek” denir. Ancak, ihsan etme eylemiyle gelmesi gereken sevinç, burada yoktur. Sevinç söz konusu olduğunda zorlamanın olduğu yerde, kişi kendini mutlu olmaya zorlayamaz. Sevinç, kişinin memnuniyetinin sonucudur ve hazzın olduğu yerde, “zorlama” söz konusu değildir. Bu nedenle, hiçbir sevinç ya da haz, zorlamadan gelmez.

2) Bizler, Yaradan çalışması için sevince ihtiyacımız olduğunu söylüyoruz ve dediğimiz gibi sevinç, yalnızca kişinin zevk aldığı bir şeyin sonucudur. Dolayısıyla, insan sadece zorlama eylemleri gerçekleştirebildiğinden buna, “eylem” denir. Eylem, aklın hemfikir olmadığı bir şeydir. Kişi, kendini zorlamaya başladığında, “arınmaya gelen” safhasına geldiği düşünülür.

Burada başka ne eksiktir? Sadece, onun memnuniyetini uyandıracak bir şey. Bunun ona, yukarıdan verildiğini söylemeliyiz. Buna, “ona yardım edildi” denir. Ne ile yardım edildi? Zohar der ki: “Kutsal bir ruh ile.” Kişi, bununla ödüllendirildiğinde mutlu olur. Öyle anlaşılıyor ki kişi, sevinçle çalışmalıdır dediğimizde bu, kişi eylemleriyle yukarıdan uyandırılışı, uyandırmalıdır anlamına gelir çünkü kişi, ihsan etme eylemlerine bağlandığında, sadece yukarısının yardımıyla sevince gelebilir.

Aslında, burada bir soru doğar: “İhsan etme eylemlerini, neden sevinçle yerine getirmek gerekir?” Sebep basittir: Burada form eşitliği yoktur çünkü Yaradan, verdiği zaman sevinç hisseder. Fakat kişi, verdiğinde sevinç hissetmezse form eşitliği yoktur.

Ancak burada, form eşitliğinden daha önemli bir mesele vardır. Kişi, üzüntü hali içindeyken her nereye bakarsa baksın, maddesellikte olduğu kadar, maneviyatta da yalnızca karanlığı gördüğünden, yaşamını anlamsız gördüğünde, siyah gözlük takan biri gibidir. Nereye bakarsa baksın sadece karanlığı görür.

Bu aşamada kişinin, Yaradan’ın rehberliğine ters düştüğü düşünülür, zira Yaradan’ın dünyayı, ‘İyilik Yapan İyi’ olarak yönettiğini söyleyemez.

Bu aşamada kişi, inançsız kabul edilir. Dolayısıyla, burada mesele artık form eşitliği değil inançsızlıktır, zira kişi, inançla ihtilaf halindedir. Öyle görünüyor ki insan, daima sevinç içinde olmalı ve Yaradan’ın yaptığı her şeyi, sadece iyilikle yaptığına, mantık ötesi inanmalıdır. Ancak, ihtiyacımız olan şeyin, mantık ötesi inanç olduğuna da inanmalıyız.

Mantığımıza göre Yaradan, bize açık rehberliği ile davransa daha iyi olurdu gibi görünür. Fakat Baal HaSulam, Yaradan’ın her şeyi “mantık dahilinde” denilen, yani maddesel bedenin de Yaradan’ın tüm dünyayı iyilikle yönettiğini anlayacağı, alma kaplarının içine veremeyeceğini söylemeliyiz, der. Neden O, özellikle mantık ötesinin Kelim’ini (kaplar) seçer? Yaradan, bu Kelim’i seçer çünkü gerçekten de onlar en iyisidir, çünkü onlar vasıtasıyla gerçek bütünlüğü ediniriz ve o zaman şu ayet gerçek olur: “Ve sen, Efendin Tanrı’nı tüm kalbinle seveceksin.” Atalarımız şöyle der: “Her iki eğiliminle -iyi eğilim ve kötü eğilim.”.

O zaman, beden de Yaradan’ın, yarattıklarına verdiği haz ve memnuniyeti hisseder ve mantık ötesi inanca gerek kalmaz. Öyle anlaşılıyor ki insan için temel gereksinim, ihsan etme çalışması yaparken ‘mantık dahilinde’ olarak adlandırılan, kendi için almanın, bundan ne alacağını görmediğinde memnuniyet içinde olmasıdır, aksi takdirde, inançla ihtilaf halinde olur.

Öyle görünüyor ki kişi, kutsal çalışmayı mantık ötesi yapmalıdır çünkü bunlar, kişiyi bütünlüğe getirmeye uygun olan Kelim’dir. Daha önce söylediğimiz gibi, sadece mantık ötesinde, iyiliksever formunda olan Yaradan’ın rehberliğinden haz alabiliriz. Ve buna, “sağ” denir.

Baal HaSulam’ın dediği gibi, kişi, “mantık ötesi inanç” denilen, sağ çizgide yürümeye çalışmalı, çoktan Yaradan’a tam inanç ile ödüllendirildiğini ve organlarının, Yaradan’ın tüm dünyayı iyilikle yönettiğini hissettiğini, resmetmelidir.

Bu nedenle, şunu sormalıyız; “Eğer, sağ çizgi bu kadar önemliyse neden sol çizgiden de gitmek zorundayız? Sol çizginin amacı nedir?”. Cevap şudur; mantık dahilinde kendi durumumuzu bilmek için. -inancımızın ölçüsü, Tora’yı ne kadar edindik ve dua sırasında Yaradan’ı nasıl hissediyoruz, vb-

O zaman, mümkün olan en düşük seviyede olduğumuzu hissetmeye başlarız. Bu, neden sağ çizgiye geçtiğimizde, mantık ötesi çalışmamız gerektiğini görmemiz içindir. Diğer bir deyişle, sol çizgi, mantık dahilinde, bize kendi durumumuzu gösterdiği zaman, orada mantık ötesi gitmek için bir yer açılmış olur. Ancak, her zaman sağ çizgide olsaydık bu, sağ olarak değil, tek çizgi olarak kabul edilirdi.

Diğer bir deyişle, bunun gerçekte olduğumuz yer olduğunu, mantık dahilinde ve mükemmel Gadlut’ta (büyüklük/yetişkinlik) olduğumuzu düşünürdük. Ama gerçekte, sadece mantık ötesi bütünlük içinde oluruz, bu nedenle, iki çizgimiz olduğunda sağ çizgi dediğimiz, mantık ötesi meselesinden bahsedebiliriz.

Öyle anlaşılıyor ki sağ çizgi, sol çizgiye yardım eder çünkü kişi, kendisinin memnuniyet içinde olduğunu resmeder, çalışmasının mükemmelliğinden hoşnut olur ve sol çizgiye geçtiğinde tamamen karanlık bir dünyada olduğunu görür. Yani, halen kendini sevmeye batmış olduğunu ve kendine-sevgiden çıkmak için umudu olmadığını görür ve hisseder.

O zaman, kalbinin derinliklerinden gelen bir dua için, yeri olur. Sağ çizgi koşulu, çalışmanın mükemmelliğini gördüğü bir aşamada olduğunu imgelediği zamandır. Diğer bir deyişle, mantığı ona, “olabilecek en düşük seviyede olduğunu biliyorken, neden kendini tam inançla ödüllendirilmiş bir insanın durumuyla kıyaslıyorsun?” demesine rağmen, bu aşamada, ilerlemesini söyleyen hocasının inanç emrine, mantık ötesi inanır. Yaradan’ın hizmetkârı olmak isteyen bir kişiye yakışmayan, düşük bir seviyede olduğunu hisseder.

Kişi, sonrasında sağ çizgiye ilerler ve sol ona, sağ çizgide çalışması için yer açar. Ancak, şunu hatırlamalıyız, gerçeğin yolunda çaba sarf etmeden yürümek zordur. Dolayısıyla, kişi, bu iki çizgiden sonra “Yaradan ona ruh verir” denilen, orta çizgiye gelir. Ve özellikle, Yaradan’ın kurtarışıyla tam bir inanca gelir. Fakat doğası gereği, insan bunu kendi başına başaramaz.

Yukarıda söylenenlerle dostlar meclisi meselesini anlayabiliriz. Bir araya geldiklerinde, neyi tartışmalıdırlar? Öncelikle amaç, herkes için net olmalıdır -bu buluşma, dost sevgisi sonucunu vermeli, her biri, “başkalarını sevmek” denilen, dost sevgisine uyanmalıdır. Ancak bu, yalnızca bir sonuçtur. Bu güzel neticeye sahip olmak için, sevgi üretecek eylemlere geçilmelidir.

Ve sevgiye dair, iki form vardır: 1) Kişinin çaba sarf etmediği, doğal sevgi. Burada kişi, sadece bunu bozmamaya dikkat etmelidir. 2) Kişinin başkalarına iyi şeyler yaparak, buna gelmesi. Kişinin başkasına hediye vermesi, sevilmesine neden olduğundan, bu da doğası içindedir. Bu nedenle, birkaç kişi bir araya gelip, dost sevgisi üzerinde çalışmak istediğinde, ellerinden geldiği kadar birbirlerine yardım etmelidirler.

Ve bununla ilgili pek çok anlayış vardır, zira herkes aynı değildir yani birisinin ihtiyaç duyduğuna, diğeri ihtiyaç duymaz. Ancak, hepsinin eşit olduğu, tek bir şey vardır: her biri, yüksek morale ihtiyaç duyar. Bu demektir ki dostlar, iyi bir ruh halinde olmadığı zaman, gereksinimleri açısından aynı değillerdir. Daha ziyade her birinin, mutsuz olmak için kendi sebebi vardır.

Dolayısıyla, herkes, diğerine nasıl moral vereceğini düşünüp taşınmalıdır. Bu nedenle, dikkatli olmalı ve başkalarının kötü hissetmesine sebep olacağı için, gruba üzüntü verecek şeyleri getirmekten kaçınmalıdır. Ve sonra kişi, eve gittiğinde kendine şunu sorar; “Gruba giderek ne elde ettim? Düşük bir seviyede olduğumu bildiğim için, üzülmeli miyim? Sanki gruba, bana üzüntü getirsinler diye gitmiş gibiyim. Öyleyse zaman kaybıydı. Onlara gitmesem belki daha iyi olurdu.” Sonra muhtemelen şöyle der; “Gruba gitmem gereken bir dahaki sefer, onlardan kaçınmak, uzak durmak için bahaneler uyduracağım.”

Öyle anlaşılıyor ki her biri, gruba yaşam ruhu ve umut verip, enerji aşılamalıdır. Dolayısıyla, her bir dost, kendine şunu söyleyebilmelidir; “Şimdi çalışmada, temiz bir sayfa açıyorum.” Diğer bir deyişle, gruba gelmeden önce, Yaradan çalışmasının gelişiminde hayal kırıklığına uğramıştı, fakat şimdi, grup onu, yaşam ve umutla doldurdu.

Bu nedenle, grup vasıtasıyla üstesinden gelme gücü ve güveni kazanır çünkü artık bütünlüğü elde edeceğini hisseder. Fethedilemeyecek kadar yüksek bir dağla karşı karşıya olduğu ve bunun, gerçekten de ürkütücü bir engel olduğuna dair tüm düşüncelerinin, artık önemli olmadığını görür. Tüm bunu, grubun gücünden almıştır çünkü her biri, gruba cesaret ve yeni bir atmosfer ruhu aşılamaya çalışmıştır.

Fakat kişi, hem maddesel hem de manevi açıdan mutsuzluk aşamasında olduğunu hissettiğinde ve gruba gitmesi gerektiğinde ne yapabilir? Yine de atalarımız şöyle demiştir; “Kişinin kalbindeki endişe? Bırakın, onu başkalarıyla konuşsun.” Diğer bir deyişle, dostlarına bunu söylemelidir, belki yardım önerebilirler.

Eğer böyle ise neden herkesin, kendisinde olmasa bile gruba yüksek moral vermesi gerektiğini söylüyoruz? Dahası, kişi sahip olmadığı bir şeyi, başkasına veremez kuralı söz konusudur. Dolayısıyla, kişi, gruba yüksek moral vermek için ne yapmalıdır?

Aslında, kişinin sağ çizgide gitmekten başka bir yolu yoktur. Bu nedenle, dost sevgisine gitmeden önce, sağ çizginin ne olduğunu, bunun mantık ötesi anlamına geldiğini açıklığa kavuşturan, Baal HaSulam’ın makalesini (Şamati No. 40) okumalıdır. Oradan güç almalıdır ki gruba geldiğinde, her bir dost, az veya çok yaşam ruhunu besleyebilsin ve böylece tüm grup, sevinç, güç ve güven hissi içinde olsun.

Toplanma sırasında, sol çizgiyi uyandırmak yasaklanmıştır. Sadece, kişi yalnız olduğunda yarım saatten fazla olmayacak şekilde, sol çizgiyi kullanmasına izin verilmiştir. Ancak, insanın çalışmasının özü, yazıldığı gibi (Şamati No. 40), özellikle sağ çizgiden gitmektir. Ancak, iki kişi bir araya gelip, soldan bahsetmemelidir çünkü ancak böylelikle gruptan yardım alabilirler.

Ancak en kötüsü, kişinin gruba geldiği ve tüm grubun, düşüş koşulunda olduğunu gördüğü zamandır, bu durumda, onlar tarafından nasıl güçlendirilebilir?

Şimdi, “Kendine bir dost satın al” ve “Her insanı erdemine göre yargıla” sözlerinin yakınlığıyla ilgili sorduğumuz soruyu anlayabiliriz. Yukarıda yazılanlardan, kişinin gruptan bir şey almak istediğinde, herkesi, erdemine göre yargılaması gerektiğini anlayabiliriz. O zaman, çalışmada ona yardım etmeleri için, dostlardan alabilir zira alabileceği birileri vardır. Ama tüm gruptan çok uzak olduğunu gördüğünde, kimden alacak? Atalarımız gelir ve bununla ilgili şöyle der: “Herkesi erdemine göre yargıla.”

Öyle anlaşılıyor ki insanın, dost satın almak ve dost sevgisinde çalışmaya ihtiyaç duymasının temel sebebi, böylelikle Yaradan sevgisiyle ödüllendirilebilecek olmasıdır. Fakat dostlar birbiriyle, öncelikle Yaradan’ın yüceliği hakkında konuşmalıdır çünkü kişi, Yaradan’ın yüceliğini üstlendiği ölçüde, doğal olarak kendini, O’nun önünde iptal eder. Tıpkı doğada gördüğümüz gibi, küçük olan büyüğün önünde kendini iptal eder, bunun, maneviyatla ilgisi yoktur. Aksine bu davranış, laik insanlar arasında bile geçerlidir.

Diğer bir deyişle, Yaradan, doğayı bu şekilde yaratmıştır. Bu nedenle, dostların Yaradan’ın yüceliğini konuşması, bir arzu uyandırır ve Yaradan önünde kendini iptal etme özlemi doğurur çünkü kişi, Yaradan’la bağ kurma özlemi ve arzusu hisseder. Ayrıca şunu da hatırlamalıyız; dostlar, Yaradan’ın önemini ve yüceliğini takdir ettiği ölçüde, gene de mantık ötesi gitmeliyiz yani Yaradan, insanın hayal edebileceğinden çok daha yücedir.

Bizler, O’nun dünyayı iyilikseverlikle yönettiğine, mantık ötesi olarak inandığımızı söylemeliyiz ve eğer kişi, Yaradan’ın sadece insanın iyiliğini istediğine inanırsa bu, kişinin “Ve sen Efendin Tanrı’nı tüm kalbinle ve ruhunla seveceksin,” ile ödüllendirilene kadar, Yaradan’ı sevmesine sebep olur. Ve insanın, dostlardan alması gereken şey de budur.

Ve yüceliği edinme meselesi, özellikle grup aracılığıyla elde edilir. Matan Tora’da (Tora’nın Verilişi, s 141), öğretmen ve öğrencilerle ilgili konuştuğu yerde yazıldığı gibi. Yaradan’ın yüceliğiyle ilgili de aynıdır. Şöyle yazar: “Yüceliği edinmek, tamamen çevreye bağlıdır ve insan, tek başına bununla ilgili hiçbir şey yapamaz. Yine de yüceliği edinmenin iki koşulu vardır: 1. Çevreyi her zaman, O’nu büyük gösterdiği ölçüde takdir et ve dinle 2. Çevre, yüce olmalıdır şöyle yazdığı gibi: ‘Kral’ın ihtişamı, insanın çokluğundadır.’

İlk koşulu edinmek için, her bir öğrenci, tüm dostlar içinde kendisinin en küçük olduğunu hissetmelidir. Bu aşamada, yüceliğin takdirini herkesten alabilir zira yüce olan, küçük olandan alamaz, onun sözlerinden çok daha az etkilenir. Daha ziyade, yalnızca küçük olan, yüce olanın takdirinden etkilenir.”

İkinci koşulla ilgili olarak, her öğrenci, her bir dostunun erdemlerini övmeli ve ona, neslin en yücesi olarak değer vermelidir. O zaman, nitelik, nicelikten daha önemli olduğundan bu çevre onu, yeterince yüce bir çevre olarak etkileyecektir.”

Ancak, kişi, dostlarının yardımına ihtiyaç duyarsa ne yapmalıdır? Daha önce söylediğimiz gibi, dostların meclisinde, üzüntüye sebep olacak kötü şeyleri konuşmak yasaklanmıştır. Sorunun cevabı şudur; kişi, yakın bir dostuna söylemeli ve bu dost, gruba söylemelidir, ama dostların toplanma zamanında değil. Diğer bir deyişle, kişi, toplumun tümüyle konuşabilir ama düzenli yapılan toplantı sırasında değil. Onun yerine, yardıma ihtiyaç duyan dostunun yararına, özel bir toplantı ayarlayabilir.

Kendine bir dost satın al,” sözüyle ilgili olarak, şunu söyleyebiliriz ki “satın almak” demek, ödeme yapmak gerekir ve bu ödeme vasıtasıyla kişi, dostunu satın alır, demektir. Peki, ona ne ödeyecek? Ödemenin, çaba karşılığında yapıldığını söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, bazen kişi bir şey, örneğin: 2000 dolarlık yeni bir dolap satın almak ister. Satıcıya şöyle der: “Ödeyecek param olmadığı, ancak iki hafta için bir işçi aradığınızı duyduğum için, ödemek zorunda olduğum dolabın parası karşılığında, sizin için çalışabilirim” ve satıcı muhtemelen bunu kabul eder. Dolayısıyla, ödemenin karşılıklı değiş-tokuş ile yapıldığını görüyoruz.

Bu, dost sevgisinde de geçerlidir. Kişinin, dostlarını erdemine göre yargılaması, büyük çaba gerektirir ve herkes, bunun için hazır değildir.

Bazen, daha da kötü olur. Bazı zamanlar, kişi, dostunun ona karşı saygısız davrandığını görür. Daha da kötüsü, karalayıcı bir dedikodu duyar, yani dostunun kendisiyle ilgili, dostların birbirlerine söylememesi gereken şeyleri, söylemiş olduğunu duyar. O zaman kişi, kendini zorlamalı ve dostunu, erdemine göre yargılamalıdır. Bu, gerçekten de büyük bir çabadır. Öyle anlaşılıyor ki çaba vasıtasıyla paradan çok daha önemli olan bir ödeme yapmaktadır.

Ancak, eğer bu insan, onu kötülüyor, iftira atıyorsa onu sevmek için gücü nerede bulacak? Kişi, dostunun ondan nefret ettiğini kesin olarak bilir, aksi takdirde onu kötülemezdi, öyleyse onun karşısında eğilmenin ve onu erdemine göre yargılamanın ne anlamı var?

Bunun cevabı şudur; başkalarını sevmeye dayanan dost sevgisi ki bununla Yaradan sevgisi edinilir, normalinde dost sevgisi olarak bilinen şeyin, tam zıttıdır. Diğer bir deyişle, dost sevgisi, dostlarım beni sevecek demek, değildir. Aksine, dostlarımı sevmek zorunda olan benim, demektir. Bu sebeple, dostun onu kötülemesi ve ondan kesinlikle nefret etmesi önemli değildir. Onun yerine, başkalarını sevmeyi başarmak isteyen kişinin, bir diğerini sevmenin ıslahına ihtiyacı vardır.

Dolayısıyla, kişi, çaba sarf edip dostunu erdemine göre yargıladığında, kişinin gösterdiği çaba “aşağıdan uyandırılma” denilen, Segula’dır (çare/güç/erdemlilik), bununla kişiye, istisnasız tüm dostları sevebilmesi için, yukarıdan güç verilir.

Buna, “Kendine bir dost satın al,” denir, yani kişi, başkalarının sevgisini edinmek için çaba sarf etmelidir. Mantık ötesi çaba göstermek zorunda olduğundan buna, “emek” denir. Mantıklı düşündüğünde, “Aklı ona, dostunun gerçek yüzünü, ona olan nefretini gösterdiğinde, onu erdemine göre yargılamak nasıl mümkün olabilir?” Bedene, bununla ilgili ne söyleyebilir? Dostunun önünde, neden kendini eğmek zorundadır?

Cevap şudur; kişi, Yaradan’la “form eşitliği” denilen, Dvekut’u (birleşme) başarmak ister, yani kendi menfaatini düşünmemelidir. Öyleyse dostun önünde eğilmek, neden zor bir şeydir? Bunun nedeni şudur; kendi değerini iptal etmesi gerekmektedir ve yaşamak istediği tüm hayat, yalnız başkalarının yararına çalışmak için olan becerisini göz önüne almaktır, bu, başkalarını sevmek ile başlayan, insan ve insan arasındakinden, Yaradan sevgisine doğrudur.

Dahası, mantığıyla, onu sevmek zorunda olanların, dostları olduğunu düşündüğünden mantığın üstesinden gelip, mantık ötesi giderek, her şeyi kendisi için değil başkaları için yaptığını ve “Kendim için yaşamak değerli değil,” diyebileceği bir yeri vardır. Kişi, her zaman böyle söyleyebilme durumunda olmamasına rağmen, bu, yine de çalışmanın amacıdır. Bu nedenle, bedene verecek bir cevabı vardır.

Öyle anlaşılıyor ki her bir kişi, dostlar meclisine gelmeden önce, grubun içindeki yaşam ruhunu yükseltmek için, ne verebileceğini düşünüp taşınmalıdır. Burada, okullu olanla okullu olmayan arasında fark yoktur, zira aklıyla hiçbir şey bilmese de yardım için Yaradan’a dua etmeli ve Yaradan’ın, tüm dualarını duyacağına inanmalıdır.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,278