e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Makaleler > Kötülüğün Farkındalığının Önemi

Kötülüğün Farkındalığının Önemi

Makale No. 2, Tav-Şin-Mem-Zayin, 1986-87

Zohar, Bereşit Bet’de (Sulam [Merdiven] Tefsiri Madde 218- 219) şöyle yazılmıştır: “‘Cennet’in altındaki sular bir yere toplansın ve kuru topraklar görünsün.’ ‘Sular… toplansın’, Tora’dır, ki ona ‘sular’ denir. ‘Bir yer’ ile kastedilen İsrail’dir. Ayrıca, şöyle yazılmıştır: ‘Sular bir yere toplansın’, ki ‘sular’ ile kastedilen Tora ve ‘bir yer’ ile kastedilen İsrail, yani Tora’yı alanlardır. Aksine, dünyadaki uluslar Tora’yı almak istemediler, bundan dolayı topraklar kuru ve ıssız kaldılar. Tora dünyanın yerleştirilmesini sağlar ve onun içindedir. Dünyadaki uluslar, Tora’yı almadılar, kuru ve ıssız kalmaya devam ettiler.”

Zohar’da yazılanları anlamalıyız, orada bütün hakkında, yani hem İsrail, hem de dünyadaki uluslar hakkında yorum yapılıyor. Fakat insanlar, yani İsrail ve dünyadaki uluslar nasıl tek bir vücut olarak yorumlanıyor? Bilinir ki, Zohar’da şöyle denir: “her bir kişi kendi içinde ve kendi başına küçük bir dünyadır” ve İsrail de, dünyadaki yetmiş ulusun tamamı da onun içindedir.

Prikei Avot’da (4. Bölüm, Mişnah 21) şöyle yazılmıştır: “Rabbi Yaakov der ki, ‘Bu dünya, sanki bir sonraki dünyaya bir koridor gibidir. Koridorda kendine hazırlık yap ki, salona girebilesin.’” Kusur görmediğin bir şeyi düzeltemeyeceğin açıktır. Yaradan için çalışma konusunda eğitim gördüklerinde, bütünlük yoluyla eğitilirler, başka bir deyişle, bir toplulukta birden fazla insan bulunduğundan ve her biri diğerinden farklı olduğundan, atalarımızın dediği gibi (Midraş Rabbah 21, Sanhedrin 38), “Yüzleri birbirleriyle aynı olmadığından, görüşleri de birbirleriyle aynı değildir.”

Bu nedenle, herkese uygun bir eğitim çerçevesinde topluluğa rehberlik edilmelidir, başka bir deyişle, her bir kişi Tora ve Mitzvot’u [emirler] kavramalıdır. Atalarımızın dediği gibi (Minhot 99), “Rabbi Ami der ki, ‘Rabbi Yosi’nin sözlerinden şunu öğreniyoruz: bir kişi sabah duasının ve akşam duasının sadece bir bölümünü bile öğrenmiş olsa, o Mitzva’ya [emir] uymuştur, ‘Bu kitap, Tora, dudaklarınızdan ayrılmayacaktır.’ Rabbi Yohanen, Rabbi Şimon Bar Yohai adına şöyle der: ‘Bir kişi sabah ve akşam sadece Şema okumasını dahi yapsa, o ‘Bu kitaptan ayrılmayacaktır.’ emrini yerine getirmiş olur. Bundan eğitimsiz kişilere bahsedilmemelidir.’ Ve Raba der ki: ‘Eğitimsiz kişilere bundan bahsetmemek, bir Mitzva’dır.’”

Buradan anlıyoruz ki, genel halka karşı Tora’yı yerine getirmenin bir sürü ölçüsü vardır. Bu kasıtlıdır, çünkü bir kişi bir diğerine benzemez. Bu yüzden, kişi “Bu kitap, Tora, dudaklarınızdan ayrılmayacaktır,” emrini yerine getirmeye zorlanmamalıdır, daha doğrusu her bir kişi kabiliyeti ölçüsünde uymalıdır. Ve bütün topluluk tek bir vücut olarak görüldüğünden, buna göre, genel olarak herkes topluluğa dâhil olur. Şöyle devam eder, genel halkın birlikteliğinde daha çok Tora olur, başka bir deyişle, toplu olarak daha çok Tora öğrenilir. Böylece kişi, sabah ve akşam Şema okumasını yerine getirerek uyar ve Rabbi Şimon Bar Yochai’nin gözünde “Gündüz ve gece O’nu tefekkür edeceksin” görevini yerine getirmiş olur.

Bu bir yeniliktir, Rabbi Şimon Bar Yohai’ne ilişkin olarak denilir ki (Berahot 35), “Birçok kişi Rabbi İşmael gibi yaptı ve başardı ve birçok kişi Raşbi gibi yaptı ama başaramadı. Rabbi İşmael der ki, ‘Ve sen mahsulünü toplayacaksın,’ diye yazılmıştır, bundan ne öğrenmeliyiz? ‘Bu kitap, Tora, dudaklarınızdan ayrılmayacaktır,’ denildiğinden, bu sözlerin kelimesi kelimesine aynen anlaşılması mümkündür. Rabbi İşmael’in sözleri: “Ve sen mahsulünü toplayacaksın,’ geleneğe uygun olarak onlarla baş et.’ Raşbi der ki, ‘Kişinin, sürme zamanında sürmesi, ekme zamanında ekmesi ve biçme zamanında biçmesi, harmanlama zamanında harmanlaması ve rüzgâr zamanında sermesi mümkündür. Peki, Tora’ya, ona ne olacaktır?’”

Rabbi Yohanen’in Raşbi adına (Masehet Makkot 99) neden şunu dediğini anlamalıyız: “Bir kişi sabah ve akşam sadece Şema okumasını yapsa dahi, o, ‘Bu kitap, Tora, dudaklarınızdan ayrılmayacaktır’ emrini yerine getirmiş olur.” Ancak Raşbi, genel halk için der ki; onlar, “ayrılmayacaktır” ayetini sabah ve akşam okuyarak yerine getirebilirler, ama birey için der ki; “Kişinin sürme zamanında sürmesi … mümkündür. Peki, Tora’ya, ona ne olacaktır?”

Bu nedenle, her zaman insan ve genel halk arasında bir ayrım yapmalıyız. Aynı zamanda, şöyle bir yorumun yapılması mümkündür: genel halk “ev sahibi” olarak adlandırılır, insanların, yani insanlara dâhil kişilerin Tora’ya dair bir görüşlerinin bulunduğu kabul edilir.

“Ev sahiplerinin görüşünün” anlamı, genel olarak bir ev satın alan kişi hakkında, o evin şu veya bu kişiye ait olduğu söylenir, başka bir deyişle, bu ev, o belirli kişiden başkasına ait değildir. Küçük bir obje bile alınsa, durum aynıdır, yani birbirimize “Bu obje kime aittir?” diye sorduğumuzda, deriz ki, falanca kişiye aittir, obje için harcamış olduğu emek sonucunda onu elde etmiştir, o yüzden obje onun olur ve objeye bu kişinin ismi verilir.

Yaradan için yapılan çalışmada da aynı şey geçerlidir. Kişi bir çaba sarf ettiğinde ve emeğinin karşılığında ödül istediğinde, bunu takiben, almak istediği ödüle onun ismi verilir ve o hem bu dünyanın hem de bir sonraki dünyanın ödülünü edinmek ister. Şöyle devam edilir, her şey onun hükmüne girer, o verdiği emek sonucu edindiği tüm şeylerin ev sahibidir.

Bu halka “ev sahiplerinin görüşü” denir, çünkü kendi iyilikleri dışında hiçbir şey yapmama mantığını benimserler, başka bir deyişle, emekleri karşılığında elde ettikleri şeylerin sahibi olurlar. “Kendini-sevme” olarak adlandırılan kendi hükümlerine bir kazanca yer olduğunu gördükleri durumlar haricinde, eğer kendilerinin bir yarar elde edeceklerini göremezlerse, çalışmak ve çaba göstermek için kendilerinde güç bulamazlar. Bunlara “genel halk” denir ve bunlar ev sahibi olarak görülür.

Fakat insanlar “Tora’nın görüşü” olarak nitelendirilir. Bununla kastedilen şudur ki, insanlara dâhil bütün kişiler Tora’nın görüşüne sahiptirler, çünkü bir isim hak etmek istemediklerinden, kendilerine ait ve kendilerine ilişkin herhangi bir varlıklarının olmaması için kendilerini iptal etmek isterler. Şöyle ki, bir şeye sahip olmak istemezler, çünkü kendini sevmeyi ve herhangi bir şekilde kendine önem vermeyi bırakmak isterler ve sadece Yaradan karşısında kendilerini iptal etmek isterler. Tek istekleri budur; kendi hükümlerini iptal etmek. Tek bir hüküm sahibi alan olsun isterler, bu da Yaradan’ın alanıdır. Başka bir deyişle, iki farklı alan olmasından ziyade, Tek Olan’ın alanı olsun isterler.

Şema okumasını yaptıklarında, “Hey İsrail duy, Efendimiz Tanrı’dır ve Efendi Birdir.” dediklerinde amaçladıkları dünyada tek hüküm sahibinin olması ve kendi hükümlerini iptal etmek istemeleri ve tek bir Yaradan’ın olmasıdır. Buna “Tora’nın görüşü” denir. Atalarımızın dediği gibi (Berahot 63), “Tora’nın sözleri ancak uğruna kendini öldüren için gerçekleşir.” Bu şu demektir: kişi kendini öldürür, yani kendini sevmeyi yok eder.

Bu demektir ki, insanlar ve Tora’nın görüşü aynı şeydir. Şöyle ki, “form eşitliği” olarak adlandırılan Dvekut’a ulaşmakla ve kendini sevmeyi iptal etmekle ilgilidir ve tek amacı kendini O’nun huzurunda iptal etmektir. Kişi her ne kadar Tora ve Mitzvot’un her bir ayrıntısına uysa da, hala kendini sevmeye batmış olduğunu hissediyorsa, o zaman kendini çalışmanın içinde bütün olarak göremez, çalışmanın tamamını yaptığını söyleyemez. Çünkü yaptığı her şeyde, her şeyin kendi hükmüne girmesini ister, buna “ev sahiplerinin görüşü” denir ve iki ayrı hükmün olması umurunda değildir. Fakat kalben iki ayrı hükmün altında olduğunu kabul eder. Böyle bir zamanda kalbinin derinliklerinden, Yaradan’ın, onu kendi hükmünden alıp Yaradan’ın hükmüne kabul etmesini isteyerek, gerçek duaya gelebilir. Şöyle ki, dünyada tek bir hükmün olduğunu hisseder ve her şey O’nun huzurunda iptal olur. Bu yüzden, insanlara özgü ve genel halka özgü eğitim vardır.

Fakat genel halkın neden bütünlük yoluyla eğitildiğini, başka bir deyişle, yaptıkları her şeyde bütünlüğün olduğunu anlamalıyız, Rabbi İşmael’den bile daha titiz olan Raşbi’nin sorduğu şudur: “Kişinin sürme zamanında sürmesi… mümkündür. Tora’ya, ona ne olacaktır?” Yine de, o der ki, “Bir kişi sabah ve akşam sadece Şema okumasını dahi yapsa, o ‘Bu kitap, Tora, dudaklarınızdan ayrılmayacaktır.’ emrini yerine getirmiş olur, yani “Gündüz ve gece O’nu tefekkür edeceksin” ayetine uymuş olur.

Fakat genel halkın Tora ve Mitzvot’u kavraması gerektiğinden ve doğa kanunlarında gördüğümüz üzere, kişi eğer çalışmasında bir ilerleme görmezse hiçbir şey yapamaz ve genel halk ev sahiplerinin görüşünü benimsemiş olduğu için, eğer onlara Tora’nın görüşü olduğu söylenirse, onlar kendilerine söyleneni dahi anlayamaz.

Sanki bir kişi sadece İbranice konuşuyor ve onunla İngilizce konuşulursa tek bir kelime dahi anlayamazmış gibidir. Aynı şekilde ev sahiplerinin görüşü ki onlar sadece kendini sevme dilinden anlarlar, kesinlikle başka bir dili, yani ihsan etme dilini anlayamazlar.

Bu yüzden, Tora ve Mitzvot’nun kavranması için ki bu genel halkın menfaati için gereklidir, söylendiği üzere nicelik yoluyla halkta bütünlük vardır, ama eğer onlara çalışmalarında bütünlüğün olmadığının söylenirse, onlar Tora ve Mitzvot’yu yerine getirmeyi bırakırlar. Fakat onlara gerçeğin söylenmemesi bir yalan değildir, çünkü Tora ve Mitzvot’ya dair herhangi bir kavrayış yüce bir şeydir ve kuruşa kuruş eklenerek miktar artar ve İsrail oğulları birbirinden sorumludur. Nitekim her bir kişinin gerçekleştirdiği çalışma, halkın her birinin çalışması ile birleşir.

Baal HaSulam’ın dediği gibi, güçlü olan iki şey vardır; nitelik olarak güçlü olan ve nicelik olarak güçlü olan. Nitelik olarak güçlü olan aslandır ve nicelik olarak güçlü olan çekirgedir ve her ikisinin de üstesinden gelinmesi zor olan bir gücü vardır. Bu yüzden, genel halka ihtiyacımız vardır, onlar nicelik olarak güçlüdür. Bu nedenle, deriz ki, dua ettiğimizde, sözcüklerin anlamını bilmesek dahi, yine de yaptığımız çok önemlidir, çünkü her ne kadar kişi içsel olarak hissetmese bile kutsal sözcükler, kişiyi çevreleyen bir ışığa sahip olup, çok güçlüdür.

Ama eğer, kişi söylediği sözcükleri görür ve sözcüklerin anlamları hakkında bir fikre sahip olursa ve bedenin söylediklerine karşı çıktığını görürse, o zaman ona şu denir: “Bunun seninle herhangi bir ilgisi yok; bedenin sana söylediği yabancı düşünceleri dikkate alma ve bedenin itirazlarıyla mutabık değilsin.” Bilakis, en sonunda, her şey iyi olacaktır. Şöyle ki, “duaları ve ayinleri tam sırasıyla yerine getirmemiz gerekip de sadece atalarımızın belirlediği sözleri söylediğinde, tüm bunlarla ilgilenmen gerekmez, yani bedenin dediğini -senin yalan söylediğini- dikkate almamalısın. Şöyle ki, senin dile getirdiklerin tamamen yalan, yani sen bir şey talep ediyorsun fakat gerçekte senin, şahsen, talep ettiğinle hiçbir ilgin yok.”

Örneğin, sen şunu diyorsun: “Döndür bizi, Efendimiz, senin kanunlarına.” Fakat talep ettiğin hakkında düşünmüyorsun bile, çünkü saygınlık ve para ve benzerine ihtiyaç duyduğunu düşündüğünden, eksikliğini hissettiğin şeyler bunlar. Bu durumda, o gerçek itirazlar ileri sürüyor. Böyle bir zamanda ona denir ki: “Bedenin itirazları ile ilgilenmene gerek yok. Bu itirazları sen tövbe edesin diye ileri sürmüyor, bilakis seni başarısız kılmak ve dua etmemen için bunları ileri sürüyor. Bu yüzden sana geliyor ve erdemli olan birinin yapacağı itirazları ileri sürüyor. Ancak bunlar senin hiçbir şekilde dikkate almaman gereken yabancı düşüncelerdir.”

Kişi herhangi bir ilerleme kaydetmediği bir şeyi sürdüremeyeceği için, yaptığı her şeyi bütünlük içinde yaparak, ilerlemesi kişiye öğretilir. Bu, dünyevi meselelerde yapılan düzenlemelere benzerdir. Örneğin, bir kişi marangozluk eğitimi almaya başladığında ve zanaatında bir ilerleme kaydetmediğini gördüğünde, ona denir ki, “marangozluk sana göre değil, başka bir zanaat öğren.” Bir sonraki mesleğinde de başarılı olmazsa, ona “bunu yapmaya devam edemezsin, çünkü bu eğitimlerde herhangi bir ilerleme kaydetmiyorsun” denir. Daha doğrusu, o usta bir çalışan olamaz, sadece basit bir çalışan olur.

Yaradan için yapılan çalışmada da aynı şekildedir. Kişinin çalışmaya devam etmesini istediğimizde, çalışmasında herhangi bir kusurdan bahsetmemeliyiz, çünkü maneviyatta yaptığımız her şey genel halkın gözünde bütünlük olarak görülür. Bilakis, ona denir ki, “Yaptığın her şey mükemmel, çünkü kuruşa kuruş ekleyerek yüklü bir meblağ elde edilir ve maneviyatta yapılan hiçbir eylem karşılıksız kalmaz. Aksine, ıslahın sonuna gelindiği zaman, bütün eylemler düzeltilir.”

Bu şöyle devam eder, ona yalan söylenmemiştir, bu, onun için yeterli bir çalışmadır çünkü o insanların çalıştığı gibi çalışamaz, zira o çalışmada kişiye eleştiri yolunda ilerlemesi öğretilmiştir. Şöyle, talep etmiş olduğuna içtenlikle uyabiliyor mu, başka bir deyişle, Yaradan’dan istediği konusunda kalbi ve ağzı mutabık mı yoksa talep etmiş olduğuna bedeninin karşı çıktığını mı görüyor. Ve kişi her daim gerçek halini görmelidir.

“Gelinin huzurunda nasıl dans edilmeli” konusuna ilişkin Şammai ekolü ile Hillel ekolü arasındaki anlaşmazlıktaki iki yaklaşımın nedenini atalarımız anlatır. Şammai ekolü der ki; “Gelin olduğu gibidir”, bu demektir ki ne olursa olsun doğruyu söyleyin. Hillel ekolü der ki; “güzel ve erdemli gelin.” Şammai ekolü, Hillel ekolüne dedi ki; “Eğer o kör ve topal ise, ona “güzel ve erdemli gelin” denir mi?” (RAŞİ, erdemliliği, bir tel rahmetin, onun üzerine serpiştirilmiş olması olarak yorumluyor.) Fakat Tora der ki; “yanlış sözlerden uzak durun.” Hillel ekolü, Şammai ekolüne dedi ki; “Size göre, çarşıda kötü pazarlık etmiş olan kişiyi, o yüceltir mi yoksa ayıplar mı? Onu kendi gözünde yüceltir.” Buradan hareketle, atalarımız der ki; “bir kişinin görüşü her zaman halkla iç içe olmalıdır.” RAŞİ, bunu şöyle yorumlamıştır: bir kişinin görüşü halkla iç içe olmalıdır ki, o herkese dileğine göre verebilsin.

Buna açıklık getirmek gerekir: Mesela, eğer kişi emlak veya pırlanta konusunda yetkin değilse, yanında bir uzman götürürse ve kişi beğendiği bir evi veya pırlantayı satın almak isterse, yanında götürdüğü uzman da onların iyi olmadığını görürse, ona gerçeği söylememesi, bunun iyi bir anlaşma olmadığını söylememesi daha mı iyidir ki? Bunu diyebilir miyiz? RAŞİ’nin yorumuna göre, “Bir kişinin görüşü halkla iç içe olmalıdır ki, o her birinin dileğine göre verebilsin” ile kastedilen eğer o kötü bir anlaşma yapmak istiyorsa, ona “Evet, bu iyi bir anlaşmadır” mı denmesidir?

Bunun yerine, bir fark vardır demeliyiz; çünkü kişi kötü bir anlaşma yapmadan evvel ve henüz düzeltebiliyorken, yani kötü anlaşma henüz kesinleşmemişken, tabii ki ona gerçek söylenmelidir. Fakat anlaşma kesinleşmişse ve artık düzeltilemiyorsa, ona gerçeği söylemek yasaktır, çünkü gerçeği bilmesi ona ne kazandıracak ki? Sadece boş yere acı çekmesine yol açar.

Böyle bir zamanda, RAŞİ’nin de yorumladığı gibi, “her birinin dileğine göre verilsin” denebilir. Bu şu demektir: her bir kişinin isteği haz duymaktır. Bu yüzden, gerçeğin ona söylenmesinden dolayı acı duyacaksa, ona gerçek söylenmemelidir, çünkü bu onun dileği değildir, kişinin dileği hayattan haz duymaktır, zira yaratılışın amacı budur. Bu nedenle, ona gerçeğin söylenmesi halinde, o acı çeker. Fakat henüz alım işlemi tamamlanmadıysa, ona gerçek söylenmelidir, çünkü mutlu olur, artık gerçeği bildiğinden kötü bir anlaşma yapmaz, iyi bir anlaşma yapar, ona tavsiye edildiği üzere, iyi anlaşmanın gerektirdiği bedeli öder.

Aynı durum burada, Yaradan için yapılan çalışmada da geçerlidir. Genel halka dâhil kişilere, kendini sevme dilinden başka dili anlamayan veya anlayamayan kişilere çalışmalarının eksik olduğu söylenirse, bu atamızın dediği gibi; “kötü anlaşmayı yapmış olan kişi,” bunu düzeltemez ve ona bunun kötü bir anlaşma olduğu söylenmemelidir. Aksine, “Onu gözünde yüceltmelidir.” Bu öyledir, çünkü RAŞİ’nin atalarımızın dediğini açıkladığı üzere, “Bu yüzden kişinin görüşleri diğer kişilerle iç içe olmalıdır” yani her bir kişinin dileğine göre olmalıdır. Bu demektir ki, eğer kişi sadece kendini sevmeyi istiyorsa, ona “Bu çalışma, yaptığın Lo Lişma [O’nun adına değil], iyi ve erdemli bir çalışma. Fakat iki zıt şey aynı zamanda nasıl söylenir, yani senin çalışman Lo Lişma ama yine de iyi ve mükemmel bir çalışma mı?

Ancak kişi kendi başına Lishma [O’nun adına] çalışamayacağını anlar ve tıpkı genel halk gibi Lo Lishma çalışır. Bu nedenle, o der ki, “Benim genel halktan farkım yok.” Ve her yerde yazılanlara, yani kişinin Lişma çalışmasına ilişkin olarak, bu çalışma sadece seçilmiş bir azınlığa verildi, genel halka değil, çünkü Lişma çalışmak zorlu bir çalışmadır. Dolayısıyla, şöyle devam edilir, ona dileğine göre rehberlik edilir.

Fakat insanlara dâhil kişiler, içsel bir dürtüye sahiptir ve genel halkın yaptığı çalışmadan hoşnut değildir çünkü gerçeğe eğilimleri vardır ve zıtlıklara anlam veremezler ama daha ziyade kendilerine şunu derler: “Ya Yaradan’a hizmet ediyorum ya da kendime hizmet ediyorum.” Şöyle ki, bu kişi uzlaşmaya yanaşmaz ve der ki: Ya kendi menfaatim için değil, tamamen Yaradan’ın yararınayım ya da Yaradan yararına değil, kendi menfaatimeyim.  Atalarımızın dediği gibi (Sukkah 45), “Yaradan için olan çalışma ile başka bir şeyi birleştirenlerin dünyadan kökleri silinir.” Bu şu demektir, eğer kişi Yaradan için çalışmayı isterse, fakat biraz da olsa kendi menfaatine de çalışırsa, onun üst dünyadan kökü silinir.

Bu yüzden, kişinin isteği gerçeği görmek olduğunda, o kendi eylemlerini eleştirmeye yönlendirilir, yani kalbinin ve ağzının söyledikleri aynı mıdır değil midir? Eğer aynı değilse, Yaradan’a yönelmek için çaba sarf etmelidir. O zaman, tam tersine olarak; yani beden, kişinin genel halka dâhil normal kişilerin üstünde olduğunu ve onlarla eşit olmadığını, kademe kademe yükselen neslin, seçilmiş azınlığına dâhil olduğunu, anlamasını sağlar.

Eğer Yaradan’a yönelir yönelmez, ona talepleri konusunda yardım gelmezse, derhal öfkelenir ve der ki: “Genel halka dahil olan diğer kişiler, Senden dileklerini yerine getirmelerini istediklerinde, onların dünyevi ihtiyaçlarını, yani kendini sevmeye ilişkin isteklerini karşılıyorsan ve eğer onlar Senin onların dileklerini yerine getirmene layık olmazlarsa da bunu anlayabilirim. Ama ben Senden sadece manevi, yani Senin yararına olan taleplerde bulunuyorum, başka ne istiyorum ki? Senin için çalışmayı, sadece Sana hizmet etmeyi istiyorum ve kendim için herhangi bir talepte bulunmuyorum, o zaman neden şimdi bana cevap vermiyorsun? Özellikle de uzun zamandır Senden, Senin için çalışmayı talep ettiğim ve bedenimin bu çalışmaya müsaade etmediğini ve yardımına ihtiyacım olduğunu söylediğim halde, peki neden bana yardım etmiyorsun?”

Böylece, kişi gerçek şikâyetlerle O’na yönelir. Ona neden cevap verilmediğini anlamalıyız. Sebebi basittir: o haklı olduğunu savunuyor. Soru şudur, ne konuda haklıdır? Genel olarak denilir ki, bir kişi bir diğerine iyilik yapmak isterse, menfaati olan, vereni dinler. Bu nedenle, burada, Yaradan için çalışmada, kişi Yaradan için çalışmak istediğinde, Yaradan bu menfaatin alıcısı konumundadır ve kişi verendir. Bu yüzden kişi, kendisini dinlemediği için Yaradan’a öfke duyar.

Fakat, Yaradan için çalışmada, kişinin düşündüğünün tam tersi durum söz konusudur, çünkü bu, atalarımızın, bir kadınla evlenen hakkında başlık parasına ilişkin kural için söylediklerine benzer bir durumdur, şöyle yazılmıştır: “Ve o, onun elinin içine koydu,” yani koca başlık parası vermelidir. Fakat o önemli kişiyse, kadın başlık parası verir ve o, onu kutsarsa [evlenirse], o zaman kadın kutsanır [evlendirilir]. Sebebi şudur ki, önemli bir kişi söz konusu olduğunda, onun kadından almaktan duyduğu haz, aslında verme olarak nitelendirilir.

Bu yüzden, şöyle devam edilir, bir kişi her şeyini Yaradan’a vermek istediğinde, o alan olarak nitelendirilir. Şöyle ki, Yaradan çalışmasını kabul ederse, o zaman kişi alan olarak nitelendirilir ve kişinin zannettiği gibi, veren olarak nitelendirilmez.

Bu nedenle, bir kişi Yaradan’a bir şey vermek istediğinde, esasen Yaradan’ın kişiye verdiği kabul edilir. O zaman, yukarıda, o kişinin hazzın kendisine verilmesine, başka bir deyişle, Yaradan’ın ondan almasına layık olup olmadığına bakılır. Bu yüzden, onun duasına hemen karşılık verilmez, çünkü kişinin düşündüğü, kendisinin veren olduğudur. Hediyeleri veren konusunda, verenden bir şart istenmez. Tam tersine, alanın, verenin belirttiği şartları yerine getirmesi gerekebilir.

Bu nedenle, önemli kişilerde olduğu gibi, veren, alan olarak nitelendirilir ve önemli kişi verene şart koşabilir, yoksa kendisinden almaz. Aynı şekilde, Yaradan için çalışmada, ihsan etmek için yapılan çalışmada, Yaradan kişiden kendisine belirli şeyler vermesini ister, aksi takdirde Yaradan kişinin vermek istediği şeyi kişiden almak istemez. Bu nedenle, kişi Yaradan’a pek çok talepte bulunmalıdır ki böylece O, kişiden almak istesin.

Ancak kişinin, vermek istediğini Yaradan’ın ondan almasına layık olduğunu gördüğü zaman, Yaradan ona ihsan edebilmesi için gereken yardımı verir. Bunun öncesinde, Yaradan’dan kişiye, onun doğrudan görebileceği şekilde bir yardım gelmez. Daha doğrusu, kişi, her şeyi ihsan etmek için yapmaya uygun hale geldiğinde yardım alır;  bundan öncesinde de, her ne kadar Yaradan’ın yardımı olmayan hiç bir şey yoksa da, kişi bunu doğrudan göremez.

Bu nedenle, Yaradan’ın ona yardım etmesini isteyen bir kişi, atalarımızın dediği gibi (Avot 2:12), “Bütün çalışmalarınız Yaradan için olmalıdır,” bu çalışmada kişi öncelikle Yaradan’ın önemini hissetmelidir ki böylece O’nun ihsanını anlasın, tıpkı önemli kişi hakkında söylendiği gibi. Zamanı geldiğinde, kişi vermek istediği ile esasen Yaradan’dan alacağını bilmelidir çünkü önemli kişiler için “ondan aldığı haz yoluyla, vermek esasen almak olarak nitelendirilir.”

Bu yüzden, kişi öncelikle Yaradan’ın önemini takdir etmeli ve Yaradan’ın yüceliğini edinmek için tavsiye almalıdır. Bu şu demektir: Yerine getirdiği bütün Mitzvot, Yaradan’ın önem ve yüceliğini edinmeyi amaçlamalıdır.

Bu, Zohar’da yazılan şu ayet ile benzerlik gösterir: “Onun kocası kapılarda bilinir.” Zohar’da denilir ki, “Her biri kalbinde üstlendiği ölçüde”, ki ancak o zaman, kalbinde Yaradan’ın yüceliğini ve önemini üstlendiği ölçüde, o bütün çalışmalarını sadece Yaradan yararına yerine getirmeyi istediğini hissetmeye başlar. Yaradan’a vermek istediğini Yaradan’ın almasından duyacağı hazzı almak için bu böyledir.

Alma hazzına dair niteliğe ait kişide bir intiba olduğundan ve kişi Yaradan’ın yüceliğini ve önemini hissettiğinde, önemli bir kişi ondan aldığında bundan dolayı haz duyulduğundan, Yaradan menfaatine her şeyi yapma isteği kişide kendiliğinden uyanır. Şöyle ki, sahip olduğu her şeyi Yaradan’a vermek ister, çünkü Yaradan’a vermekten dolayı haz duyar.

Fakat bu “almak için ihsan etmek” olarak nitelendirilmez. Aksine, almak için ihsan etmek ile kastedilen daha çok bir tür ticarettir, alıcı satıcıya bedel öder. Şöyledir; alıcı satıcıya verir ki, bunun karşılığında satıcı ona bir tür ödül versin.

Burada iki şeyden bahsedilir: 1) müşterinin verdiği para, 2) karşılığında bir tür obje veren satıcı. Aksine, Yaradan için yapılan çalışmada, küçük olan büyük olana bir obje verir ve karşılığında bir şey istemez. Daha doğrusu burada, tek bir eylem vardır. Bu yüzden aynı eylemde, bu iki niyeti ayırt etmeliyiz, yani kişinin, önemli kişiye verdiği objeyi.

Burada, birbirine zıt iki niyeti ayırt etmeliyiz: 1) veren ve verme eyleminden haz duyma niyetinde olan veren, 2) objeyi alan alıcı ki bu önemli bir kişidir ve niyeti, verene haz vermek, ihsan etmektir. Buna göre, veren, “alan” ve alan da “veren” olarak nitelendirilir.

Yukarıda dediğimiz gibi, kişinin Yaradan’a ihsan etmesinden dolayı duyduğu hazzın nedeni verdiği önemden dolayıdır. Islah için gerekli olanlar bize verildiğinden ki bu “form eşitliği” denilen “Dvekut” halidir, atalarımızın şu ayet hakkında dedikleri üzere, “ve O’na tutunun”, bunu şu şekilde anlamalıyız: “O merhametli olduğundan” ve yarattıklarına vermekten haz duyduğundan “böylece sen de merhametlisin” yani Yaradan’a vermekten haz duyuyorsun. Bu durumda, kişi, Yaradan’a ihsan ettiğinde eğer bundan haz duymuyorsa, form eşitliğinde bir eksiklik vardır.

Aksine, eğer, tam da Yaradan’a vermekten dolayı haz duyuyorsa, form eşitliğinden bahsedilir. Fakat kişi Yaradan’a vermekten dolayı haz duyduğu böyle bir mertebeye nasıl ulaşır? Bu ancak Yaradan’ın önemi ve yüceliğini hissettiğinde olur. Bu durumda, doğal bir haz vardır, tıpkı önemli bir kişide olduğu gibi. Böylece kişi ihsan etmekten dolayı haz duyar çünkü ihsan etmek ona haz verir ve kişi aldığı yerde çalışabilir.

Fakat bu şu soruyu gündeme getirir: “Kişi Yaradan’ın yüceliğini nasıl hissedebilir?” Baal HaSulam bu konuda mantık ötesi bir durumun olduğundan bahseder. Şöyle ki, bazen kişi bu adamın diğer herkesin üstünde ve dünyadaki en değerli niteliklere sahip olduğunu hissettiğini gözünde canlandırır. Bilgelik açısından da, bu dünyadaki en bilge adamdır. Bu birinci idraktir.

İkinci idrak ise, O’nun yüceliğini ve önemini hissetmemesine rağmen buna mantık ötesi inanmasıdır; o dünyadaki tüm niteliklere sahiptir. Eğer inancı yüzde yüz ise, o zaman sanki biliyormuş gibi bunu başarmış olur.

Mantık ötesi inanç konusunda iki idrak vardır:

  1. Onun yüceliği ve önemini edinmenin hiçbir yolu yoktur ve bu yüzden onun dünyadaki en önemli kişi olduğuna inanır.
  2. Onun yüceliğini ve önemini edinmek ve hissetmek için bir yolu vardır ama onurlu olduğu için gerçeği araştırmasında herhangi bir kusur olmayacaktır. Bu tıpkı borç isteyen ve zamanında ödeyeceğine söz veren kişi gibidir ve borç veren, bu kişinin güvenilir olup olmadığını araştırır. Bazen borç isteyen bunu duyar. Bu durumda, borç isteyen bundan dolayı lekelenmiştir, çünkü o dünyadaki en önemli kişidir. Şöyle ki, onur nedeniyle, her ne kadar başka bir yol bulunsa bile, kişi mantık ötesinde inanır.

Bu nedenle, özellikle, kişi “Tanrı’nın onurundan dolayı, konunun gizlenmesini” isterse, o her ne kadar Yaradan’ın önemini edinecek ve bilecek bir yönteme sahip olsa da, Yaradan’a inanmak ister. Halen, bedeninde ona şunu diyen kıvılcımdan vazgeçer: “Her şeyi mantık dâhilinde edinebilecek iken neden mantık ötesine ihtiyaç duyuyorsun?” Bu mertebe zaten biraz maneviyat ile ödüllendirilmiş kişilere, Yaradan’ın yüceliğini edinmek için bir yolu bulunan ve yine de mantık ötesi çalışmak isteyenlere ilişkindir.

Fakat aynı durum gerçek maneviyata girmek için yapılan hazırlık çalışmaları için de geçerlidir. Şöyle ki, kişi Yaradan’ın önemine mantık ötesi inanmayı üstlendiğinde, özellikle mantık ötesi gitmeyi istemeyi de üstlenmelidir. Her ne kadar Yaradan’ın yüceliğini mantık dâhilinde görecek akıl kendisine verilmişse de o, mantık ötesini tercih eder, çünkü “Yaradan’ın onurundan dolayı, konunun gizlenmesi” söz konusudur.

Bu mantık ötesine gitmeyi istemek olarak nitelendirilir. Tam olarak o zaman, maneviyatı edinmeye yarayan Kli (kap) oluşur, çünkü kendine dair hiçbir şey umurunda olmayıp bütün niyetleri sadece Yaradan’a ihsan etmek içindir. Bu nedenle artık, eğer biraz aydınlanma verilirse bu alma kaplarına gider diye bir korkuya yer yoktur, zira kişi daima kendini-sevmekten çıkmaya gayret etmektedir.

Baal HaSulam dedi ki, alma arzusu sadece almak isteyip, ihsan etmek istemediğinden, kişiye mantık ötesi çalışması söylendiğinde bile sadece ihsan edip almadığını düşünür, çünkü mantık ötesi gitmesi gerektiğinde kişi acı çeker. Bunun kanıtı da, beden yaptığı her şeyde sadece haz ve zevk almakla ilgilendiğinden, kişinin mantık ötesi çalışması gerektiğinde, beden bu durumdan hoşnut olmaz, bu nedenle, kişiye mantık ötesi gitmesi öğretildiğinde, ihsan etme çalışmasına başlar. Bu yüzden, kişi mantık ötesi yoldan gitmeyi tercih ettiğinde, bu onun doğru yolda yürümesini garanti altına alır ve bu yol Yaradan ile Dvekut’a ulaşmanın yoludur.

Yukarıdakilere göre, “mantık ötesinin” anlamını hep aklımızda tutmalıyız, kişi neyin mantık içinde olduğunu, yani mantığının ona ne dediğini, Yaradan için çalışmanın ne için değerli olduğunu gözünde canlandırmak için önce mantık ötesi gitmeyi üstlenmenin farkındalığında olmalıdır. Ayrıca, kişi ne şekilde, bu ya da şu koşulda, ihsan etmek için çalışmayı kabul edeceğini gözünde canlandırmalıdır.

Ve biz doğamızda görüyoruz ki, küçük olan büyük olana hizmet ettiğinde,  haz ve zevk duyar, görürüz ki büyük olana hizmet etmek için bedel ödeyen insanlar vardır. Ve kişi önemli birisinin yüceliğini hissettiğinde ve bildiğinde, bedeninin ona hizmet etmeyi istemesi için zorlamasına gerek kalmaz, bu yüzden Yaradan, kendinden büyük olana hizmet edilmesinden dolayı haz duyma hissini doğamızın parçası yapmıştır ve böylece kişi adeta meşale karşısındaki mum gibi, O’nun karşısında kendini iptal eder. Fakat bu özellikle beden O’nun yüceliğini ve önemini hissettiğinde olur. Bu nedenle, Yaradan’ın yüceliğini ve önemini nasıl edineceğimizi her daim düşünmeliyiz.

Şimdi, Zohar’daki şu ayetlerin yorumunu açıklamaya geliyoruz: ‘…sular bir yere toplansın ve kuru topraklar görünsün.’ Genel halk ve insana dair yukarıda yaptığımız açıklamalara göre, genel halk “ev sahibinin görüşüne” sahiptir, ki bu “kendini sevmedir”, yani her şeyi kendileri için almak isterler. Bu şu demektir; her ne kadar Yaradan’a inansalar dahi, O’nun dünyanın ev sahibi olduğuna ve her şeyin O’nun adıyla çağrıldığına inansalar da, yine de Tora ve Mitzvot ile ilgilendiklerinde, Tora ve Mitzvot çalışmaları karşılığında Yaradan’dan kendi hükümleri için ödül almak isterler. Buna “hükümden alıp hükme vermek” denir, yani tek bir hüküm sahibinden genel hüküm sahibine aktarılmasıdır. Bu onların, iki hüküm sahibi olmasını istedikleri anlamına gelir; insanoğlunun hükmü ve Yaradan’ın hükmü.

Fakat insanlar “Tora’nın görüşüne” aittirler ve bu hükmün iptal edilmesidir, atalarımızın da dediği gibi (Berahot 63b), “Tora’nın sözleri ancak uğruna kendini öldüren için gerçekleşir” ve denildiği üzere, “Eğer ki bir kişi çadırda ölürse, kanun budur.” Bunun anlamı şudur, kişi kendini iptal eder, yani kendini sevmeyi ve her şeyi sadece Yaradan için yapmayı ister, başka bir deyişle dünyada tek hüküm sahibi olur, o da Tek Olan’ın hükmüdür.

Böyle bir zamanda Tora ile ödüllendirilir, çünkü form eşitliği halindedir ve buna Yaradan ile Dvekut denir. O zaman ona “İsrail” denir, yani bütün düşünceleri, sözleri ve eylemlerinin doğrudan Yaşar-El [Yaradan’a doğru] olması ile ödüllendirilir. Çünkü tüm özlemi sadece ihsan etmeye erişmek içindir, buna “form eşitliği” denir, zira kendini Yaradan karşısında iptal eder ki buna, “tek hüküm,” denir, kendini sevme arzusunda olan, iki hüküm değil.

Fakat çoğunlukta olana dair bir kural olduğundan, çoğunluğun görüşünün insan üzerinde büyük etkisi olduğundan ve genel halk Yaradan’a ilişkin çalışma konusunda kendilerini bütün hissettiklerinden, çoğunluğun görüşü insanı da etkiler. Ve her ne kadar insan, genel halkın yöntemini edinmek istemese de, onlar yine de insanı zayıflatır ve böylece onun eksikliğini pek fazla hissetmez ve insan çalışmasında zayıflar.

Şöyle ki, beden ona şunu der: “Yaradan için olan çalışmayı tamamlamadığın doğrudur, fakat bundan dolayı pişmanlık duyacak ve bunun için kalpten dua etmeni gerektirecek kadar kötü değil. Şöyle ki, eğer Yaradan’ı tatmin edecek ihsanı edinme mertebesi ile ödüllendirilmediysen, bunun hakkında şunu dersin; ‘Ölümümü hayatıma tercih ederim.’ Bunu yapma zorunluluğun yok. Sonuçta, görüyorsun ki genel halk ev sahibinin yolunu seçer. Doğru, her şeyi ihsan etmek için yapabilsen daha iyi olurdu, fakat Yaradan’dan yardım istemelisin. Ve yine de Yaradan’dan sana yardım gelmediyse, o kadar endişe edersin ki, ‘Ölümümü hayatıma tercih ederim’ dersin. Fakat bu çok kötü bir şey değil, genel halka bak.”

Böylece, insan genel halka teslim olur. Şöyle ki, Yaradan’dan yardım gelene kadar yapabileceği şeyleri yapma konusunda güçsüzleşir, Yaradan ona o gücü verecektir, ki böylece her şeyi ihsan etmek için yapabilsin, insanın talebi budur.

Ve kişi genel halktan bütünlük aldığında, artık gerçeği göremez, çünkü kendi kendine ortaya çıkardığı her bir eksiklik için, hemen haklı çıkaracak bir bahane bulur, öyle ki bunu genel halk tarafından kontrol edildiği hissini yitirene kadar yapar.

Bu nedenle, çalışmanın ona ifşa edildiği bir halde olabilmesi için ve topluluğun peşinden sürüklenmemek için, Zohar devreye girer ve bize Tora ve Mitzvot üzerine yaptığımız her şeyi tek bir yere yoğunlaştırmamızı tavsiye eder. O da şudur ki, biz tek bir yere gelmeliyiz, yani tek bir hükme ve iki hükme değil.

Öyle bir zamanda, diyebilir ki, “Hey İsrail duy, Efendimiz Tanrı’dır ve Efendi Birdir.” Yukarıda da yazıldığı gibi, bu “Tora’nın görüşüdür.” Aksi takdirde, yani ev sahiplerinin görüşünde, iki hüküm sahibi vardır: 1) Yaradan’ın hükmü, 2) kişinin hükmü. Kişi çalışmalarını gözden geçirdiğinde, görür ki, Yaradan ile Dvekut, ki buna “form eşitliği” denir, konusunda hiçbir bağlantısı yoktur, o yüzden doğal olarak Hayatların Hayatından ayrıdır ve Tora’yı almamış olan diğer dünya uluslarına benzer. Tora, “Tora’nın görüşü” olarak yorumlanmalıdır. Aksine, onlar ev sahiplerinin görüşünü isterler ve bundan bu dünyada varoluşa geçilemez. Kişi kendini görüp inceleyerek, Yaradan’ın yolunda kendi gerçek halini görebilir ve genel halkın bütünlüğüne sürüklenmez ki onlar ev sahiplerinin görüşünü edinmek isteyenlerdir.

Zohar’da denildiği gibi, “Sular bir yere toplansın.” Su, Tora’dır, tek bir yere toplanacaktır, yani dünyada bulunan iki hüküm sahibi tek bir hüküm sahibi haline gelecektir, bu “Tora’nın görüşüdür.” Zohar şöyle biter, “Tora dünyanın yerleştirilmesini sağlar ve onun içindedir. Ve onu almamış olan diğer dünya ulusları, kuru ve ıssız olarak kalmaya devam ederler.”

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,306