e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Karşılıklı Sorumluluk – Bağ

(“İlmin Verilişi” makalesinin devamı)

Tüm halk birbirinden sorumludur.

Bağ’dan (karşılıklı sorumluluk/garanti) tüm halk birbirinden sorumlu olduğunda bahsedilir. Zira ilmin ifşasından önce her birine tek tek “dostunu kendin gibi sev” kuralı olan başkalarını tam anlamıyla sevmeyi üzerlerine alıp almayacakları sorulmuştu (Madde 2 ve 3’de açıklandığı gibi burada detaylı inceleyin). Bunun anlamı şudur, halkın parçası olan her bir kişi ulusun her bir üyesine hizmet etmek ve onun için çalışmayı ve tüm ihtiyaçlarını karşılamayı en az kendi ihtiyaçlarını karşıladığı ölçüde üzerine yüklenir.

Tüm halk oybirliğiyle hemfikir olup “Yapacağız ve duyacağız” dedikten sonra halkın her bir üyesi, her bir diğer üyesinin hiç bir eksiği olmamasından sorumlu oldu. Sadece o zaman manevi edinime hak kazandılar, öncesinde değil.

Bu kolektif sorumluluk ile her bir üye kendi bedeninin ihtiyaçlarını karşılama endişesinden özgür kaldı ve “Dostunu kendin gibi sev” manevi kanunu yerine getirebilir ve sahip olduğu her şeyi ihtiyacı olan kişiye tam anlamıyla verebilir hale geldi, zira artık kendi bedeninin ihtiyaçlarını düşünmek zorunda değildi çünkü etrafında onun ihtiyaçlarını karşılayacak altı yüz bin sadık dostunun olduğunu biliyordu.

Bu nedenden dolayı İlmin Metodunu İbrahim, İsak ve Yakup döneminde almaya hazır değillerdi ve sadece Mısır’dan çıkıp tam bir ulus olabildiklerinde onu aldılar. Sadece o zaman kendi dışındakilerin ihtiyaçlarını karşılama garantisi imkânı vardı.

Bununla beraber, Mısırlılar ile beraberlerken ihtiyaçlarının bir kısmı zorunlu olarak kişisel-sevgi ile dolu zalimlerin eline verilmişti. Bu yüzden, yabancıların eline bırakılmış bu kısım halktan olan kişiler için güvencede değildi çünkü dostları bu ihtiyaçları karşılayamayacaktı zira bunlara sahip değildiler. Sonuç olarak, kişi kendi ihtiyaçları konusunda endişede olduğu sürece “Dostunu kendin gibi sev” sevabını yerine getirmeye uygun değildir.

Ve ilmin edinimi onlar Mısır’dan çıkıp, başkalarına bağımlı olmadan tüm ihtiyaçlarını kendilerinin karşılayacağı kendi başlarına bir ulus olana dek geciktirilmesini açıkça görebilirsiniz. Bu onları yukarıdaki Bağ’ı edinmeyi nitelikli hâle getirdi ve ondan sonra manevi yol onlara ifşa oldu. Maneviyatın ifşasından sonra bile eğer halktan birkaç kişi ihanet eder ve dostlarını düşünmeden kişisel-sevgi bataklığına düşerse o az sayıdaki kişinin eline bırakılmış aynı miktardaki ihtiyaç halka kendi ihtiyaçlarını karşılama yükünü getirir.

Bunun nedeni o kişilerin artık diğerlerine merhamet etmemesi ve dolayısıyla da dostunu sevme sevabının tüm halktan yoksun bırakılmasıdır. Böylece, isyankârlar manevi prensipleri muhafaza edenlerinde kişisel-sevgi bataklığında kalmasına neden olur çünkü onlar da “Dostunu kendin gibi sev” kuralıyla ilgilenemezler ve başkalarına karşı sevgiyi yardımsız yerine getiremezler.

Sonuç olarak, tüm halk birbirinden sorumludur, hem olumlu hem de olumsuz yönden. Olumlu taraftan, eğer her biri Bağı dostunun ihtiyaçlarıyla ilgilenip karşılayana dek korursa Manevi Çalışma ve Islahı tam anlamıyla yerine getirebilirler, yani Yaradan’a mutluluk getirebilirler (Madde 13). Olumsuz taraftan da, eğer ulusun bir kısmı Bağı korumak istemezse ve kişisel-sevgiden zevk almayı seçerse ulusun geri kalan kısmının da içinden hiç çıkamayacakları bataklık ve alçak seviyede kalmalarına neden olurlar.

18. Bu nedenle, Bağ birinin delik açtığı kayıktaki iki kişi olarak tanımlar. Arkadaşı sorar, “Neden delik açıyorsun?”, diğeri yanıt verir “Sana ne, ben kendi altıma delik açıyorum senin altına değil.” Ve öteki şöyle yanıtlar, “Aptal! İkimiz birlikte boğulacağız!”.

Bundan kişisel-sevgiye düşen isyankârların bu davranışları ile manevi prensipleri yerine getirenlerin etrafında, Yaradan’la bütünleşmeye basamak olan Manevi İlim ve Kuralı “Dostunu kendin gibi sev” ölçüsünde yerine getirmeye başlamalarını bile engelleyecek, demirden bir duvar inşa ettiklerini öğreniyoruz. Ve atasözünün kelimeleri ne kadar da doğru, “Aptal! İkimiz birlikte boğulacağız!”

19. Kabalis Raşbi’nin (Şimon Bar-Yohai) oğlu Bağ kavramına daha da açıklık getiriyor. Tüm halkın birbirinden sorumlu olması yetmez, tüm dünya Bağ’a dâhil olmalı. Gerçekten de burada, tüm dünyanın ıslahı için manevi prensiplerin yerine getirilmesine başlangıçta bir topluluk ile başlanmasının yeterli olacağını herkes itiraf ediyor. Tüm uluslarla aynı anda başlamak mümkün değildi, bilgelerimizin söylediği gibi Yaradan Işığı ile tüm ulus ve dillere gitti ve onlar almak istemediler. Bir başka deyişle, onlar o günlerde boğazlarına kadar kişisel-sevgi bataklığına gömülmüşlerdi, bazıları zina, bazıları hırsızlık ve bazıları cinayet gibi, o nedenle, kişisel-sevgiden uzaklaşmaya hemfikir olup olmadıklarını sormak bile mümkün değildi.

Dolayısıyla, Yaradan, atalarından gelen erdemlikleri üzerlerine yansıyan İbrahim, İsak ve Yakup’un çocuklarından başka manevi yolu yürümeye nitelikli bir ulus ve dil bulamadı. Bilgelerimiz şöyle der: “Atalarımız maneviyatın tümünü ilmin ifşasından önce uyguluyorlardı.” Bu, onların ruhlarının yüceliğinden dolayı Yaradan’ın tüm yönlerini ilmin prensiplerine göre edinebildiler anlamına geliyor ki bu onların Bütünlüğünden kaynaklanır, Matan Tora Madde 16’da yazıldığı gibi daha önce yerine getirme imkânı hiç bulamadıkları ilmin uygulanabilir kısmının basamaklarına ihtiyaç duymadan gerçekleştirdiler.

Hiç şüphesiz ki, atalarımızın hem fiziksel arınmışlıkları hem de zihinsel yücelikleri onların çocuklarını ve torunlarını büyük ölçüde etkiledi ve onların erdemlikleri bu yüce çalışmayı üstlenen o nesle yansıdı. Ve her biri şöyle dedi: “Yapacağız ve duyacağız.” Bu nedenden dolayı seçildik, zorunluluk karşısında tüm insanlar arasından seçilmiş bir topluluk olduk. Böylece, sadece Yaradan’a kalplerini yönlendiren bir topluluk gerekli olan karşılıklı sorumluluğu kabul edilmişti. Diğer tüm dünya ulusları yer almadıkları için kabul edilmediler. Ve basit gerçek budur, Kabalist Elizar buna nasıl karşı çıkabilir ki?

20. Ancak, dünyanın ıslahının sonu tüm insanları Yaradan’ın amacına getirmekle olacak, şöyle yazılmıştır: “Ve hükümdar tüm yeryüzünün Kralı olacak, o günde Hükümdar Bir ve O’nun adı Bir olacak”. Metinler de şöyle belirtilir “o günde” ve öncesinde değil. Ve birkaç beyit daha vardır, “zira dünya Yaradan bilgisiyle dolacaktır…” (Isaiah, 11:9) “…ve tüm insanlar O’na akacaklar.”

Ancak, manevi bir halkın, tüm insanoğluna karşı rolü Yüce Atalarımızın halka karşı rolüne benzer: nasıl manevi edinimin hak edilişine dek atalarımızın erdemliği bizim gelişimimize ve arınmamıza yardım ettiyse, bizlerin manevi edinimi öncesi, uygulayan atalarımız olmasaydı kesinlikle diğer insanlardan hiçbir farkımız olmazdı (Madde 12).

Ayrıca, Manevi İlmin çalışılması ve Islahlar vasıtasıyla kendisini ve tüm insanları Yaradan’la bütünleşmek olarak adlandırılan ve Yaratılışın amacı olan basamakları başkalarını sevme koşulunu edinene dek geliştirmek Yaradan’a kalbini yönlendiren insanların sorumluluğudur.

Dolayısıyla, manevi yolda ilerleyen bir toplulukta her bir kişinin kendi arzularının esiri olmadan, Yaratıcılarına mutluluk getirmek amacıyla tek tek her sevabı gerçekleştirmesi bir dereceye kadar tüm insanların gelişimine yardım eder. Bunun sebebi tüm insanları arzulanan arınmaya bir anda değil yavaş ve zaman içinde getirmesidir. Ve bilgelerimiz buna “dengeyi erdemliğe getirme” yani yeterli arınmaya ulaşmak derler.

21. Bunlar, dünya çoğunluğu ile ölçülür diyen Kabalist Şimon’un oğlu olan Kabalist Elazar’ın sözleridir. Kabalist Elazar burada halkın manevi edinim (Maneviyatın İfşası) zamanından daha az olmamak koşuluyla, Yaradan’ın amacını gerçekleştirmeyi hak edene dek dünyayı belli bir arınma seviyesine getirme rolünden bahsediyor. Bilgelerimizin dediği gibi bu, kişisel-sevgi günahını aşana dek gereken erdemliği edinmek olarak değerlendirilir.

Elbette, onlar da başkalarını sevme ayrıcalığı olan erdemlik ölçüsü kötü günahı değiştirdiğinde tıpkı geçmişte edinenler gibi “Yapacağız ve duyacağız” deme kararını vermeye nitelikli hale gelirler. Ancak bundan önce, yani yeterli erdemliği kazanmadan önce kişisel sevgi elbette ki hükmünü sürer ve O’nun sorumluluğunu üstlenmeyi reddeder.

Bilgelerimizin dediği üzere, “Bir Mitzva (sevap) yapana ne mutlu, çünkü bu kişi kendisini ve tüm dünyayı erdemin terazisi ile ölçer.” Bu demektir ki İsrail’den bir birey, sonunda kendi payını son karara eklemiştir, susam tanelerini tartan ve terazinin dengesi değişene kadar bu taneleri tek tek tartıya ekleyen biri gibidir. Şüphesizdir ki herkes dengenin değişmesinde yer alır ve bu kişi olmadan karar asla tamam olmaz. Benzer olarak, İsrail’den bir bireyin davranışı hakkında şu söylenir; o tüm dünyayı erdemin terazisi ile ölçer. Çünkü konu sona erdiğinde ve tüm dünyaya erdemin terazisine göre hüküm verildiğinde, her bir bireyin bu dengenin değişmesinde payı olacaktır, eğer onun eylemleri olmamış olmasa bu denge değişikliği eksik kalacaktır.

Dolayısıyla, görüyorsunuz ki Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar bilgelerimizin tüm ulus birbirinden sorumludur sözlerine ters düşmüyor. Tersine, bilgelerimiz sadece manevi bir ulusunun maneviyatı edindiği (Maneviyatı edinmek) zamandan bahsederken Kabalist Elazar ıslahın sonuna gelindiği zamandaki tüm dünyanın ıslahından bahsediyor.

22. Kabalist Elazar’ın “Bir günahkâr pek çok iyiyi yok eder” deyişinden anlatmak istediği budur. (Madde 20)’de zaten açıklandığı gibi kişinin insan ve Yaradan arasındaki Islahı (İhsan etme eylemini/ Sevabı) üslendiğinde edindiği izlenim insan ve insan arasındaki Islahı (İhsan etme eylemini/ Sevabı) gerçekleştirdiği andaki izlenim ile tamamen aynıdır. Kişi tüm Islahını hiçbir kişisel-sevgi kırıntısı olmadan Lişma olarak (O’nun adına) gerçekleştirmekle yükümlüdür, yani kişiye emeklerinden dolayı ödül ya da onur şeklinde hiçbir geri dönüş olmamalıdır. Burada, bu yüce noktada Yaradan sevgisi ile dost sevgisi bütünleşerek bir olurlar. (Madde 15’e bakın).

Böylece, kişi sevgi merdiveninde tüm dünya insanları adına belli bir seviyeyi etkiler. Bunun nedeni küçük ya da büyük olsun kişinin aksiyonlarının neden olduğu seviyenin dünyayı belli bir dereceye getirmede gelecekle birleşmesidir, kişinin katkısı değişime eklenmiştir (Madde 20’de susam taneleriyle ilgili benzetmede olduğu gibi).

Ve bir günah işleyen kişi, yani aşırı kişisel-sevginin üzerine çıkamayıp onu zapt edemeyen dolayısıyla çalan ya da benzer bir şey yapan kişi kendisini ve tüm dünyayı günah seviyesine mahkûm eder. Bunun sebebi aşağılık kişisel-sevginin açığa çıkmasının Yaratılışın düşük doğasını güçlendirmesidir. Böylece, nihai erdemlik seviyesinden belli miktar hükmü çıkarmış olur. Bu aynen kişinin dostunun eklediği bir susam tanesini tartıdan almasına benzer.

Dolayısıyla, o derecede günah ölçüsünü yükseltmiş olur. Yani kişi tüm dünyayı geriletir, şöyle dedikleri gibi “Bir günahkâr pek çok iyiyi yok eder.” Kişi aşağılık arzularının üstünden gelemediği için tüm dünyanın maneviyatını geri çekmiş olur.

23. Bu sözlerden manevi ilmin özellikle bir topluluğa verilmesiyle ilgili yukarıdaki Madde 5’de söylediğimizi anlıyoruz, çünkü Yaradan’ın amacının belirgin bir fark olmaksızın tüm dünya ırklarının, siyah, beyaz ya da sarı, omzunda yattığı kesin ve açıktır.

Fakat insan doğasının kişisel-sevgi olan ve tüm insanlığı sınırlama olmaksızın yöneten en düşük seviyeye düşmesinden dolayı sadece boş bir söz olarak onlarla anlaşmanın ve küçük dünyalarından çıkıp başkalarını sevme deryasına dalmayı üslenmeye ikna olmalarının bile hiçbir yolu yoktu. Ancak kalpleri uyanmış olan bir topluluk istisnaydı, çünkü dört yüz yıl boyunca acımasız Mısır krallığında dehşet verici işkenceye maruz kalarak köle edilmişlerdi.

Bilgelerimiz şöyle derler: “Tuzun eti yumuşattığı gibi ızdırap da insanı yumuşatır.” Bu onların bedene muazzam arınma getirdiği anlamına gelir. Ve ek olarak, Yüce Atalarının arınmaları onlara yardım etti (Madde 16’ya bakın) ki bu yazılanlardaki bazı deyişlerin doğruladığı gibi çok önemlidir.

Onlar bu önsözlerden dolayı yeterlik kazandılar. Ve bu nedenden dolayı yazılar onlardan tekil olarak bahseder, bilgelerimiz “ve orada, halk dağın önünde kamp kurdu,” sözünü “tek kalpte tek insan” olarak yorumlamışlardır.

Zira, “Dostunu kendin gibi sev” Sevabı ilgili olarak Madde 16’da gösterdiğimiz gibi, ulusun her bir kişisi kendisini kişisel-sevgiden ayırmış ve sadece dostuna fayda sağlamak istemiştir. Sonuç olarak ulusun tüm bireyleri bir araya geldiler ve tek kalp tek adam oldular zira sadece o zaman Manevi Edinimi hak ettiler.

24. Dolayısıyla, yukarıdaki gereklilikten dolayı Manevi Edinim özellikle Yaradan’a yönelen bir halka, İbrahim, İsak ve Yakup’un yolunda gidenlere verildi, zira konuya yabancı birisinin bunda yer alması mümkün olmazdı. Bundan dolayı, bir ulus arınma kıvılcımlarının tüm dünyadaki insanları aydınlatabileceği bir giriş kapısı olarak kuruldu.

Ve bu kıvılcımlar her gün çoğalıyor, tıpkı kişinin yeterince dolana dek hazineye ekleme yapması gibi, bu başkalarını sevmenin özünde bulunan haz ve huzuru anlayacak seviyeye gelişene dek anlamına geliyor. Zira o zaman dengeyi nasıl sağa doğru kaydıracaklarını bilecekler ve kendilerini Yaradan’ın verdiği sorumluluk altına sokacaklar ve günah kefesi dünyadan yok olacak.

25. Şimdi yukarıda Madde 16’da dediğimiz gibi, bir birey tarafından değil de sadece tüm ulusun onayıyla gerçekleştirilebilecek olan maneviyatın açıklanma ve yorumlamasının atalarımıza neden verilmediğini tamamlamamız kalıyor, zira “Dostunu kendin gibi sev” prensibi, maneviyatın tüm kurallarının etrafında döndüğü eksenidir.

Bu nedenden dolayı onlar Mısır’dan çıkıp bunu gerçekleştirmeye hak kazanıncaya kadar sürdü. Ve ondan sonra onlara bu ıslahı üslenmeye hemfikir olup olmadıkları soruldu. Ve hemfikir olur olmaz manevi ilim onlara verildi. Bununla beraber, halka Maneviyatı üstlenmeden (ilmin metodunu almadan) önce nerede soruldukları ve hepsinin hemfikir olduğunu açıklamamız gerekiyor.

26. Şunu aklınızda tutun, bunların hepsi ilmin ve Işığın alınmasından önce Yaradan’ın Hz. Musa aracılığıyla insanlara gönderdiği davette her eğitimli kişiye gayet açıktır. Yazıldığı gibi, “‘Dolayısıyla şimdi Sesime kulak verirseniz ve Sözümü tutarsanız, o zaman benim hazinem olursunuz, zira tüm yeryüzü benimdir ve sizler Bana ibadet edenler yüce bir halk olacaksınız. Bunlar halkınızın çocuklarına anlatacağınız sözlerdir.’ Ve Musa geldi ve ulusun yaşlılarını çağırdı ve onlara Hükümdarın sözlerini iletti. Ve tüm halk birlikte cevap verdi: ‘Yaradan’ın tüm sözlerini yerine getireceğiz.’ Ve Musa halkın sözlerini Yaradan’a iletti.”

Bu sözler amaca hizmet ediyor gibi görünmüyor çünkü mantık kişinin arkadaşına bir iş yapmasını teklif edip onun da kabul etmesini istediğinde ona çalışmanın doğası ve ödülüyle ilgili bir örnek vermeli. Sadece o zaman kişi inceleyebilir ve kabul ya da ret eder.

Ancak burada, bu iki deyişte ne işin ne de ödülün örneğini göremiyoruz çünkü şöyle diyor, “Sesime kulak verirseniz ve Sözümü tutarsanız,” fakat ne sesini ne de sözünü ve neye uygulanacağını açıklamıyor. Ve şöyle diyor, “O zaman tüm insanlar içinden benim hazinem olursunuz, zira tüm yeryüzü Benimdir.”

Tüm insanlar içinden hazine[1] olabilmek için çalışmamızı mı emrettiği yoksa bunun bize vaat edilen bir söz mü olduğu açık değil.

Zira tüm yeryüzü Benimdir” sözlerine bağlantıyı da anlamamız lazım. Tüm yorumcuların üçü de, Unkalus, Yonatan Ben Uziel ve Yeruşalmi ve Raşi, Rambam gibi diğer tüm yorumcular, bu sözlerin gerçek anlamını düzeltmeye çalışıyorlar. Ezra bile Kabalist Marinos’un “zira” kelimesinin “bile olsa” anlamına geldiğini söylediğini ifade ediyor ve şöyle yorumluyor, “o zaman tüm insanlar içinden Benim hazinem olursunuz, tüm yeryüzü Benim olsa bile.” Ezra bile bununla aynı fikirde olmaya meyilli, ancak bu yorum “zira” kelimesine “ikisi de”, “diye”, “hâlbuki” ve “ki” anlamı veren bilgelerimizle uyuşmuyor.

Hatta Ezra beşinci bir anlam da ekliyor: “bile olsa.” Ve sonra yazı bitiyor, “ve sizler Bana ibadet edenler yüce ulusum olacaksınız.” Ancak burada da bunun bir sevap olup olmadığı açık değil ve kişi ya onun içine ya da bir menfaat sözüne dalmalı. Ayrıca, “ibadet edenler krallığı” tekrarlanmamış ve Kutsal Kitaplar’da da açıklanmamış.

Buradaki önemli nokta “ibadet edenler krallığı” ile “yüce ulus” arasındaki farkı belirlemektir. Zira, ibadet edenin normal anlamı kutsallığı içerir ve herkesin dua ettiği bir krallık zaten yüce bir ulus olmalı, dolayısıyla, “yüce ulus” kelimeleri gereksiz görünüyor.

27. Ancak, makalenin başından şimdiye kadar açıkladığımız ile kelimelerin anlamlarını olması gerektiği gibi gerçek anlamıyla öğreniyoruz – bir teklif ve kabul anlaşmasına benzemesi için. Bunun anlamı bu kelimelerle Manevi İlmi ve Islahları çalışmasının tüm içerik ve bütünlüğünün sunuluyor olması ki bu ödüle değer.

Maneviyat ve Islahlar çalışması “ve siz Benim için bir ibadet edenler krallığı olacaksınız” kelimelerinde ifade bulur. İbadet edenler krallığı küçükten büyüğe herkesin dua eden olması anlamına geliyor. Tıpkı dua edenlerin bir ülkesi ya da fiziksel bir varlığı olmadığı gibi, zira Yaradan her şeyin sahibidir, tüm ulus da öyle bir şekilde oluşacak ki tüm yeryüzü ve içindeki her şey sadece Yaradan’a adanacak. Ve oradaki hiç kimse dostunun ihtiyaçlarını karşılamaktan başka hiçbir şeyle uğraşmayacak. Böylece onun hiçbir eksiği olmayacak ve hiç kimse kendi için endişelenmek zorunda kalmayacak.

Bu şekilde, hasat kaldırma ve ekim gibi sıkıcı işler bile kutsal mekânlarda erdemli insanların yerine getirdikleri vecibelerle aynı değerlendirilirler. Pozitif[2] bir Islah olan Yaradan’a karşı fedakârlık yapma sevabını yerine getirmekle “Dostunu kendin gibi sev” sevabını yerine getirmek arasındaki fark nedir? Sonuç olarak dostunu beslemek için hasat kaldıran kişi ile Yaradan’a fedakârlık yapan kişi aynıdır. Dahası, “Dostunu kendin gibi sev” kuralı Madde 14-15’de gösterdiğimiz gibi fedakârlığı yapan kişiden daha önemlidir.

Gerçekten de bu henüz sonu değil, çünkü Manevi İlim ve Islahın tümü sadece kalbini arındırmak isteyen, yani arzularının (Madde 12) arınması için verilmişti ki bundan sonra gerçek ödül olan Yaradan’la Bütünleşmek yani Yaratılışın amacı gerçekleşecek. Ve bu ödül “yüce bir ulus” sözleriyle ifade edilir. Yaradan’la Bütünleşmek aracılığıyla kutsanmış olmaktır, şöyle yazar, “Kutsal olacaksınız, zira Yaradan’ınız olan Hükümdarınız Ben Kutsalım.”

Ve gördüğünüz gibi “ibadet edenler krallığı” kelimeleri “Dostunu kendin gibi sev” eksenindeki tam çalışma formunu ifade ediyor, yani sahibi Yaradan olan ve kişisel dünyevi mülkiyetin bulunmadığı ve hepsi ibadet edenlerden oluşan bir krallık anlamına geliyor. Ve itiraf etmeliyiz ki “ibadet edenler krallığı” kelimelerini anlayabileceğimiz tek tanım budur. Zira bu sözleri mihrapta yapılan fedakârlıklarla yorumlayamazsınız çünkü bu tüm ulus için söylenemez zira fedakârlığı yapan kim olacak ki?

Ayrıca, ibadet edenlerin hediyelerini almaktan söz ederken, bunları veren kim olacak ki? Ve ibadet edenlerin yüceliğini yorumlarken zaten “yüce bir ulus” denilmişti. Dolayısıyla, bu kesinlikle sadece Yaradan’ın onların sahibi olduğu anlamına gelmeli, yani kendileri için en ufak bir maddeye sahip değiller, kelimenin tam anlamıyla tüm maneviyatı içine alan “Dostunu kendin gibi sev” anlamına geliyor. Ve “yüce bir ulus” ise bütünleşmek olan ödülün tam formunu ifade ediyor.

28. Şimdi daha önceki sözleri daha iyi anlıyoruz zira şöyle diyor, “Dolayısıyla şimdi, Sesime kulak verirseniz ve Sözümü tutarsanız,” yani, size burada söylediğime söz verin, tüm insanlar içinde Benim hazinem olacağınıza. Bu Benim hazinem olacaksınız ve bedenin arınma ve temizlenme kıvılcımları sizden tüm insanlara ve tüm dünya uluslarına geçecek zira dünya ulusları henüz buna hazır değiller. Her halükârda, şimdi bir ulusla başlamam gerekiyor ki tüm uluslara çare olsun. Ve bu yüzden şöyle bitiriyor, “zira tüm yeryüzü Benimdir,” yani, yeryüzünün tüm insanları bana aittir, sizin gibi ve bana tutunmak kaderlerinde vardır.

Ancak şimdi, hâlâ bu görevi yerine getiremezken, erdemli insanlara ihtiyacım var. Ve eğer tüm uluslara çare olmaya karar verirseniz size “bana ibadet edenler krallığı olun”u emrediyorum. Bu, başkalarını sevmenin son formu olan Manevi Çalışma ve Islahların ekseni “Dostunu kendin gibi sev”dir. Ve “yüce bir ulus” edinilebilecek tüm ödülleri kapsayan son formundaki O’na tutunmadır.

Bunlar bilgelerimizin son sözleri açıklayan sözleridir, “Bunlar sizin halka söyleyeceğiniz sözlerdir.” Kesinlik kazandırdılar, “Sözler bunlardır,” ne daha fazla ne daha az. Bu kafa karıştırıcıdır: Musa’nın Yaradan’ın sözlerine, ki O’nun bu konuda uyarabileceği kadar, ekleyebileceğini ya da çıkarabileceğini nasıl söylersiniz? Ve bununla ilgili yazılanlarda hiçbir şey bulamıyoruz. Tersine Hz. Musa’nın yazılarında onunla ilgili şöyle der: “zira tüm evimde güvenebileceğim odur” (Sayılar 12:7).

29. Şimdi, son tanım olan “Dostunu kendin gibi sev”i “Bilgelerin krallığı” sözleriyle açıklandığı gibi bütünüyle anlayabiliriz. “Bilgelerin krallığı” sözleriyle emredildiği gibi halk tüm fiziksel varlıklardan vazgeçip bütün hazinelerini ve varlıklarını Yaradan’a vermek istemeyebilecekleri korkusuyla Musa’nın tüm içeriği açığa vurmaktan kaçınması ve kendini dizginlemesi gerçekten anlaşılamazdı.

RAMBAM’ın yazdığı gibi, ödül verilmemek için kadınlar ve çocuklara çalışmanın özünden bahsedilmemeli. Onlar büyüyene, akıllanana ve uygulayabilecek cesareti bulana dek beklenilmeli. Dolayısıyla, Yaradan Musa’yı uyardı, “ne de azı” ve onlara “ibadet edenler krallığı” sözleriyle ifade edilen tüm yüceliğiyle çalışmanın gerçek doğasını verdi.

Ve tıpkı keşişlerin yaptığı gibi onları tüm dünyevi varlıklardan tamamen vazgeçmeyi kabul etmeye ikna etmek için Musa’nın “yüce bir ulus” sözleriyle tanımlanan ödülle ilgili olarak Yaradan’la Dvekut ile gelen memnuniyetlik ve yüce zekâyı yorumlama ve süsleme üzerine düşünmesi mümkündü. Bu yüzden de uyarılmıştı, “ne çok,” ancak “yüce bir ulus” sözleriyle ifade edilen ödül konusu belirsizdi.

Bunun sebebi şuydu, eğer ödülün özündeki harika şeylerden bahsetseydi, muhtemelen Yaradan’ın çalışmasını o muhteşem ödülü kendileri için almak adına yaparlardı. Bu kendileri için çalışmak kişisel-sevgi olarak değerlendirilirdi. Bu da tüm amacı saptırırdı (Madde 13).

Bu nedenle, “ibadet edenler krallığı” sözleriyle ifade edilen çalışma formuyla ilgili olarak “ne de azı” denilmişti. Ve “yüce bir ulus” sözleriyle ifade edilen ödülün açık olmayan ölçüsüyle ilgili olarak da “ne çok” denilmişti.

[1] Çevirmenin notu: Kabalistlerin İbranice olarak yazdıkları kitaplar aslında çare ya da güç anlamına gelen Segula kelimesini kullanıyor ancak buradaki metinde “hazine” olarak çevrilmiş.

[2] Çevirmenin notu: Biraz aksiyon gerçekleştirecek bir vecibe (Arzunun Islahı/ sevap).

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,340