e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ulus

BİREY VE ULUS

Biz insanlar sosyal varlıklarız. Hayati ihtiyaçlarımızı, başkalarından yardım almadan karşılayamayacağımız için, var olmak için pek çok ortaklık yapmamız gerekir. Burası, ulusların evrimlerini incelemenin yeri değildir ve realiteyi ancak gözümüze görünen haliyle çalışmak için yeterli olabiliriz.

Şu kesindir ki ihtiyaçlarımızı kendi başımıza karşılayamıyoruz ve bu nedenle de sosyal bir yaşama ihtiyaç duyuyoruz. Bundan dolayı bireyler, kendi ticaretlerine, kiminin tarıma, kiminin da zanaata tutunduğu, ‘Ulus’ veya ‘Devlet’ denen bir birliğe katılmaya mecbur kalırlar. Ürünlerinin ticareti yoluyla da birbirlerine bağlanırlar. Böylece her bir ulus hem maddi hem kültürel yaşamda, kendi eşsiz doğalarından doğar.

Yaşamı gözlemlediğimizde, bir ulusun gelişim sürecinin, bir bireyin gelişim sürecine benzer olduğunu görürüz. Ulusu oluşturan bireylerin işleyişi, bir bedendeki organların işleyişi gibidir. Her insanın organları arasında, tam bir uyum olmalıdır- gözler görür, beyin buna düşünme ve muhakeme yoluyla eşlik eder, eller çalışır ya da savaşır, bacaklar yürür.- Böylece, her bir organ kendi konumunda, kendi rolünü icra etmek için hazır bekler. Benzer şekilde, ulusun bedenini oluşturan organlar—danışmanlar, işverenler, çalışanlar, teslimatçılar—kendi aralarında tam bir uyum içinde çalışmalıdır. Bu, ulusun normal yaşamını ve varlığını sürdürebilmesi için gereklidir.

Bireyin doğal ölümü, kişinin organları arasındaki uyumsuzluk sonucu gerçekleştiğinden, bir ulusun doğal düşüşü de organları arasındaki tıkanıklıktan kaynaklanır; bilgelerimizin şu sözlerle ifade ettiği gibi, “Kudüs, yalnızca o nesilde var olan, sebepsiz nefret nedeniyle yıkıldı.” O zaman ulus, mustarip oldu ve organları her yöne dağıldı.

Bu nedenle, her ulusun, kendi içinde güçlü bir şekilde birleşmesi şarttır. Böylece ulusun içindeki her birey, bir diğerine içgüdüsel bir sevgiyle bağlanacaktır. Dahası, her birey, ulusun mutluluğunun, kendi mutluluğu olduğunu ve ulusun çöküşünün de kendi çöküşü olduğunu hissedecektir. Kişi gerekli olduğunda, her şeyini ulus için vermeye istekli olmalıdır. Aksi taktirde, dünyada bir ulus olarak var olma hakları, daha en başından ölüme mahkûm olur.

Bu demek değildir ki, ulustaki her birey, istisnasız böyle yapacak. Bu, bu uyumu hisseden insanların, ulusu var etmeleri demektir. Ulusun mutluluğunun ölçüsü ve devamlılığı, onların niteliğiyle, kalitesiyle ölçülür.

Bir ulusu var eden yeterli birey sayısına ulaşıldıktan sonra, yukarıda bahsedilen ölçüde ulusun bedenine bağlanmamış gevşek parçalar belli bir ölçüye kadar kabul edilebilir, zira bu temel, onlar olmadan da güvence altına alınmıştır.

Bundan dolayı, çok eski zamanlarda, üyeleri arasında akrabalık olmayan bir topluma ya da birliğe rastlamayız. Zira toplumun var olması için gerekli olan bu ilkel, doğal sevgiye, yalnızca tek bir babanın soyundan gelen ailelerde rastlanır.

Ancak, nesiller geliştikçe toplumların “Devlet” çatısı altında, ailevi ya da ırksal bağlar olmadan bir araya geldiğini görürüz. Bireyin devletle olan tek bağı, artık doğal ve ilkel bir bağ olmayıp, her bireyin kolektife, devlet denen, tek bir beden olacak şekilde bağlanmasını sağlayan, ortak bir gereksinimden doğar. Ve devlet, bu bedeni ve her bireyin mal varlığını, tüm gücüyle korur.

Aslında, nesillerin doğal ulustan yapay devlete, ilkel sevgiden kaynaklanan bağdan, ortak ihtiyaçtan kaynaklanan bağa doğru hareket ettiği bu dönüşüm, doğal, ırksal safhadaki gerekli koşullardan hiçbir şey almaz. Kural, her sağlıklı bireyin, yalnızca sevgiye dayanan organları üzerinde tam bir kontrole sahip olmasıdır. Organlar, herhangi bir korku duymadan, sevinçle itaat ettiği için, devlet, sevgiden ve bireylerin kolektife içgüdüsel bağlılığından kaynaklanan genel ihtiyaçlarına göre, içindeki bütün bireyleri, tam anlamıyla kontrol etmelidir. Bu, bireylerin, kolektifin ihtiyaçlarına doğru hareket etmesi için yeterli ve en uygun güçtür.

Ancak zorbalığa ve cezaya dayanan bir yönetim, bireyi, toplumun ihtiyaçlarını gözetmesi için, yeterli derecede harekete geçirmekte çok zayıf kalır. Böyle bir durumda, toplum da zayıf düşer ve her bireyin bedenini ve mal varlığını koruma ve himaye etme taahhüdünü yerine getiremez.

Bizler ister zorba, ister demokratik, ister işbirlikçi olsun, devletin yönetim formuyla ilgili endişelenmiyoruz. Bu yönetim şekilleri sosyal bir birlik oluşturma gücünün özünü, kesinlikle değiştiremez. Eğer sosyal sevgi bağı aracılığıyla kurulmadıysa, daha azıyla sebat edemez.

Sürgün sırasında en değerli erdemlerden birini ve en önemlisini, ulus olma farkındalığımızı, yani ulusun her bireyini birbirine bağlayan ve devamlılığını sağlayan o doğal sevgi hissini kaybettiğimizi itiraf etmek utanç vericidir. Bütün uluslarda çok doğal ve ilkel olarak bulunan, ulusu birbirine bağlayan sevgi bağları yozlaştı ve kalplerimizden ayrılıp gittiler.

Ve en kötüsü de, bütün uluslarda olduğu gibi, ulusal sevgiden geriye kalan o küçük parça bile, olumlu bir şekilde bize geçmedi. Daha ziyade bu, içimizdeki olumsuz temelde kaldı. Ulusun bir üyesi olarak, bu, her birimizin ortak acısıdır.

Bu dışsal nedendir. Bu dışsal neden, ulusal doğal farkındalığımızla birleşip, harmanlandığında, garip türde bir ulusal sevgi ortaya çıktı ve karmaşıklıktan, yapaylıktan ve anlaşmazlıktan beslendi.

En önemlisi de bu durum, ulus olma amacına hiç uymadı. Sıcaklığın, samimiyetin ölçüsü, yalnızca geçici bir heyecan için yeterlidir, ancak kendini taşıyan bir ulus olarak, yeniden inşa edebilecek kuvveti ve dayanma gücünü bulamaz.

Bu bağlamda, bizi bir arada tutan ve sarmayan bir çuvala konmuş bir ceviz yığını gibiyiz. Bu bir arada olma hâli, bizi birlik içindeki bir beden hâline getirmez; çuvala yapılan her hareket, karmaşaya sebep olur ve bizi ayırır. Bu nedenle, sürekli olarak yeni birlikler ve kısmi toplanmalar hayat bulur.

Hata,  içsel birliklerinin eksik olmasıdır ve birliğin bütün gücü, dış olaylar aracılığıyla gelir. Bu, bize, kalbimize çok acı verir.

Aslında milliyetçiliğin kıvılcımları içimizde tam ölçüsünde muhafaza edildi, ancak zayıflamış ve pasifleşmiş haldedir. Ayrıca dediğimiz gibi, dışarıdan aldığı etkiyle, karışmayla büyük ölçüde zarara uğramıştır. Ancak bu henüz bizi zenginleştirmiyor, gerçekler acıdır.

Tek umut, kendimiz için tüm ayrıntılarıyla tamamen yeni bir eğitim sistemi kurmaktır; içimizde sönmüş doğal ulusal sevgiyi bir kez daha canlandırmak ve açığa çıkarmaktır. İki bin yıl boyunca bizde aktif olmayan ulusal kasları, bu amaca uygun olan her araçla, bir kez daha canlandırmaktır. O zaman bileceğiz ki, yeniden inşa etmek ve diğer dünya ulusları gibi kendi kendine yeten bir ulus olarak varlığımızı sürdürmek için, doğal ve güvenilir bir temelimiz var.

Bu herhangi bir çalışma ve eylem için ön koşuldur. Başlangıçta, temelin, taşıması gereken yükü taşıyabilmesi için, yeterince sağlıklı bir şekilde inşa edilmesi gerekir. Binanın inşası daha sonra başlar. Yeterli temel olmaksızın bina inşa edenlere yazıklar olsun! Hiçbir şey inşa edemedikleri gibi, en küçük harekette yıkılacak ve her yere dağılacak bir bina inşa ederek, kendilerini ve başkalarının hayatını riske atıyorlar.

Burada, yukarıda bahsedilen ulusal eğitimle ilgili olarak şunu vurgulamalıyım: Her ne kadar mümkün olan en büyük ölçüde, özellikle ulustaki bireyler arasında ve genel olarak bütün ulusta, büyük bir sevgi uyandırmayı hedeflesem de, bu şovenizmle ya da faşizmle hiç bir benzerlik taşımaz. Onlardan nefret ediyoruz ve vicdanım bu bakımdan tamamen rahattır. Şovenizm, aşırı ulusal sevgiden başka bir şey olmadığından, sözcüklerin yüzeysel anlamlarındaki benzerliğe rağmen, esasen birbirinden beyaz ve siyah kadar ayrıdırlar.

Aralarındaki farkı kolayca algılamak için, onları, bireyin içindeki egoizm ve özgecilik ölçütleriyle kıyaslamamız gerekir. Yukarıda söylediğimiz gibi, bir ulusun gelişim süreci, kişinin özel ayrıntılarında, bireyin gelişim sürecine benzer. Bu, tüm ulusal yasaları, sağa veya sola sapmadan, hatta bir saç teli kadar bile saptırmadan algılamamız için bir anahtardır.

Açıkçası, her yaratılanın doğasında var olan egoizm ölçüsü, varlığının devamlılığı için gerekli bir koşuldur. O olmadan, ayrı bir varlık olamaz ve kendi olmaktan uzaklaşır. Yine de, bu insandaki özgecilik ölçüsünü kesinlikle inkâr etmemelidir. Aralarına kesin sınırlar koymak için gereken şey şudur: Egoizm yasası, asgari varoluşunu sürdürecek ölçüde, tüm gücüyle korunmalıdır. Bu ölçünün artmasına, bundan feragat edilmesine, ancak kişinin dostunun iyiliği söz konusu olduğunda müsaade edilir.

Doğası gereği bu şekilde davranan herkes, istisnai olarak özgecil kabul edilir. Ancak, başkalarının yararı için, asgari payından da vazgeçen kişi, bu nedenle yaşamını tehlikeye atarsa, bu, tamamıyla doğaya aykırıdır ve hayatta yalnızca bir kez hariç, sürdürülemez.

Başkalarının iyiliğini hiçbir şekilde düşünmeyen aşırı egoist, yağmacıların, katillerin ve bütün yozlaşmışların özü, maddesi bu olduğu için, gözümüzde nefret uyandırır. Bu, ulusal egoizm ve özgecilikle benzerlik taşır: Ulusal sevgi de, o ulusun her bir bireyine, kişinin kendi ihtiyaçları için gerekli olan bireysel egoist sevgisinden daha az olmayacak şekilde, kendisini taşıyabilmesi, ulusun varlığını sürdürebilmesi için yeterli olacak şekilde aşılanmalıdır. Ve bu minimal ölçü, ırk ya da milliyet gözetmeksizin, bütün insanlığın iyiliğine adanmalıdır.

Öte yandan, kendi hazzı için diğer ulusları öldürüp, soyan kişiler aracılığıyla, başkalarının iyiliğini dikkate almayan uluslardan başlayarak, ‘Şovenizm’ denen, aşırı ulusal egoizmden tamamen nefret ediyoruz. Bu nedenle ulusalcılıktan tamamen ayrılarak, insanlık adına kozmopolit hale gelmiş olanlar, ulusalcılık ve hümanizm asla birbirine ters düşmediğinden, temel bir hataya düşüyorlar.

Öyle görünüyor ki, tıpkı egoizmin bireysel varlığın temeli olması gibi, ulusal sevginin de her ulusun temeli olduğu açıktır. O olmadan dünyada varlığını sürdüremez. Benzer şekilde, bir ulusun bireylerinde var olan ulusal sevgi, o ulusun bağımsızlığının temelidir. Bu, onun devamlılığının ya da varlığının sona ermesinin tek sebebidir.

Bu nedenle, bu, ulusun canlanmasının ilk koşulu olmalıdır. Bu sevgi, şu an içimizde değil, zira son iki yüzyıldır, uluslararasında dolaşırken bunu kaybettik. Burada, sadece aralarında saf ulusal sevginin bağı olmayan bireyler bir araya geldi. Daha doğrusu bazıları ortak bir dil konuşarak, bazıları aynı toprakları paylaşarak, bazıları ise ortak bir din ya da ortak bir geçmişle birbirlerine bağlandı. Burada hepsi geldikleri ülkenin değerlerine göre yaşamak istedi. Girmeden önce, kuruluşunda aktif bir rol almadıkları, kendi üyeleri olan bir ulusun orada mevcut olduğunu göz önünde bulundurmadılar.

Ancak, insanlar kendi başına bir devlet olarak işleyebilmesi için yeterli, önceden düzenlenmiş emirlerin olmadığı İsrail’e geldiğinde, güveneceğimiz yapıda, başka hiçbir ulusal varlığımız ve bunun için bir isteğimiz de yoktu. Aksine, burada, tamamen kendi yapımıza güvenmeliyiz; ancak bizi bu görev için birleştirecek hiçbir doğal ulusal bağ olmadığında, bunu nasıl yapabiliriz?

Aramızdaki gevşek bağlar – dil, din ve tarih – önemli değerlerdir ve hiç kimse bunların ulusal haklarını inkâr etmez. Ancak, bunlar, bir ulusun bağımsız varlığını sürdürmesine yardımcı olmaktan uzaktır. Sonuçta, burada sahip olduğumuz tek şey, her birinin kendisi için, kendi ruhu ve kendi eğilimi için, bir sahne inşa ettiği, yetmiş ulusun kültürünü yansıtan bir yabancılar topluluğudur. Burada bizi tek bir ulus olarak birleştirecek temel unsur yoktur.

Hepimiz için ortak olan tek bir şey olduğunu biliyorum: Acı sürgünden kaçış. Ancak, bu yukarıda bahsedildiği gibi, tıpkı cevizleri bir arada tutan bir çuval gibi, yüzeysel bir birlikteliktir. Bu nedenle, genel dağıtım aracılığıyla, her birimize, birinden, diğerine, bireylerden bütüne, ulusal sevgi duygusu aşılamak, uluslararasında bir ulus olarak topraklarımızda olduğumuz zamanlardan itibaren, içimize aşılanan ulusal sevgiyi yeniden keşfetmek için, bize özel bir eğitim sistemi oluşturmamız gerektiğini söyledim.

Bu çalışma tüm diğerlerinden önce gelir, çünkü temel olmasının yanı sıra, önemlidir ve bu alanda yapmayı arzuladığımız diğer eylemlere de başarı getirir.

ULUS’UN ADI, DİL VE TOPRAK

Ulusumuzun adını incelemeliyiz. Kendimizi ‘İbraniler’ olarak adlandırmaya alışarak büyüdük, oysa alışıldık adlarımız ‘Yahudi’ veya ‘İsrail’di ve hepsinin de modası geçti. Öyle ki, ulusun adından jargonu, mesleki dili ayırt etmek için, ulusun diline ‘İbranice’ ve jargona, ‘Yidiş dili’ dedik.

Kutsal kitapta İbrani kelimesinin, yalnızca dünya ulusları, özellikle de Mısırlılar tarafından telaffuz edildiğini görürüz, örneğin “Bakın, bizimle alay etmesi için bir İbrani getirdi,” (Genesis, 39:14) ya da “Bizimle orada beraber olan genç bir adam vardı, bir İbrani” (Genesis, 41:13) ya da “Bu İbrani çocuklardan biri” (Exodus, 2:6) gibi. Filistinliler de bu adı kullanmışlardır: “İbraniler bir kılıç yapmasın diye” (1 Samuel, 13:19). Ayrıca uluslarla olan ilişkilerimizde de bu isme rastlarız, Saul’un, Filistinlilerle olan savaşta “Bırakın İbraniler duysun” ve “İbraniler, Ürdün’ü geçti” (1 Samuel, 13:7) şeklinde bildirdiği gibi.

Bunun yanı sıra “İbrani” adına, ısrarla kölelikle ilgili konularda rastlarız, örneğin İbrani bir köle ya da İbrani bir hizmetkâr gibi. Oysa gerçekte kutsal kitapta, “İsrail” ya da “Yahudi” adına rastlıyoruz, “İbrani” adına asla rastlamıyoruz.

“İbrani” kelimesinin kökeni, büyük olasılıkla bu adla anılan, kadim bir ulusa dayanır, çünkü şu ayette (Genesis, 10:21), Nuh’un oğlunun adı o ulusun babası olarak geçer: ‘Ve Şem’e, tüm çocukların babasına’. İbrahim peygamber de o ulustan olduğu için ona “İbrani İbrahim” denirdi’, ‘İbrani Avram’a bildirdi’ ayetinde (Genesis 14:13) olduğu gibi.

Bu nedenle Her ne kadar, İsrail oğulları, Mısır’da “Bakın, İsrail oğulları bizim için çok fazla ve çok güçlü; çoğalmasınlar diye onlarla anlaşalım” (Exodus, 1:10) ayetinde olduğu gibi, ayrı bir ulus olarak ayrılmış olsalar da İsrail, ulusların arasında bir ulus haline gelmeden önce, İbrani İbrahim peygamberin, ulusundan sonra, onlara ‘İbraniler’ dendi. Ancak, bu isim bir ulusun değil, bir kavmin ismidir, çünkü onlar İsrail topraklarına geldikten sonra, ancak bir ulus hâline geldiler. Bundan da anlaşılacağı üzere, sonra bile, bir ulus olarak varlığımızı kabul etmemek için, bize “İsrail ulusu” demek istemediler. Bizi, tıpkı topraklara ulaşmadan önce çağırdıkları gibi, “İbraniler” olarak çağırarak bunu vurguladılar.

‘İbrani’ adının, ‘İbrani köle’ ve ‘İbrani hizmetçi’ olarak ısrarla yapıştığı, hizmetkarlar ve hizmetçilere ilişkin olanların dışında, kutsal kitapta ve sonraki literatürde olmaması tesadüf değildir. Ancak ‘İsrailli köle’ ya da ‘Yahudi köle’ ile asla karşılaşmıyoruz. Bu benzetme, muhtemelen hatırlamamız emredilen, Mısır’daki köleliğinin bir uzantısıdır, “Ve Mısır topraklarında bir köle olduğunuzu hatırlayacaksınız” (Deuteronomy, 5:15)

Bugün bile çoğu ulus, bizi “Yahudiler” ya da İsrailliler” olarak adlandırırken, sadece Ruslar “İbraniler” olarak tanımlamaya devam ediyor. Sözde, aralarındaki İsrail karşıtları, kadim halklar gibi, milliyetçiliğini inkâr etme kötü niyetiyle, bu etiketi yapıştırmıştır. Öyle görünüyor ki, onlar bu ismin anlamıyla, Rus dilinde kullanılmasına bağlı olarak, fazla tetkik etmeden, şuursuzca kullanmış olan bizlerden daha çok ilgilenmişlerdir. Yukarıdakilerden de anlaşılacağı üzere, kendimize saygı duymak istiyorsak, aramızdaki özgür insanlar adına, “İbrani” terimini kullanmayı bırakmalıyız.

Aslında, dile verilen isimle ilgili olarak, kadim İbrani ulusunun konuştuğuna dair tarihi bir kaynağa sahip olsaydık, o zaman belki de buna ‘İbranice’ derdik. Ancak henüz, kadim bir ulusun bu dili konuştuğuna dair, tek bir tarihi kanıt bile bulamadım.

Bu nedenle, kaynağa bizden 15 yüzyıl kadar daha yakın olan, Talmudik literatürü dikkate almalıyız. Bunların arasında, kadim İbranilerin bu dili hiç kullanmadığı, açık bir şekilde kabul edilir. Derler ki, “Başlangıçta Tora, İsrail’e İbrani harfleriyle ve kutsal dilde verildi. Bu dil onlara, Ezra zamanında, Asur harfleri ve Aramik dilinde, bir kez daha verildi. İsrail, kendileri için Asur harflerini ve kutsal dili tasnif etti ve geriye İbrani harflerini ve Aramik dilini bıraktı.” (Sanhedrin, 21b) Bu sözlerden anlıyoruz ki, İbranilerden bize dil değil, sadece harfler geçmiştir, çünkü “İbrani harfleri ve dili” değil, “Asur harfleri ve kutsal dili” demişlerdir.

Ayrıca, şuna da rastlarız, “Tam tersine, çeviri ile yazılmış kutsal bir kitap ve kutsal kitap olarak yazılan bir çeviri ve İbrani harfleri elleri kirletmez” (Megillah, s 8). Bu nedenle “Kutsal kitap olarak yazılmış çeviri ve İbrani harfleri” diyerek bunu vurgulamışlardır. Mişna gibi, şöyle demezler, “İbrani dilinde yazılmış bir çeviri ve İbrani harfleri” (Yadaim, 4:5). Bu, “tam tersine” ifadesi, dilin değil, sadece harflerin İbranilere atfedildiğini öğretmek için oradan alınmıştır.

Ayrıca, Mişna’nın sözlerinden hiçbir delil yoktur, çünkü metinde Roma etkisi varmış gibi görünüyor. Ancak Mişna’yı ezberlediklerinde uygun hassasiyeti gösterdiler.

Diğer taraftan, birkaç kez Tanaim’in bu dili “kutsal dil” olarak adlandırdığını görürüz. Bir tanesi şuydu, “İsrail topraklarındaki herkes, Şema okumasını sabah ve akşam yerine getirir ve kutsal dili konuşur, gelecek dünyayı hak eder” (Kutsama Kitapları, 13) Ayrıca, “Rabbi Meir’den öğrendiğimize göre, İsrail topraklarında kalıcı olan ve kutsal dili konuşan herkes …” (Shekalim, 3. bölümün sonu)

Kadim İbranilerin bu dili konuştuğuna dair bazı tarihi kaynaklar bulabileceğimizi varsaysak bile, bu ulus içinde yaşayanlardan geriye hiçbir iz kalmadığından, bu dile onlardan sonra isim verme zorunluluğumuz yoktur. Daha önce de söylediğimiz gibi, bu ismin bizim ulusal itibarımıza bir katkısı yoktur, tersine ulusun varlığını yok etmek ve küçültmek için düşmanlarımız, bunu maksatlı olarak bize yapıştırmışlardır. Bu nedenle ulusu “Yahudiler” ve dili “İbranice” olarak adlandıran, İngiliz dilini kullanmaktan kaçınmalıyız.

Bizim için hangi ismin daha uygun olacağına da karar vermeliyiz: “Yahudiler” ya da “İsrailliler”. “İsrail” ismi, güç ve şerefle anılan atamız Yakup’tan gelir, şöyle yazar: “Bundan sonra ismin Yakup değil, İsrail olacak; çünkü sen Tanrı ile ve insanla mücadele ettin ve galip geldin,” O’ndan sonra bize “İsrail” denmiştir.

Ancak, Kral Süleyman’dan sonra, ulus ikiye bölündü: Nebat’ın oğlu Jeroboam’ın emrindeki on kavim ve Süleyman’ın oğlu Rehoboam’ın krallığı altında kalan iki kavim, Judah ve Benjamin. “İsrail” adı on kavimle beraber kaldı ve diğer iki kavim Judah ve Benjamin, Ester’in hikâyesinde gördüğümüz gibi “Yahudi” ismini aldı: “Şuşan’daki kalede Benjamite’lerden Kish’in oğlu Shimei’nin oğlu Jair’in oğlu Mordehay adında bir Yahudi vardı.” Bu nedenle Benjamin’in kavmi kendilerine “Yahudiler” dedi.

On kavim Judah’ın sürgününden çok önce sürgün edilmişti ve o zamandan beri onlardan hiçbir iz yoktur. Babil’den sürgün edilen Judah’ın kavmi, yetmiş yıllık sürgünden sonra, topraklara geri dönüp, orayı yeniden inşa etti. Bu sebeple, ikinci tapınak zamanı boyunca, “Yahudi” ismi sıklıkla kullanılırken, “İsrail” ismi olağanüstü koşullar altında, nadiren kullanılmıştır.

Bizler ikinci tapınağın sürgününden, kendilerine “Yahudi” adını veren iki kavmin, Judah ve Benjamin’in soyundan gelen “Yahudiler” olarak adlandırılırız. Buna göre, ulusumuzun adını, on kavmin adı olan “İsrail” ya da ‘İsrail ulusu’ olarak değil de, “Yahudiler” olarak karara bağlamalıyız.

Dille ilgili olarak da “İsrail dilini” değil, kesinlikle “Yahudi dilini” seçmeliyiz, çünkü kutsal kitapta “Yahudiler” imâ edilirken, “İsrail dili” yapısını bulamayız: “Onlar Yahudi dilinin nasıl konuşulacağını bilmiyorlardı,” (Nehemia, 13:14), ayrıca, “Tanrı dedi ki, ‘anlamamız için, hizmetkârınla Aramik dilinde konuş ve bizimle duvardaki insanların kulaklarına Yahudi dilinde konuşma.” (2 Kral, 18)

Daha ziyade, Kral Hezekiah’ın halkına Babil’deki sürgünden gelenlerle beraber “Yahudi” dendiğinden, dillerini bu yüzden “Yahudice” olarak adlandırdıklarını önemle belirtmeliyiz. “İsrailliler” denilen on kavim de dillerine “İsrailli dili” dedi. Yine de, öyle olduğunu varsaysak bile, Judah ve Benjamin’in çocukları olarak, dilimize “İsrailce” dememiz için halen hiçbir sebep yok.

Söylediklerimizi özetleyecek olursak, hem ulus hem de dil, sadece Judah’ın adı nedeniyle verilmiş olmalı. Ulus “Yahudi”, dil “Yahudice” olarak adlandırılmalıdır. Bu dilin jargonuna “Yidiş” denmelidir. Sadece topraklara, tüm kavimlerin mirası olduğundan “İsrail toprakları” denebilir.

YENİ REALİTENİN IŞIĞINDA MARKSİZM ELEŞTİRİSİ VE ULUSUN TÜM KESİMLERİNİN BİRLEŞMESİNE İLİŞKİN SORUNUN ÇÖZÜMÜ

Tüm partilerin ve grupların tek bir zeminde birleşmesiyle ilgili, üzücü soruna, benden bir çözüm önermem istenmişti. Başlangıçta, sunulduğu şekliyle bu soruya bir çözümümüm olmadığını itiraf etmeliyim. Bunun bir çözümü hiçbir zaman olmayacak; bütün uluslardan akıllı adamlar, çağlar boyu bunu araştırdılar, ancak içlerindeki bütün gruplar tarafından kabul gören doğal bir çözüm bulamadılar. Pek çoğu acı çekti ve pek çoğu da aralarındaki görüşlerle çelişmeyen altın yolu bulmadan önce acı çekmeye  devam edecek.

Meselenin zorluğu, insanların ideallerini tamamen bırakamamalarıdır. Çünkü kişi, maddesel yaşam söz konusu olduğunda, fiziksel varlığı için elzem olanın dışında, ödün verebilir, ancak ideallerde bu böyle değildir. Doğal olarak, idealistler, ideallerinin zaferi uğruna sahip oldukları her şeyi verebilirler. Çok küçük de olsa ideallerinden vazgeçmek zorunda kalsalar bile, bu içten bir taviz verme sayılmaz. Daha ziyade, kendilerinin olanı tekrar kazanmak için bir süre beklerler ve tetikte kalırlar. Bu nedenle bu tür tavizlere güvenilemez.

Binlerce yıllık medeniyetlerde, kadim uluslarda bile bu böyledir. İdealleri şimdinin gelişmiş uluslarından çok daha fazla gelişmiştir. Bu nedenle biraz da olsa bu konuda taviz verebilmeleri için hiç umut yoktur. Atalarımızın “Yeri olmayan bir adam yoktur, ne de saati olmayan bir mesele’ dediği gibi, zamanla haklı çıkacaklarından, sonunda en doğru idealin kazanacağını düşünmek akıllıca olmaz.

Bu sebeple, idealler tekrarlamaya devam eder. Kadim zamanlarda  hükmü ortadan kalkan idealler, Orta Çağ’da yeniden ortaya çıkar ve bu ideallerin, Orta Çağ’da hükmü kalkar kalmaz, tekrar bizim neslimizde canlanır. Bu, hepsinin doğru olduğunu ve hiçbirinin ebedi olmadığını gösterir.

Ancak dünya ulusları bu hengâmeden fazlasıyla acı çekmelerine rağmen, taşıdıkları bu berbat yüke tahammül etmelerine izin veren güçlü bir omurgaya sahiptirler. Her nasılsa bu yük, varlıklarını doğrudan tehdit etmez. Fakat yoksul bir ulusun varlığı tamamen, kendileri doyduktan sonra, merhamet edip, artıklarını ve kırıntılarını onlara atan uluslara dayandığında ne yapabilir ki? Sırtları, bu hengâmenin yükünü taşımak için çok zayıf; özellikle uçurumun kenarında durduğumuz bu uğursuz zamanda, kibrin, ihtilafın ve kardeşler arasındaki iç savaşın hiç zamanı değil.

Tüm bunların ışığında, tüm fraksiyonları tek bir birlik haline getirecek, kabulü hak ettiğine inandığım, samimi, içten bir çözümüm var. Ancak, önerimi sunmaya başlamadan önce, politik görüşlerimle ilgili okuyucularımı biraz bilgilendirmek isterim ki, bu konu burada son bulsun.

İtiraf etmeliyim ki, eşitliğe ve adil dağılıma dayanan sosyalist ideali, en gerçekçi ideal olarak görüyorum. Gezegenimiz hepimize yetecek kadar zengin, öyleyse neden nesillerdir yaşamlarımızı ölümüne tehdit eden trajik savaşlar yapmak zorundayız? Haydi, yapılması gereken işi, emeği ve onun getirisini, ürünlerini aramızda eşit olarak paylaşalım ve tüm bu sıkıntılara bir son verelim! Nihayetinde, aramızdaki zenginler bile, soylarının birkaç nesil devam etmesi için, kendi gıdaları güvence altında değilse, mal varlıklarından ne zevk alırlar? Oysa adil dağılımda aynı kesinliğe ve daha fazlasına sahip olacaklardır.

Ve mülk sahibi iken gördükleri saygıyı göremeyeceklerini ve bunun da bir şey olmadığını söylemek gerekir. Zira mülk sahibi olarak saygı görmek için, güç kazanan güçlü olanlar, rekabetin kapıları asla kapanmayacağından, başka yerde de aynı ölçüde saygınlığı kesinlikle bulacaklardır.

Aslında, bu idealin mümkün olduğuna inansam da taraftarlarına cennetin en küçük parçasını bile vaat etmiyorum. Tam tersine canlı kanıt Rusya’nın bize öğrettiği gibi, cehennem ıstırabı çekeceklerini garanti ettiler. Ancak bu, idealin doğruluğunu inkâr etmez.

Bize göre bu rejimin tek kusuru, olgunlaşmamış olmasıdır. Diğer bir deyişle neslimiz bu adil ve eşit dağılım rejimini kabul etmeye hazır değildir. Bu böyledir, çünkü “her biri kendi becerisine ve her biri kendi ihtiyacına göre” mottosunu kabullenmek için yeterince gelişme fırsatımız yok.

Bu tıpkı Adam HaRişon’un (İlk insan) günahı gibidir. Kadim bilgelerimiz, günahın Âdem’in yeterince olgunlaşmadan önce “ham meyveyi yemesi” nedeniyle olduğunu söyler. Bu küçücük kabahat yüzünden, tüm dünya ölüme mahkûm olmuştur. Bu bize, bu günahın dünyadaki her kötülüğün atası olduğunu öğretiyor.

İnsanlar bir şeyin yeterince olgunlaşıp olgunlaşmadığını nasıl izleyeceğini ve akıl edeceğini bilemez. Bir meselenin içeriği, avantajlı olsa da olgun olup olmadığını ve alıcının bunu hazmetme yeterliliğine sahip olup olmadığını görmek için konuya daha derinden bakmamız gerekir. Hala gelişmekte iken, gerçek ve faydalı olan, bağırsaklarında düzenbaz ve zararlı olana dönüşebilir. Dolayısıyla ham meyveyi yiyenler günahları nedeniyle mahvolmaya mahkûmdur.

Bunun ışığında, Rusya’da yaşanan karışıklık, sosyalist idealin aslında adil olmadığını ispatlamamıştır. Çünkü bu gerçeği ve adaleti kabul etmeleri için halen zamana ihtiyaç duyuyorlar. Hala buna uygun şekilde davranabilme konusunda vasıfsızlar. Uygun şekilde hareket etmek için nitelikli değiller; kendi yetersizlikleri ve bu idealdeki beceri noksanlıkları nedeniyle zarar görmüşlerdir.

M.Botkkovsky’ın sözlerine kulak vermeye değer. Şöyle der, “Neden bir politikacı, sosyalist hareketin bir üyesi, sarsılmaz teorisiyle ilgili alışkın olduğu yorumlarda, noksanlıklarıyla yüz yüze kalan ve teorisini terk etmeye yanaşmayan bir fizikçi gibi davranmaz? İlk olarak nazikçe bunu onarmaya çalışır ve sonunda gerçekle daha fazla yüzleşemediğinde, teorisini, bir kenara atmaya hazırdır” (Davar, baskı no. 4507)

Buna şöyle bir açıklama getirir: “Uluslararası İşçi Hareketinin yıkımı sırasında önyargıları bir kenara bırakmalıyız. Gerçekler, yenilginin dilini konuştuğunda, bir kez daha masaya oturmalı, yolu ve prensipleri kuvvetlice bir kez daha gözden geçirmeliyiz. Bunu taşıyanların omuzlarındaki yükün sorumluluğunu üzerimize almalıyız.”

“Bundan dolayı, eski realite ve yeni realite arasındaki çelişkilerle köşeye sıkışan bilimsel düşüncenin yolu budur. Yalnızca ideolojik bir ilerleme, yeni bir bilime ve yeni bir yaşama olanak sağlar.”

Şu sonuca varır: “Eğer vicdanımızdan vazgeçmezsek, esaslı bir müzakere yapmanın, emeğe özen gösterme zamanının geldiğini söyleyebiliriz. Şimdi hareketin liderlerinin kalkıp şu soruya cevap verme zamanı gelmiştir: ‘Bugün, sosyalizm ne demektir? Teşkilatların izlemesi gereken yol nedir?’”

Hareketin içindeki birinin Botkovsky’ın sözlerine cevap vereceğinden ya da sözlerini doğru şekilde anlayabileceğinden şüpheliyim. Onun sosyalist hareketin liderlerinden istediği şey, bugüne kadar çalışmalarında son derece başarılı olmuş yüz yaşındaki bir adamın kalkıp bir seferde geçmiş teorisine çizgi çekip, çalışmalarını yeniden başlatan, yoldaş Botkovsky’nin sosyalist hareketin liderlerinden talep ettiği gibi kolay olmayacaktır.

Yine de, sözlerini nasıl görmezden geliriz? Uluslararası İşçi Hareketi’nin yıkımıyla hemen yüzleşmedikleri için, tembel tembel oturmak halen mümkün olsa da yine de itaatkâr hizmetkarların ve kölelerin bir yaşamları ölçüsünde güvenceye alınmışlardır; İbrani İşçi Hareketinin yüz yüze kaldığı tehlikeyle ilgili bu böyle değildir. Onlar, tıpkı Kraliçe Ester zamanında olduğu gibi, gerçek anlamda “yıkmak, katletmek ve mahvetmek için… küçük çocukları ve kadınları” şeklindeki düşman sloganı altında yok edilmeyle, imhayla yüzleşiyorlar,

Devletimizin yıkımını, dünya ulusları arasındaki hareketin yıkımıyla kıyaslamamalıyız. Eğer biz yalnızca kul ve köle olarak satılmış olsaydık, hala onlar gibi olurduk. Oysa biz kölelerin yaşamının güvenliğini bile inkâr ettik.

Bu nedenle, bu anın geçmesine izin vermemeliyiz. Bir kez daha okula gitmeli, sosyalist ideali, günümüzde yüzeye çıkan olguların ve çelişkilerin ışığında, yeniden değerlendirmeli ve ideolojik sınırları kırmaktan korkmamalıyız, çünkü hiçbir şey yaşam hakkının önünde değildir.

Bu amaçla erken dönemlerden bu yana sosyalizmin evrimini kısaca incelemeliyiz. Genel olarak, üç dönem vardır: İlki ahlak değerlerinin gelişimine dayanan hümanist sosyalizm. Bu yalnızca sömürenleri hedef alır.

İkincisi iyilik ve kötülüğün tanınmasına dayanır. Öncelikle, sömürenlerin, işçilerin işin gerçek sahipleri olduğunu ve toplumun üretkenliğinin onlara ait olduğunu anlamalarını sağlamayı amaçlıyordu. İşçiler haklı olduklarını anladıklarında, toplumda çoğunluğu oluşturduklarından, bir olup, ayağa kalkar, onların olanı geri alır, eşit ve adil bölünmeyi destekleyen bir hükümet kurarlardı.

Üçüncüsü hepsinden daha başarılı, tarihsel materyalizme dayalı Marksizm’dir. Yaratıcı güç olan işçilerle, onları ezmeye çalışan işverenler arasındaki büyük çatışma, toplumu tehlikeye atar ve kesinlikle yıkım getirir. Sonra devrim, üretimi ve adil paylaşımı sağlar. Kapitalist hükümet, işçi sınıfı hükümeti lehine yıkılmaya zorlanır.

Marks’ın görüşüne göre yeni sosyalist hükümet kendiliğinden, neden ve sonuç yoluyla ortaya çıkacaktır. Fakat sonu, daha da yakınlaştırmak için tavsiye aranmalı ve devrimi çabuklaştırmak için burjuva hükümetinin önüne engeller konulmalıdır.

Onun metodunu eleştirmeden önce, metodunun ondan öncekilerden çok daha adil olduğunu kabul ettiğimi söylemeliyim. Her şeyden önce Rusya’da milyonların deneyimine sunulmadan önce, bu ideolojinin dünya çapında nitelik ve nicelik yönünden büyük bir başarı elde ettiğine şahit olduk. O zamana kadar, tüm dünya liderleri ona doğru çekildi ve bu onun metodunun, adil olmasının gerçek bir delilidir.

Ayrıca teorik olarak bile sözleri değerlidir ve hiç kimse insanlığın bir merdivendeymişçesine yavaşça ve aşamalı olarak yukarıya doğru yükseleceği varsayımına ters düşmedi. Her adım bir öncekini hükümsüz kılar, dolayısıyla insanlığın politik arenada attığı her hareket ve geçirdiği her aşama bir önceki aşamanın inkârından başka bir şey değildir.

Her politik aşamanın süresi, kusurlarının ve eksikliğinin açığa çıkma süresi kadardır. Hatalarını keşfederken, bu hatalardan arınmış, yeni bir aşamanın yolunu açar. Bu nedenle, insanlığı daha ıslah olmuş bir aşamaya yükselttiği için bir durumda ortaya çıkan ve onu yok eden bu bozukluklar, insan evriminin en önemli güçleridir.

Buna ek olarak, sonraki aşamadaki hatalar, insanlığı üçüncü ve daha iyi bir aşamaya getirir. Bu nedenle, arka arkaya devam eden durumlarda ortaya çıkan negatif güçler, insanlığın ilerleme sebebidir. Onlar vasıtasıyla merdivenin basamakları çıkılır. Tüm bu eksiklikler insanoğlunu evrimin en son, en arzu edilen durumuna getirmek, herhangi bir kötülük ve kusurdan arındırmak için görevlerini yerine getirmekte güvenilirdirler.

Bu tarihi süreçte, Karl Marks bize feodal bir hükümetin, noksanlığını ve burjuva hükümetine yol açan yıkımını açıkça göstermiştir. Şimdi burjuva hükümetinin hatalarını ve yıkımlarını daha iyi bir hükümet modeliyle ki ona göre bu proletarya hükümetidir, gösterme zamanı gelmiştir.

Ancak burjuva hükümetinin yıkımından hemen sonra bir proletarya hükümetinin kurulacağını vaat ettiği bu noktada, metodunda bir eksiklik görürüz: Önümüzdeki yeni realite bunu inkâr eder. Marks proletarya hükümetinin, burjuva hükümetinin bir sonraki basamağı olacağını düşündü ve burjuva hükümeti hükümsüz kılındığında bir işçi hükümetinin hemen kurulacağını öne sürdü. Oysa realite var olan hükümetin yıkımını izleyen adımın, Naziler ya da Faşistler olduğunu kanıtlar.

Açıkçası, bizler hâlen insan gelişiminin orta safhasındayız. İnsanlık evrim merdiveninin en son basamağına henüz ulaşmadı. İnsanlığın arzulanan bu seviyeye ulaşmasından önce kaç nehre kan dökülecek, kim bilir?

Bu zorluğun üstesinden gelebilmek için, Marks’ın tüm metodunu ona dayandırdığı yukarıda bahsedilen aşamalı evrim yasasını derinden incelemeliyiz. Bilmeliyiz ki, bu yasa tüm yaratılışı kapsar; organik ve inorganik olmak üzere hem idealist hem de maddesel özellikleriyle insan türüne kadar tüm doğa sistemleri ona dayanır.

Yukarıdaki her şeyde, bu iki kuvvetin birbiri ile çatışmasından kaynaklanan kademeli evrimin sarsılmaz yasasına uymayan hiçbir şey yoktur: 1) olumlu, yapıcı güç 2) olumsuz güç, yani negatif ve yıkıcı güç.

Bu iki güç tüm realiteyi, genel ve özel olarak birbirleriyle olan sert ve daimi savaş yoluyla yaratıyor ve tamamlıyorlar. Yukarıda söylediğimiz gibi, negatif güç, her politik aşamanın sonunda onu daha iyi bir aşamaya yükseltmek için ortaya çıkar. Bu şekilde aşamalar mutlak mükemmelliğe ulaşana kadar birbirini izler.

Örnek olarak, gezegenimizi ele alalım: Başlangıçta, gaz bulutundan başka bir şey değildi. İçindeki yerçekimi vasıtasıyla, zamanla, içindeki atomlar, daire biçiminde yoğunlaştı. Sonuç olarak, gaz topu sıvı bir ateş topuna dönüştü.

Yeryüzündeki bu iki güç arasındaki savaş, çağlar boyunca sürdü, içindeki dondurucu güç, sonunda sıvı ateş gücünü yendi. Gezegenimiz soğuyarak üzerinde ince bir tabaka oluşturdu ve bu tabaka sertleşti.

Bununla birlikte, gezegen bu iki güç arasındaki savaştan dolayı henüz olgunlaşmamıştı ve bir süre sonra sıvı ateş gücü güçlendi ve yeryüzünün içlerinden gelen büyük bir gürültüyle patladı, yükseldi, soğuk ve sert kabuğu parçalara ayırdı ve gezegeni tekrar sıvı bir ateş topuna dönüştürdü. Ardından yeni savaşlar çağı başladı, bu, soğuk güç bir kez daha ateş gücüne galip gelene, topun etrafında daha sert, daha kalın ve topun ortasındaki sıvıların sızıntısına karşı daha dayanıklı ikinci bir kabuk oluşturana kadar sürdü.

Bu sefer, uzun sürdü ama sonunda sıvı güçler bir kez daha galip geldi ve yeryüzü iç kısımlarından patladı, kabuğunu parçalara ayırdı. Bir kez daha her şey bozuldu ve yeryüzü sıvı bir topa döndü.

Böylece onlar değiş-tokuş edildi ve her seferinde soğuk güç galip geldi, kabuk daha da kalınlaştı. Sonunda pozitif güçler, negatif güçlere galip geldi ve tam bir ahenge ulaşıldı: Sıvılar yeryüzünün iç kısımlarında yerini aldı ve soğuk kabuk, bugün olduğu gibi yeteri kadar kalınlaşarak üzerinde canlı yaşamın başlamasını olanaklı kıldı.

Tüm canlı organizmalar, aynı düzende geliştiler. Bitkiler ekildikleri andan, olgunlaşmalarının sonuna kadar, dünyayla ilgili açıklandığı gibi, pozitif ve negatif güçlerin, bu iki gücün birbiriyle savaşına bağlı olarak yüzlerce koşuldan geçerler. Bu savaşlar meyvenin olgunlaşmasına sebep olur.

Her yaşayan şey küçük bir sıvı damlasıyla hayata başlar. Yukarıda bahsedilen güçler arasındaki mücadele vasıtasıyla yüzlerce aşamadan geçerek aşamalı gelişim ile sonunda “Her işe uygun büyük bir öküz,” haline ya da “Tüm rollere uygun büyük bir adam,” hâline gelir.

Ancak, öküz ve insan arasında başka bir ayrım olmalıdır: Bugün öküz gelişiminin son aşamasına çoktan ulaşmıştır. Bizim içinse, içimizdeki maddesel güç, bizi bundan binlerce defa daha değerli olan düşünce gücüne, tam olarak getirmeye henüz yeterli değildir. Bu nedenle hayvanlardan farklı olarak insanlık için yeni bir gelişim aşaması daha vardır: İnsan düşüncesinin aşamalı gelişimi.

Ayrıca sosyal bir varlık olarak, bireysel gelişme yeterli değildir. Daha ziyade kişinin nihai mükemmelliği, toplumun tüm üyelerinin  gelişimine bağlıdır. İnsanın zihinsel kapasitesi, yani kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğunu ayırt etme becerisi ile ilgili olarak, insanın, ilkel insan seviyesinde olduğunu düşünmesek de şu açıktır ki, mükemmelliğe henüz ulaşamadık. Tersine gelişimimizin tam ortasındayız, hâlâ pozitif ve negatif güçler arasında savaş veriyoruz, yukarıda yeryüzüyle ilgili olarak söylendiği gibi, insanlığı nihai tamamlanmaya getirme rollerine sadık olan elçiler.

Söylediğim gibi, sosyalist ideal tüm metotların en adili olduğundan, onu işleyecek ve ona göre davranacak, oldukça gelişmiş bir nesli gerektirir. Günümüz insanlığı gelişim merdiveninin ortasında, hâlen pozitif ve negatif güçler arasındaki çekişmenin ortasında olduğundan  bu yüce ideale henüz uygun değildir. Daha ziyade olgunlaşmamış bir meyve gibi zamanı gelmemiştir. Bu nedenle sadece tadı bozuk değil, aynı zamanda içindeki negatif güç nedeniyle zararlı, hatta bazen ölümcül zehirdir. Uluslar, adil bir yönetimi üstlenmek için gereken temel niteliklere sahip olmadıkları ve olgunlaşmadıkları için acı çekerler, ulusların sorunu budur.

Okuyucu, bu konuda herhangi bir manevi yaklaşımım olduğundan şüphe duymamalıdır, çünkü Marks da aynı şeyi söyler: “Toplumun ilk seviyesinde eksiklikler kaçınılmazdır’ diye itiraf eder. Ancak şunu öngörür: “İşbirlikçi bir toplumun en üst seviyesinde, iş dağılımındaki gereksiz hiyerarşi kaybolduğunda, fiziksel çalışma ile manevi çalışma arasındaki çelişkiyle birlikte, işin kendisi bir kazanç aracı değil de bir gereklilik olduğunda, kişinin çok yönlü gelişimiyle birlikte, üretim güçleri büyüyecek, toplumun tüm çeşmeleri bereketle akacak  sonra da dar burjuva algısı kaybolup, toplum büyük harflerle afişine şunu yazacaktır: ‘Her biri kendi kabiliyetine ve her biri kendi ihtiyacına göre’” (Sözü edilen sözlerin tartışmamıza olan uygunluğu nedeniyle, bu bölümü kitabından aynen kopyaladım.)

Böylece Marks da insanlık en yüksek seviyeye ulaşmadan, karşılıklılık amacı olmadan işin kendisi, yaşamsal bir gereklilik, yani bir yaşam prensibi hâline gelmeden, adil dağılımı umut etmenin mümkün olmadığını kabul eder. Ancak toplum en alt seviyedeyken, bütün kusurları için işbirlikçi bir hükümetle yönetilmesi gerektiğini söyler.

Ancak bu, yukarıda söylediğimiz gibi, onun metodunun sakıncasıdır. Sovyet Rusya, yeterince gelişmemiş bir toplumun, işbirlikçi bir hükümeti, dünyanın en kötü yönetimine dönüştürdüğünü zaten kanıtlamıştır. Dahası, bugünün yönetimin sonraki aşamasının proletarya hükümeti olacağını öngörmüş olmasına rağmen, realite göstermiştir ki, bugünün yönetimine müteakip yönetim Nazi veya faşist bir yönetimdir. Bu ölümcül bir hatadır. Hepsinden kötüsü, bu aşamanın sınıf ayrımı yapmadan herkesi, özellikle de Yahudi ulusunu tehdit etmesidir.

Gerçekten de tarihten ders almalıyız. İlk olarak, şu soru akla gelir: Metoduyla dünyayı yerinden oynatan böyle bir insan, bu ölümcül hatayı nasıl yaptı? Hata yapmasına sebep olan neydi? Gerçekten de bu, onun sözlerinin dikkatli ve ciddi bir şekilde incelenmesini zorunlu kılıyor.

Yukarıda söylediğimiz gibi, metodunu tarihi materyalizme—toplumun aşamadan aşamaya sebep-sonuç ilişkisiyle, birbirine zıt güçler vasıtasıyla geliştiğini—dayandırdı. Negatif güç üstün geldiğinde, hâli hazırdaki aşamayı bozar ve pozitif güç aracılığıyla, daha iyi bir aşama onun yerine gelişir. Pozitif güç tam olarak görünene kadar mücadeleye devam ederler.

Ancak bu demektir ki, negatif güç onu tamamlamadan bırakmayacağından, bu, toplumun mükemmelliğinin varsayılan olarak garanti edildiği anlamına gelir. Öyle görünüyor ki tembel tembel oturup, öngörülen kendini-geliştirmesini bekleyeceğiz. Öyleyse neden bu taktikle ilgili tüm sıkıntıları bize yükledi?

Bu aslında aptalca bir sorudur, çünkü insan ve hayvan arasındaki bütün fark budur: Hayvanlar tamamen doğaya dayalıdır. Tam olarak sınıf atlamaya ve bu olmadan kendilerine yardım etmeye muktedir değillerdir. Oysa insanla ilgili böyle değildir. O, doğanın kelepçelerinden özgürleşip, ona sınıf atlatacak entelektüel güçlerle donatılmıştır. Onun yolu doğanın işleyişini taklit edip, benzer şekilde yapmaktır. Tavuğun gelip yumurtaları ısıtmasını ve civcivin yumurtasından doğal yolla çıkmasını beklemez, onun yerine kendisi için, yumurtaları ısıtan ve tavukları yumurtadan çıkaran, doğal tavuğa benzeyen bir kuluçka makinesi yapar.

Ve özel şeylerde bunu yaparsa, kesinlikle bütün insanlığın gelişimiyle ilgili olarak bunu yapar. Çatışmalarında onu bir nesneye dönüştürecek, birbiriyle çelişen güçlere güvenmez. Aksine doğayı ilerletir ve bu gelişimde doğanın işleyişini taklit eder. Az zaman ve az ıstırapla onu mutlu sona getirecek, kendisi için en iyi ve en doğru taktiği geliştirir.

Marks’ın yapmak istediği de buydu: Sınıf karmaşası ve kapitalist rejimi baltalamaya yönelik engeller yaratmak. Onun yöntemi, toplumun sırtındaki yükü ve acıyı hafifletecekti. Bu teori işçileri kendi özneleri olmaları için cesaretlendirecek ve proletaryanın mutlu olmasına yol açacak olan, çağdışı rejimin sonunu hızlandıracaktı. Tek kelimeyle  Marksist taktik, nesneleri özneler haline getirerek, arzuladıkları gibi gelişmelerini sağlar.

Özet: Temel, nedensel bağlantı aracılığıyla, gelişim için bizim doğal bir makine olarak gördüğümüz, insan gelişiminin doğasıdır. Taktik, insan gelişimi için, doğal makineye benzeyen, bir tür yapay makinedir. Bu yöntemin faydası, zaman kazandırmak ve ıstırabı azaltmaktır.

Şimdi onun metodunu basit bir şekilde eleştirebiliriz. Şu açıktır ki, doğanın işini yapacak bir makine yapmak istediğimizde, öncelikle doğanın işleyişini yakından incelemeliyiz. Ardından, doğal olana benzer yapay bir mekanizma inşa etmeliyiz.

Örneğin, yumurtaları ısıtan ve civcivlerin yumurtadan çıkmasını sağlayan tavuğun yerini alacak bir makine yapmak istersek, öncelikle tavuğun karnında işleyen doğanın güçlerini ve gelişim yollarını tam olarak anlamak zorundayız. Onları izleriz ve böylece benzer şekilde civcivlerin yumurtadan çıkmasını sağlayan tavuğun karnına benzer bir makine yapabiliriz.

Bu bizim durumumuza benzer. Doğal insan gelişiminin yerini alacak bir makina yapmak istediğimizde, önce doğada işleyen iki gücü—negatif ve pozitif—incelemek zorundayız. Bu, doğanın gelişim prosedürünü gerçekleştiren bir makinedir. O zaman biz de, doğanın doğal gelişim mekanizmasına benzer ve insanlığın gelişiminde başarılı olacak bir taktiğin nasıl kurulacağını bileceğiz.. Açıkçası, doğal makinenin mekanizmasını yanlış anlarsak, yaptığımız her şey boşa gider, çünkü buradaki fikir, yaratılışın doğal yolunu taklit etmek ve onun yerine yapay olanı yerleştirmektir.

Özgün olmak için, herhangi bir parti tarafından yapılacak hataları önleyen terimlerle tanımlamak için, insan gelişim makinesinde işleyen iki gücü—pozitif ve negatif—iki ada göre tanımlamalıyız: “Egoizm” ve “Özgecilik.”

Onlarla ilgili normalde kullandığımız ahlaki terimlere başvurmuyorum. Daha ziyade, onlara sadece maddesel açıdan yani insanın kendini onlardan özgürleştiremediği, bedene kök salmış oldukları noktadan bakıyorum. Bu durumda insandaki bu aktif güçlerin varlığıyla ilgili olarak şunları söyleyebiliriz: 1) Bir insandaki egoist güç, sentripedal ışınlara benzer şekilde işlev görür (merkeze doğru dairesel şekilde hareket eden güç), kişinin dışından çekilir ve bedenin içinde toplanırlar. 2) Özgecil güç ise bedenden dışarıya doğru akan santrifüj ışınları (dairesel olarak dışa doğru hareket eden güç) gibi hizmet eder.

Bu güçler, her biri kendi özüne göre, realitenin her alanında mevcuttur. İnsanda da kendi özüne göre mevcuttur. Onlar tüm eylemlerimizin anahtar unsurudur. Kişinin kendi bireysel varlığına hizmet eden güçlerin sebep olduğu gerçekler vardır. Bu, dışsal gerçeklikten, kendisi için faydalı olan herhangi bir şeyi, bedenin merkezine çeken bir güç gibidir. İnsana hizmet eden bu güç olmasaydı nesnenin kendisi var olamazdı. Buna “egoizm” denir.

Bunun tersine kendinin dışındakilerin faydasına doğru akan bir güç daha vardır. Bu güç başkaları için çalışır ve ona “özgecilik” denir.

Bu ayrımlarla, insan gelişiminde birbiriyle mücadele eden bu iki gücü adlandırdım. Bundan sonra pozitif güce “özgecil güç” negatif güce “egoist güç” diyeceğim.

“Egoizm” deyimiyle, gerçek egoizmden değil, “sınırlı egoizmden” bahsediyorum. Bu demektir ki gerçek egoizm kişinin kendi yararına çalışması ve varlığının bireysel gücü olan kendini-sevmesinden başka bir şey değildir. Bu bağlamda özgecil güce hizmet etmese de ona karşı çıkmaz.

Bununla birlikte, egoizm doğası gereği, onu kullanmanın çok sınırlı olmasını sağlar, çünkü az ya da çok kendi hayatını kolaylaştırmak için, başkalarını sömürmeye ve nefret dolu bir hayat geçirmeye iter.

Bu soyut bir nefret değildir daha ziyade kişide görülen, kendi faydası için, dostunu suistimâl etme, derecelerine göre karanlığın gittikçe büyüdüğü, aldatmak, çalmak, soymak ve öldürmek gibi  eylemlerdir. Buna “sınırlı egoizm” denir ve bu bağlamda, başkalarını sevmeye tamamen zıttır. Toplumu mahveden negatif  güç, budur.

Bunun tersi, özgecil güçtür. İnsanın bir başkası için yaptığı şey, yukarıda anlatıldığı gibi, özgecil güç vasıtasıyla gerçekleştiğinden, bu güç, toplumun yapıcı gücüdür. Ayrıca, özgecil güç kendi derecelerinde artar: 1) Bu yapıcı gücün ilk unsuru bir aile yaşamı ve çocuk sahibi olmaktır, 2) İkincisi akrabalara fayda sağlamaktır, 3) Üçüncüsü, devlete fayda sağlamak, 4) Dördüncüsü, tüm dünyaya fayda sağlamaktır.

Sosyal yapının temeli, özgecil güçtür. Yukarıda belirtildiği gibi, bunlar, insanlığın gelişiminin doğal makinesinde işleyen, -toplum için olumsuz olan, bencil güç ve toplum için olumlu olan pozitif, özgecil güç gibi- elementlerdir.

Marks, doğal gelişim makinesini taklit ederek, sadece toplumun yıkımına ve inşasına yol açan negatif ve pozitif güçlerin sonucunu dikkate aldı. Yöntemini onlara göre kurdu ve bu sonuçlara sebep olan şeyleri gözden kaçırdı.

Bu durum, hastalığa yol açan nedene bakmaksızın, hastayı yüzeysel belirtilere göre tedavi eden bir doktorun durumuna benzer. Bu yöntem, faydadan çok zarar getirir, zira hastalığın kendisini ve hastalığa sebep olan etkeni, her ikisini de hesaba katmalısınız, ancak o zaman başarılı bir ilaç reçete edebilirsiniz. Aynı eksiklik Marksist yöntemde de vardır: Toplumdaki sübjektif güçleri dikkate almadan, sadece yapısal güçleri ve kusurları dikkate almıştır.

Sonuç olarak yönteminin yönü, hedefin yönünden uzaklaştı, çünkü arzulanan yön özgecilken, yöntemin yönü bunun tersi oldu. Şu açıktır ki, işbirlikçi yönetim, özgecil yönde hareket etmelidir, zira, ‘adil dağıtım’ katıksız özgecil algı içerir ve egoizm çerçevesinden tamamen uzaktır.

Egoizm, başkalarını kendisi için kullanmak ister. Kendi iyiliği için çalışmadığı sürece, gerçekte hiçbir adalet yoktur. “Adalet” sözcüğü, diğerinin lehine bir kavram olan, “karşılıklı, adil ilişkiler” anlamına gelir. Başkasının yetkisini kabullendiği ölçüde, mutlaka kendi bencil yetkisini kaybeder.

Öyle görünüyor ki “Adil dağıtım” terimi özgecildir. Gerçeklerden bahsedecek olursak, abartılı özgecilik olmadan, adil dağıtımla toplumda ortaya çıkan çatlağı onarmak imkânsızdır. Bu böyledir, çünkü manevi çalışmanın ödülü fiziksel çalışmanın ödülünden daha büyüktür, hızlı olanın çalışması, yavaş olandan daha ödüllendiricidir ve bekar olan aile sahibi olandan daha azını almalıdır. Ayrıca, çalışma saatleri herkes için eşit olmalıdır ve çalışmanın ürünü herkese eşit olmalıdır. Gerçekten de, bu çatlakları nasıl onarırız?

Bunlar temel çatlaklardır ve Sovyet sahnesinde bizden önce göründüğü gibi sayısız başka çatlaklara ayrılıyorlar. Onları düzeltmenin tek yolu, maneviyat çalışanların, kendi paylarının bir kısmından, fiziksel çalışanlar lehine ve bekârların, evlilerin lehinde vazgeçtiği… ya da Marks’ın kendisinin de “İşin kendisi kazanç aracı değil, zorunlu ihtiyaç olacak,” dediği gibi iyi bir özgecil arzuya tutunmaktır. Bu tam bir özgecil yönden başka bir şey değildir.

Ve amaçlanan rejimin, özgecil doğada olması gerektiğinden, bu amacı hedefleyen yöntemin amaçla aynı yönde yani özgecil yönde olması gerekir.

Ancak,  Marks’ın yönteminde en sınırlı egoist yönü görürüz. Bu hedefin tam tersi olan yöndür: Karşıt sınıfın nefretini beslemek, engelleri yerleştirmek, eski rejimi yıkmak ve işçilere tüm dünyanın onların sırtından geçindiği hissini aşılamak. Tüm bunlar işçiler arasındaki sınırlı egoizmi fazlaca güçlendirir. Doğaları gereği sahip oldukları tüm özgecil gücü kaybederler. Ve eğer taktik, hedefin tersi yönündeyse, insan hedefe nasıl ulaşır?

Bu onun teorisi ile yeni realite arasındaki çelişkiyi ortaya çıkardı:  Marks, burjuva rejiminden sonra ortaya çıkan rejimin işbirliği içindeki işçiler rejimi olacağını düşünüyordu oysa sonunda, demokratik bir burjuva hükümeti yıkılırsa, hemen bir nazi ve faşist rejimin onun yerini alacağının canlı şahidi olduk. Bunun şimdiki gibi bir savaşla olmasına da gerek yok, ne zaman demokratik bir hükümet yıkılırsa, faşist bir rejim mirasa konar.

Hiç şüphe yoktur ki, eğer bu olursa, işçiler binlerce yıl geriye gider. Dünya bugünün demokratik burjuva rejimine dönmeden önce, sebep ve sonuç vasıtasıyla pek çok rejimin ortaya çıkmasını beklemek zorunda kalacaktır. Tüm bunlar işçilerin yönetimi ele alması için ayarlanmış egoist taktiklerden doğar ve hareketi hedefin tam tersi olan bir yöne çeker.

Şunu hesaba katmalıyız ki, adil yönetimin doğal sürecini bozanlar, aslında proletaryadan, işçi sınıfından gelir ve ortalarından çıkar ve mutlaka Sovyetler değil ancak Nazilerin çoğu, faşistlerin çoğu gibi başlangıçta katıksız birer sosyalisttiler. Mussolini’nin kendisi bile, başlangıçta hevesli bir sosyalist liderdi. Bu durum Marksist taktiğin işçileri hedefin tam tersi yönünde nasıl yönlendirdiğini gözler önüne serer.

Aslında bu basit konunun Marksist metodun yaratıcısının gözünden kaçmış olduğunu düşünmek zordur, özellikle de kendisi şöyle öngördüğü halde “İş bölümü ve fiziksel çalışma ile manevi çalışma arasındaki çatışmalar ortadan kalkmadan önce, işbirlikçi toplum için bir çare yoktur”. Şu açıktır ki, toplumu oluşturan bireyler kendi paylarından diğerleri için vazgeçmedikleri sürece işbirlikçi toplumun sürdürülebilir olmadığının o da farkındaydı.

Toplum için zorunlu olan bu özgecil unsuru bildiği hâlde, şunu söyleyebilirim ki taktiğiyle, bize amaca yönelik bir yöntem sunmaya kesinlikle niyet etmemiştir. Daha ziyade amacı bir taraftan var olan hükümetin sonunu yaklaştırmak, diğer taraftan uluslararası proletaryayı organize ederek, onları burjuva rejimi yıkıldıktan sonra kuvvetli ve kararlı bir güç olmaya hazırlamaktı. Bunlar işbirlikçi bir toplum rejimini kolaylaştırma aşamasındaki, iki gerekli temel unsurdur.

Bu bağlamda onun taktiği, tarihte benzeri olmayan eşsiz bir buluştur. Ve mutlu toplum kurmakla ilgili olarak, bunu tamamlamak için tarihin kendisine güveniyordu. Ona göre sıkıntılı zamanlarda burjuva rejimi ölmeye başladığında, işçi organizasyonu karşısında hazırlıksız bir yönetim bulacaktı. Tam bu zamanda işçiler iki seçenekten birini seçmek zorundaydı: 1) Ya kendilerini yok edip gerçek bozguncular naziler ve faşistlerin yönetimi ele geçirmesine izin verecekler ya da 2) kendi elleriyle bir hükümet kurabilmek için onları güçlü kılabilecek iyi bir taktik bulacaklardı.

Zihninde, uluslararası proletaryanın açmaza girdiği aşamaya gelindiğinde, bizi buraya kadar getirmiş olan metot için ona teşekkür edeceğimizden ve hedefe yönelik hareket etmeye devam ederken doğru yolu bulacağımızdan emindi. Doğrusu çalışmasının tamamlanmasını varislerine bırakmayacak bir mucit asla olmamıştır.

Metodunu derinden incelediğimizde görürüz ki, aslında işçilerin niteliklerini tamamlayacak bir taktik icat edememiştir, çünkü bunlar birbiriyle çelişen iki yöntemdir. Gerçekte çabucak bir taktik yaratmak ve sömürücü yönetimi ortadan kaldırmak için sınırlı egoizm yöntemi kullanmak zorundaydı, yani negatif gücü en kısa zamanda eski rejimi yok edecek bir araç hâline getirmek ve işçileri sıkı bağlarla organize etmek için sömürenler sınıfına olan nefreti geliştirmek.

Bu sebeple doğası gereği sömürenlere karşı toleranslı ve anlayışlı olan proletaryadaki özgecil gücü etkisiz hâle getirmek ve yok etmek zorundaydı. Yönetimi fiilen üzerlerine alabilmeleri için işçileri “nesnel sosyalizme” hazırlamak amacıyla yöntemi “örgütsel yöntemle” çelişen özgecil yönde kullanmak zorundaydı. Bu nedenle bilerek bu çalışmayı bize bıraktı.

İşbirlikçi bir hükümetin sadece özgecil temelde uygulanabilir olduğu açık olduğundan, bizim özgecil yönde yeni bir taktiği benimseyeceğimizden ve işçilerin yönetimi nesnel ve sürdürülebilir bir şekilde ele almalarını sağlayacak yeteneğimiz ve bilgimiz olduğundan şüphesi yoktu. Bununla birlikte, bu konuyu yorumlamak için, proletaryanın yönetim biçimini “Toplum kendi sloganını yaratacak, ‘Herkes kendi becerisine göre ve herkes kendi çalışmasına göre’” sözleriyle, tasvir etmenin gerekli olduğunu düşündü. Dolayısıyla gözleri görmeyen biri bile, kelimenin tam anlamıyla özgecil bir toplum söz konusu değilse adil yönetimin tasavvur edilemeyeceğini anlar.

Bu perspektiften baktığımızda, Marksizm başarısız Rusya deneyimi nedeniyle hiçbir meydan okumayla karşı karşıya kalmaz. Eğer Marksizm durdurulmuş olsaydı, bu sadece ilk hareket olan uluslararası proletaryayı tek güç olarak organize etme rolünü tamamlamış olduğu için olacaktı. Şimdi yönetimi Marksizmin ellerine teslim etmek için hareketi güçlendirecek pratik bir yol bulmalıyız.

Yukarıda söylediğimiz gibi şimdiki yöntem önceki taktiğin tam tersi yönünde olmalıdır. İlk etapta beslediğimiz başarıya neden olan aşırı egoizmi, şimdi özgeciliğe doğru geliştirmeliyiz. Bu işbirlikçi bir rejimin sosyal doğası için kesinlikle bir zorunluluktur. Dolayısıyla rejimi nihai ve mutlu bir forma ulaştıracak bu harekete öncülük etmeliyiz.

Biliyorum ki hareketi tamamen tersine çevirmek, bunu duyanların başından aşağı kaynar sular dökülmesine sebep olacağından kolay olmayacak. Yine de resmedildiği kadar kötü değildir. İşçi sınıfının ilgisini “ya sürdür ya da yok et” kavramına dayandırarak hareketi bilinir kılabiliriz, bu ya Marksist hareketi devam ettirmek ya da işçilerin yönetimine 1000 yıl gerileme riski getiren en tehlikeli güçlere, faşistlere ve nazilere yönetimin egemenliğini bırakmaktır.

Kitleler bunu anladığında şu kesindir ki, onları yönetimi fiili olarak üstlenmelerine getirecek olan bu yeni nesnel taktiği benimseyecekler. Tüm dünyanın endişeyle Sovyet rejiminin başarıyla sonuçlanmasını beklediğini kim hatırlamaz? Başarılı olsalardı tüm dünya şüphesiz işbirlikçi yönetimin dizginleri altında olacaktı. Gerçekten de Ruslar başarısız olabilirlerdi, çünkü kitlelerin alışmış olduğu örgütsel yön, ilk etapta gerekli olan egoist yöndür ve doğası gereği işbirlikçi yönetimi yok eden bir güçtür.

Metot kabul edilmeden önce, özellikle deneme zaten çok uzun sürdüğünden, bu yöndeki pratik program hakkında,  ayrıntılı olarak konuşmak için çok erken. Kısacası, bilimsel ve pratik olarak böyle bir dağıtım yapmamız gerektiğini söyleyebiliriz. Öyle ki, özgecilikte üstün olmayan herhangi bir üyenin, toplum nezdinde, kişi kendisini toplumda bir katil ve bir hırsız gibi hissedene dek, insanlar arasında olmaya uygun olmayan bir yırtıcı gibi görünmesini sağlamalıyız.

Bu konuyu doğru araçlar kullanarak sistematik bir şekilde yaparsak uzun bir sürece gerek kalmaz. Hitlerizm kısa bir sürede tüm ülkenin propaganda yoluyla alt-üst olabileceğini ve tuhaf nosyonunun kabul edileceğini kanıtlamıştır.

Artık, tarihi gerçekler, bundan sonra izlenmesi gereken doğru yolu, açıklığa kavuşturduğundan, acilen işçilerin ilgisini çekmemiz gerek. Yukarıda belirtildiği gibi, dünya ulusları, özellikle de küresel bir yükselme söz konusuyken bekleyebilir ama önce Hitler tehlikesinden kurtulmalıyız. Kaybedecek zamanımız yok. Sizden acilen adına “nesnel sosyalizm” dediğim bu yeni yönteme dikkat etmenizi rica ediyorum, çünkü şimdiye kadar bana göre sosyalizmin rolü, yukarıda belirttiğim gibi, sadece “örgütsel sosyalizm” olmuştur.

Eğer metodum kabul edilirse sınıf ve din nefreti yeşerten taktiği değiştirmeliyiz çünkü bu nefret bize yeni bir egoizm nefreti aşılar. Teklif ettiğim taktik her açıdan başarılıdır çünkü bu şekilde sadece karşı sınıf ahlaki ve dini doğmaların kalın perdesi arkasında onların savunuculuğunu yapamayacak, aynı zamanda proletarya arasında güçlü bir şekilde kök salmış faşizm ve nazizmin zehirli otlarını da kökünden sökecektir.

Bu cazip silahın güzelliğini de dikkate almalıyız, özellikle gençlerimizi onun etrafında birleştirerek. Aslında değişim taktikte değil, sonuçtadır. Şimdiye kadar sınıf mücadelesinde gördüğümüz gibi, savaşan kendi sahipliğini korumak için daima sahiplenici-egoist perspektiften bakar. Dolayısıyla savaşı sırasında egoist güç artar ve savaşçıların kendisi de burjuva algısına yakalanır.

Mülk sahiplerinde ise durum tersidir, çünkü mülk sahipleri onları koruyan yasalar, din ve geleneklerle her yönden tam yetkiye sahip olduklarına inanırlar. Ancak, işçiler onların özgecil algının geniş perspektifini kullanmasına karşı savaşırken, onların içindeki özgecilik büyür. Bu nedenle mülk sahiplerinin gücü eksilir ve kendilerini koruyamaz hale gelirler çünkü böyle bir savaş ciddi ölçüde mülk sahiplerinin geleneksel ve dinsel algısına dayalıdır.

Bu nedenle benim metodum bu zamanda çok ihtiyacımız olan ulusal birlik temeline dayanır. Muhtemelen, tarih kendi aramızdaki birçok siyasi bölünmeyi zaten kırmıştır, çünkü artık Siyonist olmayan, manevi Siyonistler, siyasi Siyonistler ve bölgesel olanlar vb. arasında ayrım yapamıyoruz. Artık ülkemiz dışındaki serbest havayı soluma ümitleri parçalandı, dindar olan ama Siyonist olmayanlar bile, zorunluluktan, pratik Siyonistler haline geldiler. Böylece, prensipte aramızdaki çatlakların çoğu düzeldi.

Ancak, halen iki korkunç ayrımla karşı karşıyayız: 1) Sınıf ayrımı; 2) Din ayrımı. Bunları ne hafife almalı ne de onlardan kurtulmayı ummalıyız. Ancak, önerdiğim “nesnel sosyalizm” yeni yöntemim, hareket tarafından kabul görürse, ulusun sırtına yapışmış olan bu sınıf ayırımından ilk ve son kez kurtuluruz.

Yukarıda söylediğim gibi, bu yeni taktik, dinden çok şey alır, günahkârları değil sadece onların günahlarını—içlerindeki aşağılık egoizmi— hedef alır. Gerçekte aynı savaş, sınıf ve din nefretini ortadan kaldıracak olan hareketin içinde de kısmen olacaktır. Bu tehlikeli zaman hepimiz için gerekli olduğundan, birbirimizi anlama becerisi edinecek ve tüm fraksiyonlarıyla ulusun birleşmesini sağlayacağız. Bu tüm cephelerdeki zaferimizin garantisi olacaktır.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,334