e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ulus

İNSAN VE ULUS

İnsan sosyal bir varlıktır. Başkalarının yardımı olmadan temel ihtiyaçlarımızı karşılayamadığımızdan, varlığımızı sürdürebilmek için işbirliği yapmamız gerekir. Bunu anlamak için ulusların evrimini incelemeye gerek yok, realiteyi gördüğümüz şekilde çalışmamız yeterlidir.

Şu kesindir ki ihtiyaçlarımızı kendi başımıza karşılayamayız ve bu nedenle de sosyal bir yaşama ihtiyaç duyarız. Dolayısıyla insanlar “ulus” ya da “devlet” çatısı altında birleşmeye mecburdur. Ortaya çıkarttıkları ürünlerin ticaretini yaparak birbirleriyle ilişki içinde olurlar. Her ulus hem maddi hem kültürel yaşamda kendi benzersiz doğasına sahiptir.

Yaşamı gözlemlediğimizde bir ulusun gelişim sürecinin bireyin gelişim sürecine benzediğini görürüz. Ulusu oluşturan bireylerin işlevi bedendeki organların işleyişi gibidir. Organlar arasında kusursuz bir ahenk olmalıdır—gözler görür, beyin buna düşünme ve muhakeme yoluyla eşlik eder, eller çalışır ya da savaşır, bacaklar yürür. Her bir organ kendi konumunda rolünü icra etmek için hazır bekler. Benzer şekilde ulusun bedenini oluşturan organlar—işverenler, çalışanlar, yöneticiler—aralarında müthiş bir uyumla işlev görmelidir. Bu o ulusun normal yaşamı ve varlığını sürdürebilmesi için gereklidir.

İnsanın doğal yolla ölümü organları arasındaki ahenksizlikten kaynaklandığından, bir ulusun doğal düşüşü de organları arasındaki tıkanıklıktan kaynaklanır, tıpkı atalarımızın “Kudüs o nesildeki büyük nefret nedeniyle yıkıldı,” demeleri gibi. O dönemde tüm ulus yok oldu ve organları her yöne dağıldı.

Dolayısıyla, insanlar arasındaki sevgi ulusun birbirine bağlanmasıyla mümkün olur. Dahası her birey tüm ulusun mutluluğunu kendi mutluluğu gibi hissetmelidir, ulusun çöküşü insanın da çöküşüdür. Kişi gerekli olduğunda her şeyini ulusa vermeye istekli olmalıdır. Diğer türlü ulus varlığını sürdüremez.

Bu demek değildir ki istisnasız her birey böyle yapacak. Bu aralarındaki uyumu, sevgiyi hisseden insanların o ulusu var etmeleri demektir, ulusun mutluluğu ve devamlılığı insanlar arasındaki bağ ile ölçülür. Bir ulusu var eden birey sayısına ulaşıldığında, ulusun bedenine bağlanmamış gevsek parçalar olsa bile, ulusun temeli korunmuş olur. Tarihe baktığımızda aynı babanın soyundan geldikleri için sevgi bağı kurmuş pek çok topluma rastlarız.

Ancak, nesiller geliştikçe toplumların ailevi ya da ırksal bağlar olmadan “devlet” çatısı altında bir araya geldiğini görürüz. Bireyin devletle olan bağı ilkel bir bağla değil, her bireyin kolektife tek beden olacak şekilde bağlanmasını sağlayan ortak gereksinimden doğar. Ve devlet bu bedeni ve her bireyin iyeliğini devlet gücüyle korur.

Aslında nesilleri rastgele bir ulus olmaktan çıkaran şey, ortak gereksinim bağına doğru olan dönüşümleridir. Bildiğimiz gibi sağlıklı bir birey, ceza korkusu olmadan neşeyle itaat edip, sevgiyle hareket eden organları üzerinde tam bir kontrole sahiptir. Aynı şekilde devlet de halkının genel ihtiyaçlarıyla ilgili tam bir kontrol sağlamalıdır.

Ancak zorbalığa ve cezaya dayanan bir yönetim, bireyin toplum ihtiyaçlarını gözetme nosyonuna engel olur. Böyle bir durumda toplum zayıflar ve devlet her bireyin iyeliğini güvence altına almak görevini yerine getiremez.

Bizler ister demokratik, ister zorba ya da işbirlikçi olsun, bir devletin yönetim formuyla ilgili endişelenmiyoruz. Bu yönetim şekilleri sosyal bir birlik oluşturma gücünün özünü kesinlikle değiştiremez. Birlik olma sevgi bağıyla gerçekleşir.

Utanarak kabul etmeliyiz ki bizim sürgün sırasında kaybetmiş olduğumuz en değerli ve en önemli erdemliğimiz ulus olma farkındalığımızı, yani ulusun her bireyini birbirine bağlayan o doğal sevgi hissini kaybetmemizdir. Ulusu birbirine bağlayan sevgi bağı yozlaştı ve kalplerimiz ayrıldı.

En kötüsü geriye kalan o küçük sevgi parçası bile içimizde pozitif olarak kalmadı. Tersine negatif bir unsur oldu, ulus olarak hepimizin ortak ıstırabı budur.

Dışsal unsurlar ulusal farkındalığımıza karıştığında aramızda tuhaf bir sevgi doğdu ve bu düzensizliğe, yapaylığa ve anlaşılmazlığa sebep oldu.

En önemlisi de bu ulus olma amacına hiç uymadı. Bu kendi kendine yeten bir ulus inşa edebilme gücünü yaratmadan yalnızca kısa ömürlü bir heyecan yarattı.

Bu bağlamda, bizi bir arada tutan ve sarmayan bir çuvala konmuş bir ceviz yığını gibiyiz. Bu bir arada olma hâli bizi birlik içindeki bir beden hâline getirmez, çuvala yapılan her hareket karmaşaya sebep olur ve bizi ayırır. Yanlışımız içsel birlik eksikliğidir ve bu acı vericidir.

Aslında ulusalcılığın kıvılcımları içimizde var fakat zayıflamış ve pasifleşmiştir. Ayrıca dışarıdan aldığı etkiyle büyük ölçüde zarara uğramıştır. Ne yazık ki bu etki bizi güçlendirmeye yetmez.

Tek umudumuz içimizdeki sevgiyi, iki bin yıldır durağan gücümüzü tekrardan açığa çıkaracak, canlandıracak yeni bir eğitim sistemi inşa etmektir. Ancak bundan sonra diğer dünya ulusları gibi kendi kendine yeten bir ulus olarak varlığımızı devam ettirme ve yeniden inşa etme gücünü buluruz.

Bu yerine getirdiğimiz çalışmanın ve eylemin ön koşuludur. Başlangıçta temel taşıması gereken yükü taşıyabilecek şekilde hazırlanmalıdır. Sonra binanın inşası başlar. Yeterli temel oluşturmadan bina inşa edenlere ne yazık. Hiçbir şey inşa edemedikleri gibi en küçük harekette yıkılacak ve her yere dağılacak bir bina inşa ederek, kendilerini ve başkalarının hayatını riske atarlar.

Ama yukarıda bahsedilen ulusal eğitim kavramıyla ilgili endişeliyim: İnsanlara mümkün olduğunca büyük bir sevgi gücü ekmeyi amaçlıyor olsam da bunun şovenizm ya da faşizme benzer bir tarafı yoktur. Bu rejimlerden nefret ediyoruz, bu bakımdan vicdanım rahat. Şovenizm aşırı ulusal sevgiden başka bir şey olmadığından, kelime benzerliğine rağmen onlar esasen birbirinden beyaz ve siyah kadar ayrıdır.

Aralarındaki farklılığı algılamak için insanın içindeki egoizm ve özgecilik değerlerini kıyaslamamız gerekir. Yukarıda söylediğimiz gibi bir ulusun gelişim süreci her bir detayda bireyin gelişim sürecine benzer. Bu sağ ve solu bir saç teli kadar bile saptırmadan algılamamız için bir anahtardır.

Açıkça her yaratılanda var olan egoizm ölçüsü varlığın devamlılığı için gerekli bir koşuldur. O olmadan kendi olmaktan ayrılır ve uzaklaşır. Yine de bu insandaki özgecilik ölçüsünü kesinlikle reddetmez. Aralarına kesin sınırlar koymak için gereken şey şudur: Egoizm ölçüsü minimum varlığı sürdürecek kadar tüm gücüyle korunmalıdır. Bu ölçünün fazlalığı kişinin dostunun iyiliğinden vazgeçmesinin garantisidir.

Doğal olarak dostunun iyiliği için çalışan biri istisnai olarak özgecil olarak kabul edilir. Ancak başkaları adına minimum payla yetinmeyen kişi için bu doğal değildir ve sürdürülemez.

Başkalarını düşünmeyen egoist, tüm kötülüğün maddesi olduğundan, bizim gözümüzde nefret uyandırıcıdır. Ulusal egoizm ve özgecilikte de bu böyledir: Ulusal sevgi kişinin bireysel egoist sevgisinden daha az olmayacak şekilde ulusun varlığını sürdürebilmesi için o ulusun her bir bireyine aşılanmalıdır. Ve bu minimal ölçü ırk ya da milliyet gözetmeksizin bütün insanlığın iyiliğine adanmalıdır.

Tersine “şovenizm” denilen kendi hazzı için çalan ve öldüren insanların oluşturduğu başkalarının iyiliğini hiç dikkâte almayan uluslardan ve aşırı ulusal egoizmden kesinlikle nefret ediyoruz. Bu nedenle ulusalcılıktan tamamen ayrılarak, insanlık adına dünya insanı hâline gelmiş olanlar, ulusalcılık ve hümanizm asla birbirine ters düşmediğinden, temel bir hataya düşüyor.

Öyle görünüyor ki, tıpkı egoizmin bireysel varlığın temeli olması gibi ulusal sevgi de her ulusun temelidir. O olmadan dünyada varlığını sürdüremez. Benzer şekilde bir ulusun bireylerinin ulusal sevgisi o ulusun bağımsızlığının temelidir. Bu onun devamlılığının esasıdır.

Bu sevgi bir ulusun canlanmasının ilk koşulu olmalıdır. Bizim bu sevgimiz yok çünkü son iki yüzyıldır diğer uluslararasında bunu kaybettik. Burada sadece aralarında ulusal sevgi bağı olmayan bireyler bir araya geldi. Daha ziyade bazıları ortak bir dil konuşarak, bazıları aynı toprakları paylaşarak, bazıları ise ortak bir din ya da ortak bir geçmişle birbirlerine bağlandı. Burada hepsi geldikleri ülkenin değerlerine göre yaşamak istedi. Onlar gelmeden önce bu toprakları kurmak için gayret eden ve burada yaşayan bir ulusun varlığını dikkâte almadılar. İnsanlar kendi başına bir devlet olarak işleyebilmesi için gerekli yasaların olmadığı İsrail’e geldiğinde güveneceği bir yapının olmadığını gördü. Eğer bir ulus kurma amacıyla aramızda ulusal bağ oluşturamazsak kendi temelimizi inşa etmeyi nasıl başarabiliriz?

Aramızdaki gevşek bağlar – dil, din ve tarih – önemli değerlerdir ve hiç kimse bunların ulusal bağını inkâr etmez. Ancak, bunlar bir ulusun bağımsız varlığını sürdürmesine yardımcı olmaktan uzaktır. Sonunda olan şey, yetmiş ulusun kültürünü yansıtan yabancıların bir araya gelmesidir. Burada bizi tek bir ulus olarak birleştirecek temel yoktur.

Hepimiz için ortak bir şey olduğunu biliyorum: Sürgünden kaçmak. Ancak, bu yapay bir birliktir, tıpkı cevizleri bir arada tutan çuval gibi. Bu nedenle kendimiz için bir eğitim sistemi oluşturup, bir zamanlar sahip olduğumuz ulusal sevgiyi tekrar keşfetmek için her birimize ulusal sevgiyi aşılamalıyız.

Bu çalışma her şeyden önce gelir çünkü temel olmasının yanı sıra bu alanda yapmayı arzuladığımız diğer eylemlere de bir yön verir.

ULUS, DİL VE TOPRAK

Bu bölüme öncelikle ulusumuzun adını inceleyerek başlayalım. Alışılagelen “İsrail” ya da “Yahudi” adı yerine kendimize “İbraniler” diyerek büyüdük. Hatta bu sebeple ulusun diline “İbranice” dedik.

Kutsal kitapta İbrani kelimesinin yalnızca dünya ulusları, özellikle de Mısırlılar tarafından telaffuz edildiğini görürüz, örneğin “Bakın, bizimle alay eden bir İbrani,” ya da “Bizimle orada beraber olan genç bir adam, bir İbrani vardı,” ya da “Bu İbrani çocuklardan biri,” gibi. Filistinliler de bu adı kullanmışlardır: “İbraniler bir kılıç yapacak korkusuyla.” Ayrıca uluslarla olan ilişkilerimizde de bu isme rastlarız, örneğin Filistinlilerle olan savaşta “Bırakın İbraniler bilsin” ve “İbraniler Ürdün’ü geçti,” gibi.

Bunun yanı sıra “İbrani” adını kölelikle ilgili konularda buluruz, örneğin bir İbrani köle ya da İbrani bir hizmetkâr gibi. Oysa kutsal kitapta “İbrani” adına değil, “İsrail” ya da “Yahudi” adına rastlarız.

İbrani” kelimesinin aslı büyük olasılıkla bu adla anılan kadim bir ulusa dayanır çünkü Tekvin’de Nuh’un oğlunun adı o ulusun babası olarak geçer. İbrahim peygamber de o ulustan olduğu için ona “İbrani İbrahim” denirdi.

Bu nedenle İsrail bir ulus olmadan önce Mısır’dan ayrı bir ulus olarak ayrılmış ve “İsrail oğulları bizim için çok fazla ve çok güçlü; çoğalmasınlar diye onlarla ilgilenelim,” denmesine rağmen, onlara İbrahim peygamberin ulusu “İbraniler” dendi. Ancak, bu isim bir ulusun değil bir kavmin adıdır çünkü onlar İsrail topraklarına geldikten sonra ancak bir ulus hâline geldiler. Kabul etmemiz gerekir ki, dünya ulusları topraklarımıza yerleştikten sonra bile bir ulus olarak varlığımızı kabul etmemek için bize “İsrail ulusu” yerine “İbraniler” diyor.

İbrani” isminin “İbrani köle,” “İbrani hizmetkâr” olarak kullanılmasının haricinde kutsal kitabın başka bir yerinde geçmemesi tesadüf değildir çünkü asla “İsrailli köle” ya da “Yahudi köle” sözüne rastlamayız. Bu benzetme muhtemelen hatırlamamız gereken “Mısır topraklarında bir köle olduğunu hatırlayacaksın,” sözünün, Mısır’daki köleliğin, bir uzantısıdır.

Bugün çoğu ulus bizi “Yahudiler” ya da İsrailliler” olarak adlandırırken, sadece Ruslar “İbraniler” olarak tanımlamaya devam eder. Tahminen aralarındaki İsrail karşıtları bu etiketi bize yapıştırmıştır. Öyle görünüyor ki, bu ismin anlamıyla Rus dilinde kullanılmasına bağlı olarak kayıtsızca kullanmış olan bizlerden daha çok ilgilenmişlerdir. Bundan şu çıkar ki, kendimize saygı gösterip “İbrani” ismini kullanmayı özgür insanlarımız adına bırakmalıyız.

Aslında kadim İbrani ulusunun konuştuğu dili tarihi bir kaynak olarak ele alırsak muhtemelen bu dile “İbranice” diyebiliriz. Ama yine de kadim ulusun bu dili konuştuğuyla ilgili tek bir delil yoktur.

Bu nedenle kaynağa en yakın Talmut literatürünü kabul etmeliyiz. Buna göre kadim İbranilerin bu dili tartışmasız asla kullanmamış olduğu ortadadır. Şöyle yazar, “Başlangıçta Tora İsrail’e İbrani harfleriyle ve kutsal dilde verildi. Bu dil onlara Asur harfleri ve Aramik dili kullanılan Ezra zamanında bir kez daha verildi. İsrail, Asur harflerini ve kutsal dili ayırdı ve geriye İbrani harflerini ve Aramik dilini bıraktı.” Bu sözlerden anlıyoruz ki, İbranilerden bize dil değil sadece harfler gelmiştir çünkü “İbrani harfleri ve dili” değil, “Asur harfleri ve kutsal dil,” yazar.

Ayrıca, şuna da rastlarız, “Tam tersine, çeviri yapılmış kutsal kitap ve kutsal kitap olarak yazılmış bir çeviri.” Bu nedenle “kutsal kitap olarak yazılmış çeviri ve İbrani harfler” diyerek bunu vurgulamışlardır. Şöyle demezler, “İbrani dilinde yazılmış bir çeviri ve İbrani harfleri” (Mişnah). “Tam tersine” sözü bize İbranilere atfedilenin dil değil, sadece harfler olduğunu gösterir.

Tanaim’de bu dilin “kutsal dil” olarak kabul edildiğini birkaç yerde görürüz. Bir tanesi şudur, “İsrail topraklarındaki herkes Şema okumasını sabah ve akşam yerine getirir ve ahireti düşünerek kutsal dili konuşur.” Ayrıca, “Rabbi Meir’den öğrendiğimize göre kim İsrail topraklarında kalıcı ve kutsal dili konuşuyorsa…”

Kadim İbranilerin bu dili konuştuğuna dair tarihi bulgular elde ettiğimizi düşünsek bile, bu ulustan geriye hiçbir iz kalmadığından, bu dili onlardan sonra kullanma zorunluluğumuz yoktu. Söylediğimiz gibi, bu ismin bizim ulusal itibarımıza bir katkısı yoktur, tersine ulusun değerini yok etmek için düşmanlarımız bilerek bunu bize yapıştırmışlardır. Bu nedenle ulusu “Yahudiler” ve dili “İbrani” olarak adlandıran İngiliz dilini kullanmaktan kaçınmalıyız.

Bizim için hangi ismin daha uygun olacağına karar vermeliyiz: “Yahudiler” ya da “İsrailliler.” “İsrail” ismi, hakkında “Bundan sonra ismin Yakup değil, İsrail olacak; çünkü sen Tanrı ile ve insanla meşgulsün ve bunu başardın,” denilerek, güç ve şerefle anılan atamız Yakup’tan gelir. Ondan sonra bize “İsrail” denmiştir.

Ancak, Kral Süleyman’dan sonra ulus ikiye bölündü: Nebat’ın oğlu Jeroboam’ın emrindeki on kavim ve Süleyman’ın oğlu Rehoboam’ın krallığı altında kalan iki kavim, Judah ve Benjamin. “İsrail” adı on kavimle beraber kaldı diğer iki kavim Judah ve Benjamin Ester’in hikâyesinde gördüğümüz gibi “Yahudi” ismini aldı: “Şuşan’daki kalede Benjamite’lerden Jair’in oğlu Mordehay, bir Yahudi vardı.” Bu nedenle Benjamin kavmi kendilerine “Yahudiler” dedi.

On kavim Judah’ın sürgününden çok önce sürgün edilmişti ve o zamandan beri onlardan hiçbir iz yoktur. Babil’den sürgün edilen Judah’ın kavmi yetmiş yıllık sürgününden sonra topraklara geri dönüp, orayı yeniden inşa etti. Bu sebeple ikinci tapınak zamanı boyunca “Yahudi” ismi sıklıkla kullanılırken, “İsrail” ismi olağanüstü koşullar altında nadiren kullanılmıştır.

Bizler ikinci tapınağın sürgününün, kendilerine “Yahudi” adını veren iki kavmin, Judah ve Benjamin’in çocukları olarak “Yahudiler” olarak adlandırılırız. Buna göre ulusumuzun adını “İsrail ulusu” ya da on kavmin adı olan “İsrail” değil, “Yahudiler” olarak tanımlamalıyız.

Dille ilgili olarak da “İsrail dilini” değil, kesinlikle “Yahudi dilini” seçmeliyiz çünkü kutsal kitapta “Yahudiler” imâ edilirken, “İsrail dili” tanımını bulamayız: “Onlar Yahudi dilini bilmiyorlardı,” ayrıca, “Tanrı dedi ki, ‘anlamamız için hizmetkârınla Aramik dilinde konuş ve bizimle Yahudi dilinde konuşma.”

Daha ziyade Kral Hezekiah’ın halkına Babil’deki sürgünden gelenlerle beraber “Yahudi” dendiğinden, dillerine “Yahudice” dediler. “İsrailliler” denilen on kavim de dillerine “İsrailce” dedi. Bu nedenle Judah ve Benjamin’in çocukları olarak dilimize “İsrailce” dememiz için hiçbir sebep yok.

Söylediklerimizi özetleyecek olursak, bize hem ulus hem de dil adı sadece Judah’ın adı nedeniyle verilmiş olmalı. Ulus “Yahudi” dil “Yahudice”dir. Bu dilin jargonu “Yidiş”tir. Sadece topraklarımız tüm kavimlerin mirası olduğundan “İsrail toprakları” olmalıdır.

YENİ REALİTENİN IŞIĞINDA MARKSİZM ELEŞTİRİSİ VE ULUSUN TÜM FRAKSİYONLARININ BİRLİĞİ İLE İLGİLİ SORUNUN ÇÖZÜMÜ

Tüm partilerin ve grupların birleşmesi sorunuyla ilgili benden bir çözüm önermem istendi. Kabul etmeliyim ki, sunulduğu şekliyle bu soruya bir çözümüm yok. Tüm ulusların en akıllıları bile asla bir çözüm bulamayacak. Pek çokları ıstırap çekti, altın yolu bulmadan önce çekmeye de devam edecek.

Meselenin zorluğu şu ki, insan maddesel yaşamı söz konusu olduğunda fiziksel varlığı için gerekli olanın dışında taviz verebilirken, ideallerinden asla vazgeçmiyor. Doğa gereği idealistler ideallerinin zaferi uğruna her şeylerini verebilirler. Çok küçük de olsa ideallerinden vazgeçmek zorunda kalsalar bile, bu dürüst bir taviz sayılmaz. Daha ziyade kendilerinin olanı tekrar kazanmak için tetikte beklerler.

Binlerce yıllık medeniyetlerde, kadim uluslarda bile bu böyledir. İdealleri şimdinin gelişmiş uluslarından daha fazla gelişmiştir, bu nedenle biraz da olsa bu konudan taviz vermeleri umudu yoktur. Atalarımızın “Her şeyin bir yeri ve zamanı vardır,” dediği gibi, zamanla haklı çıkacaklarından, sonunda en doğru idealin kazanacağını düşünmek akıllıca olmaz.

Bu sebeple idealler tekrarlamaya devam eder. Kadim zamanlara hükmeden idealler, Orta Çağ’da yeniden ortaya çıkar ve tekrar bizim neslimizde canlanır. Bu gösterir ki hepsi doğru ve hiçbiri ebedi değildir.

Dünya ulusları bu cümbüşten fazlasıyla acı çeker, taşıdıkları yükü taşıyabilmelerine izin veren güçlü bir sırta sahip olduklarından, bu yük varlıklarını tehdit etmez. Fakat kendi yaşamsal varlıklarını, doyduktan sonra merhamet edip artıklarını ve kırıntılarını onlara atan uluslara dayandıran yoksul ulusların sırtı bu yükü taşımaktan güçsüzleştiğinde ne olacak?

Tüm bunların ışığında, tüm fraksiyonları tek birlik olarak birleştirmeyi amaçlayan benzersiz bir çözümüm var. Ancak, önerimi sunmadan önce politik görüşlerimle ilgili okuyucularımı biraz bilgilendirmek isterim.

Kabul etmeliyim ki, eşitliğe ve adil dağılımına dayanan sosyalist ideali en doğru ideal olarak görüyorum. Gezegenimiz hepimize yetecek kadar bereketli, öyleyse neden nesillerdir yaşamlarımızı tehdit eden trajik savaşlar yapmak zorundayız? Haydi, yapılması gereken işi ve onun getirisini aramızda eşit paylaşalım ve tüm bu sıkıntılara bir son verelim! Zenginler bile sahip olduklarını korumayı ve gelecek nesillere bırakmayı başaramadıklarında zenginlikleri ne işe yarayacak? Oysa adil dağılımında zenginliklerini koruyacaklarından emin olacaklardır. Aksine mülk sahibi olarak saygı görenler, rekabetin kapıları asla kapanmayacağından, kesinlikle başka bir alanda aynı saygıyı göreceklerdir.

Bu idealin doğruluğuna inansam da taraftarlarına en küçük cennet parçasını bile vaat etmiyorum. Tersine canlı kanıt Rusya’nın bize öğrettiği gibi, cehennem ıstırabı çekecekleri garantisini veririm. Ancak bu ıstırap idealin doğruluğunu yadsımaz.

Bana göre bu rejimin tek hatası olgunlaşmamış olmasıdır. Diğer bir deyişle neslimiz bu adil ve eşit dağılım rejimini kabul etmeye hazır değildir. Bu böyledir çünkü “herkesin becerisine ve ihtiyaçlarına göre” mottosunu kabullenmek için yeterli vaktimiz yok.

Bu tıpkı Adam HaRishon’un (İlk insan) günahı gibi. Atalarımız günahın Âdem’in olgunlaşmadan önce “ham meyveyi yemesi” nedeniyle olduğunu söyler. Bu küçücük kabahat yüzünden tüm dünya ölüme mahkûm olmuştur. Bu günah dünyadaki her kötülüğün atasıdır.

İnsanlar bir şeyin uygun şekilde olgunlaşıp olgunlaşmadığını nasıl göreceğini bilemez. Meselenin bütünü maceracı olsa da olgun olup olmadığını ve yiyenlerin bunu hazmedip edemeyeceğini görmek için konuya daha derinden bakmamız gerekir. Olgunlaşmaya devam ederken, vermeleri gereken yarar midelerinde zarara dönüşebilir. Dolayısıyla ham meyveyi yiyenler günahları nedeniyle mahvolmaya mahkûmdur.

Gerçeği kabul etmek ve adil olmak için Rusya’nın zamana ihtiyacı var, yaşanan karışıklık sosyalist idealin aslında adil olmadığını ispatlamıştır. Uygun hareket etmek için yeterli değiller; kendi yetersizlikleri ve beceri noksanlığı nedeniyle zarar görmekteler.

M.Botkkovsky’ın sözlerine kulak vermemiz gerek. Şöyle der, “Neden bir politikacı, sosyalist hareketin bir üyesi, sarsılmaz teorisinin noksanlıklarıyla yüz yüze kaldığında önce onu düzeltmeye çalışıp sonra realiteyle daha fazla yüzleşemeyince terk etmeye hazırlanan bir fizikçi gibi teorisini terk etmez?”

Buna şöyle bir açıklama getirir: “Uluslararası İşçi Hareketinin yıkımı sırasında kibiri bir kenara bırakmalıyız. Yenilmişlik dili konuşmaktansa bir kez daha masaya oturmalı, yolu ve prensipleri tekrar gözden geçirmeliyiz. Bunu taşıyanların omuzundaki yükün sorumluluğunu üzerimize almalıyız.”

Eski realite ve yeni realite arasındaki çelişkilerle köşeye sıkışan bilimsel düşüncenin yolu budur. Yalnızca ideolojik bir ilerleme, yeni bir bilime ve yeni bir yaşama olanak sağlar.”

Şu sonuca varır: “Eğer bilinçsizce davranmazsak, esaslı bir müzakere yapmanın zamanının geldiğini söyleyebiliriz. Şimdi hareketin liderlerinin kalkıp şu soruya cevap verme zamanı gelmiştir: ‘Bugün sosyalizm ne demektir? Teşkilatların izlemesi gereken yol nedir?’”

Hareketin içindeki birinin Botkovsky’ın sözlerine cevap vereceğinden ya da sözlerini doğru şekilde anlayabileceğinden şüpheliyim. Onun sosyalist hareketin liderlerinden istediği şey, bugüne kadar çalışmalarında son derece başarılı olmuş yüz yaşındaki bir adamın kalkıp bir seferde geçmiş teorisine çizgi çekip, çalışmalarını yeniden başlatması gibi kolay olmayacaktır.

Yine de, sözlerini nasıl görmezden geliriz? Ani bir yıkımla yüz yüze olmadıkları için tembel tembel oturup, uysal köleler ve hizmetkârlarla kendilerini koruyorlar; İbrani İşçi Hareketinin yüz yüze kaldığı tehlikeyle ilgilenmiyorlar. Onlar gerçek anlamda düşman sloganıyla karşı karşıyalar, tıpkı Kraliçe Ester zamanında “yıkmak, köleleştirmek ve yok etmek… küçük çocukları ve kadınları,” denmesi gibi.

Devletimizin yıkımını dünya ulusları arasındaki hareketin yıkımıyla kıyaslamamalıyız. Eğer biz köle olarak kalmış olsaydık, onlar gibi olurduk. Oysa biz köle yaşamının güvenliğini bile inkâr ettik.

Bu nedenle bu anın geçmesine izin vermemeliyiz. Bir kez daha okula katılmalı, bugün yüzeye çıkan olguların ışığında sosyalist ideali yeniden çalışmalı ve ideolojik sınırları kırmaktan korkmamalıyız çünkü hiçbir şey yaşam hakkının önünde değildir.

Bu amaçla net bir şekilde erken dönemlerden bu yana sosyalizmin evrimini incelemeliyiz. Genel olarak üç dönem vardır: İlki ahlak değerlerinin gelişimine dayanan hümanist sosyalizm. Bu yalnızca sömürenleri hedef alır.

İkincisi iyilik ve kötülüğün ayrılmasına dayanır. Sömürenleri hedef alır ve onların işin gerçek sahibinin ve üreticilerinin işçiler olduğunu anlamalarını sağlar. İşçiler doğru ve iyi olanın onlar olduğunu anladıklarında, toplumda çoğunluğu oluşturduklarından ayağa kalkıp onların olanı geri alıp, eşit ve adil bölünmeyi destekleyen bir yönetim kurarlar.

Üçüncüsü hepsinden daha başarılı, materyalizme dayalı Marksizm’dir. Yaratıcı güç işçilerle, onları ezmeye çalışan işverenler arasındaki çatışma toplumu kesinlikle yıkıma getirir. Sonra devrim üretimi ve adil paylaşımı sağlar. Kapitalist hükümet işçi sınıfı hükümeti lehine yıkıma zorlanır. Marks’ın görüşüne göre yeni sosyalist hükümet kendiliğinden, sebep ve sonuç ilişkisiyle kurulmalıdır. Sonu yakınlaştırmak için tavsiye aranmalı ve devrimi çabuklaştırmak için burjuva hükümetinin önüne engeller konulmalıdır.

Onun metodunu eleştirmeden önce, metodunun ondan öncekilerden çok daha adil olduğunu kabul ettiğimi söylemeliyim. Her şeyden önce bu ideoloji Rusya’da milyonların deneyimine sunulmadan önce dünya çapında nitelik ve nicelik yönünden büyük bir başarı elde etmiştir. Tüm dünya liderlerin ilgisini çekmiştir ve bu onun metodunun adil olmasının en gerçek delilidir.

Ayrıca teorik olarak da sözleri doğruydu ve hiç kimse onun insanlığın bir merdivendeymişçesine yavaşça ve aşama aşama yukarıya yükseleceği varsayımına ters düşmedi. Her basamak bir öncekini hükümsüz kılar, dolayısıyla insanlığın politik arenada attığı her adım ve geçirdiği her aşama bir önceki aşamanın inkârından başka bir şey değildir.

Her politik aşamanın süresi kusurlarının ve eksikliğinin açığa çıkma süresi kadardır. Hatalar keşfedildiğinde bu yeni bir aşamaya yol verir. Bu nedenle, insanlığı daha ıslah olmuş bir aşamaya yükselttiği için yolda ortaya çıkan ve onu yıkan her noksanlık insan evriminin en önemli gücüdür.

Sonraki aşamadaki hatalar insanlığı üçüncü ve daha iyi bir aşamaya getirir. Negatif güçler insanlığın gelişim nedeni hâline gelir. Onlar vasıtasıyla merdivenin basamakları çıkılır. Tüm bu eksiklikler insanlığı kötülük ve kusurdan arınmış evrimin en arzulanan aşaması son dereceye getirme görevlerini yerine getirirler.

Bu tarihi süreçte, Karl Marks bize feodal bir hükümetin burjuva hükümetine yol açan noksanlığını gösterir. Şimdi burjuva hükümetinin hatalarını ve yıkımlarını daha iyi bir hükümet modeliyle ki ona göre bu proletarya hükümetidir, gösterme zamanı gelmiştir.

Ancak burjuva hükümetinin yıkımından hemen sonra bir proletarya hükümetinin kurulacağını vaat ettiği bu noktada metodunda bir eksiklik görürüz: Önümüzdeki yeni realite bunun böyle olmadığını ispatlar. Marks proletarya hükümetinin burjuva hükümetinin bir sonraki basamağı olacağını düşündü ve burjuva hükümeti hükümsüz kılındığında bir işçi hükümetinin hemen kurulacağını öne sürdü. Oysa realite ispatlar ki var olan hükümetin yıkımını izleyen basamak Naziler ya da Faşistler olacak.

Bizler hâlen daha insan gelişiminin orta safhasındayız. İnsanlık evrim merdiveninin en son basamağına henüz ulaşmadı. İnsanlığın arzulanan bu seviyeye ulaşmasından önce kaç nehir kanla akacak kim bilebilir?

Bu zorluğun üstesinden gelebilmek için Marks’ın tüm metodunu ona dayandırdığı aşamalı evrim yasasını derinden incelemeliyiz. Bilmeliyiz ki, bu yasa tüm yaratılışı kapsar; tüm doğa sistemleri ona dayanır, canlı cansız her şey ve idealist özellikleriyle insan türü.

İki gücün birbiriyle çatışmasından – 1) pozitif güç, yapıcı 2) negatif güç, yıkıcı – kaynaklanan bu aşamalı evrim yasasının dışında kalan yoktur.

Bu iki güç tüm realiteyi aralarındaki sert ve daimi savaşla bir arada tutar. Yukarıda söylediğimiz gibi, negatif güç her politik aşamanın sonunda ortaya çıkar ve onu daha iyi bir aşamaya yükseltir. Bu şekilde aşamalar mutlak mükemmelliğe ulaşana kadar birbirini izler.

Örnek olarak gezegenimizi ele alalım: Önce gaz bulutundan başka bir şey değildi. İçindeki yerçekimi vasıtasıyla zamanla atomlar daire biçiminde yoğunlaştı. Sonuç olarak gaz topu ateşten bir topa dönüştü.

Yeryüzündeki bu iki güç arasında savaş çağlar boyunca sürdü, dondurucu güç sonunda ateş gücünü yendi. Gezegenimiz soğuyarak üzerinde bir tabaka oluşturdu ve bu tabaka sertleşti.

Ancak, bu iki güç arasındaki savaş devam etti, bir zaman sonra ateş gücü güçlenerek soğuk, sert kabuğu parçalara ayırdı ve onu sıvı bir ateş topuna dönüştürdü. Sonra yeni savaşlar çağı başladı, ta ki soğuk güç galip gelip, daha sert, daha kalın ikinci bir kabuk oluşturana kadar.

Bu uzun sürdü ama sonunda sıvı güçler bir kez daha galip gelerek yeryüzü kabuğunu parçalara ayırdı. Bir kez daha her şey bozuldu ve yeryüzü sıvı bir topa döndü.

Zaman geçtikçe soğuk güç gâlip geldi ve kabuk daha da kalınlaştı. Sonunda pozitif güçler negatif güçlere galip gelerek tam bir ahenge ulaştı: Sıvılar yerini aldı ve soğuk kabuk yeteri kadar kalınlaşarak üzerinde canlı yaşamın başlamasını olanaklı kıldı.

Tüm canlı organizma aynı düzende gelişti. Bitkiler ekildikleri andan, olgunlaşmalarının sonuna kadar bu iki gücün birbiriyle savaşına bağlı olarak pek çok koşuldan geçer. Bu savaşlar meyvenin olgunlaşmasına yol açar.

Her yaşayan şey küçük bir sıvıyla başlar. Yukarıda bahsettiğimiz güçler arasındaki mücadele vasıtasıyla yüzlerce aşamadan geçerek aşamalı gelişim ile sonunda “Her işe uygun büyük bir öküz,” haline ya da “Tüm rollere uygun büyük bir adam,” hâline gelir.

Ancak, öküz ve insan arasında bir ayırım vardır: Bugün öküz gelişiminin son aşamasına ulaşmıştır. Bizim içinse maddesel güç bizi içimizdeki maddesel güçten binlerce defa daha değerli olan düşünce gücüne tam olarak getirmeye henüz uygun değildir. Bu nedenle hayvanlardan farklı olarak insanlık için yeni bir gelişim aşaması daha vardır: İnsan düşüncesinin aşamalı gelişimi.

Ayrıca sosyal bir varlık olan insan bireysel olarak henüz tam gelişmemiştir. Daha ziyade kişinin nihai mükemmelliği toplumun tüm üyelerinin de gelişimine bağlıdır. İnsanın akılsal becerisinin yani neyin iyi, neyin kötü olduğunu ayırt etme becerisi ile ilgili olarak şu açıktır ki mükemmelliğe henüz ulaşamadık. Tersine gelişimimizin tam ortasında hâlâ daha pozitif ve negatif güç savaşı veriyoruz.

Söylediğim gibi sosyalist ideal tüm metotların en adili olduğundan, onu işleyecek ve ona göre davranacak oldukça gelişmiş bir nesli gerektirir. Bugün insanlık gelişim merdiveninin ortasında olduğundan hâlen daha pozitif ve negatif güçler arasındaki çekişmenin ortasındadır ve bu nedenle bu yüce ideale uygun değildir. Daha ziyade olgunlaşmamış bir meyve gibi hamdır. Bu nedenle sadece acı değil aynı zamanda içindeki negatif güç nedeniyle zararlı, hatta zehirlidir. Uluslar olgunlaşmamış ve adil bir yönetim hükmü altında olmadıkları için ıstırap içindedir.

Okuyucunun hiç şüphesi olmasın ki bu konuya manevi bir yaklaşımım yok çünkü Marks da aynı şeyi söyler: “Toplumun ilk seviyesinde eksiklikler kaçınılmazdır,” der. Ancak şunu öngörür: “İşbirlikçi bir toplumun en üst seviyesinde, iş dağılımındaki gereksiz hiyerarşi kaybolup, kişiliğin çokyüzlü gelişimi ve fiziksel çalışma ile manevi çalışma arasındaki karşıtlıkla beraber işin kendisi bir kazanç aracı değil bir gereklilik olduğunda, üretim güçleri büyür ve toplumun tüm çeşmeleri bereketle akar ve sonra dar burjuva algısı kaybolur ve toplum büyük harflerle afişine şunu yazar: ‘Herkes becerisine ve ihtiyacına göre.’”

Böylece Marks da insanlık en yüksek seviyeye ulaşmadan, işin kendisi yaşamsal bir gereklilik yani bir yaşam prensibi hâline gelmeden, adil dağılımı umut etmenin mümkün olmadığını kabul eder. Ancak toplumun en alt seviyedeyken işbirlikçi bir hükümetle yönetilmesi gerektiğini söyler.

Yukarıda söylediğimiz gibi, bu onun metodunun sakıncasıdır. Sovyet Rusya, doğru gelişmeyen bir toplumun, işbirlikçi bir hükümeti dünyanın en kötü yönetimi haline getirdiğini ispatlamıştır. Dahası bugünkü yönetimin sonraki aşamasının proletarya hükümeti olacağını öngörmüş olmasına rağmen, realite göstermiştir ki bir sonraki aşama faşist bir yönetimdir. Bu ölümcül bir hatadır. Hepsinden en kötüsü bu aşamanın sınıf ayırımı yapmadan herkesi özellikle de Yahudi ulusunu tehdit etmesidir.

Tarihten ders almalıyız. Şu soru akla gelir: Metoduyla dünyayı yerinden oynatan böyle bir insan bu hatayı nasıl yaptı? Hata yapmasına sebep olan neydi? Onun sözleri dikkâtli ve ciddi bir şekilde değerlendirilmelidir.

Yukarıda söylediğimiz gibi, metodunu tarihi materyalizme—toplumun aşamadan aşamaya sebep-sonuç ilişkisiyle, birbirine zıt güçler vasıtasıyla geliştiğini—dayandırdı. Negatif güç üstün geldiğinde hâli hazırdaki aşamayı bozar ve daha iyi aşama, pozitif güç onun yerine gelişir. Mücadeleye pozitif güç tamamen kazanana kadar devam ederler.

Ancak bu demektir ki, negatif güç kendini tamamlamadan önce ayrılmayacağından, toplumun iyiliği negatif güce bırakılmıştır. Öyle görünüyor ki tembel tembel oturup öngörülen gelişimimizi bekleyeceğiz. Öyleyse neden Marks önümüze bu zorlu metodu getirdi?

Bu aptalca bir soru çünkü bu insan ve hayvan arasındaki farktır: Hayvanlar tamamen doğaya dayalıdır. Kesinlikle bunun dışına çıkmaya ve o olmadan yaşamaya muktedir değillerdir. Oysa insanla ilgili böyle değildir. İnsan entelektüel güçler vasıtasıyla doğanın prangalarından kurtulmaya ve onu düzenlemeye muktedirdir. Onun yolu doğanın işini benzer şekilde yapmaktır. İnsan yavru civcivin kabuğundan doğal şekilde çıkıp, tavuğun onu ısıtmasını beklemez, onun yerine yumurtaları ısıtacak ve tavuk yerine geçecek bir kuluçka makinası inşa eder.

Birbiriyle çelişen güçlere güvenmez. Her şeye rağmen ilerler ve bu gelişimde doğanın işini yapar. Az zaman ve az ıstırapla onu mutlu sona getirecek en iyi ve en doğru taktiği geliştirir.

Marks’ın yapmak istediği de buydu: Sınıf karmaşası ve kapitalist rejimi çürütecek engeller yaratmak. Onun yöntemi toplumun sırtındaki yükü ve acıyı hafifletecekti. Bu teori işçileri kendi özneleri olmaları için cesaretlendirecek ve proletaryanın mutlu olmasına yol açacak olan çağdışı rejimin sonunu hızlandıracaktı. Tek kelimeyle bu yöntem arzuladıkları gibi bir gelişim sağlayarak, hedefi özneye dönüştürecekti.

Özet: Yöntem, doğal makinaya benzer şekilde insan gelişimi için yaratılmış bir çeşit yapay makinadır. Bu yöntemin faydası zaman kazandırmak ve ıstırabı azaltmaktır.

Şimdi onun metodunu eleştirebiliriz. Şu açıktır ki, doğanın işini yapacak bir makina yapmak istediğimizde öncelikle doğanın mekanizmasını yakından incelemeliyiz. Öncelikle doğal olana benzer bir makina inşa etmeliyiz.

Örneğin, yumurtaları ısıtacak ve onları çatlatarak tavuğun yerini alacak bir makina yapmak istersek, doğanın güçlerini ve gelişim yollarını iyi anlamak zorundayız. Böylece ona benzer bir makina yapabiliriz.

Bu bizim durumumuza benzer. Doğal insan gelişiminin yerini alacak bir makina yapmak istediğimizde, önce doğada işleyen iki gücü—negatif ve pozitif—incelemek zorundayız. Bu güçler doğanın gelişim yolunu yerine getiren makinadır. Biz de onun gibi işleyen bir yöntem geliştirebiliriz. Açıkça doğal makinanın mekanizmasını yanlış anlarsak, yaptığımız her şey boşa gider çünkü buradaki fikir yaratılışın doğal yolunu taklit etmek ve onun yerine yapay olanı yerleştirmektir.

Konuyu hataya izin vermeyecek terimlerle açıklamak için insan gelişiminde işleyen iki gücü—pozitif ve negatif—iki adla tanımlamalıyız: “Egoizm” ve “Özgecilik.”

Onlarla ilgili genel anlamda kullandığımız ahlâki terimlere başvurmuyorum. Daha ziyade onlara sadece maddesel açıdan yani insanın kendini onlardan özgürleştiremediği, bedene kök salmış olmaları noktasından bakıyorum. Bu durumda insandaki bu aktif güçlerin varlığıyla ilgili olarak şunları söyleyebiliriz: 1) Egoist güç insanda dışarıdan çekilip, bedende bir araya gelen sentripetal ışınları (merkeze doğru dairesel şekilde hareket eden güç) benzer şekilde hareket eder. 2) Özgecil güç ise bedenden dışarıya doğru akan santrifüj ışınları (dairesel şekilde dışa doğru hareket eden güç) gibi hareket eder.

Bu güçler realitenin her bölümünde ve insanda kendi özüne göre mevcuttur. Onlar tüm eylemlerimizin anahtar unsuru ve bireysel varlığımıza hizmet eden güçlerdir. Egoizm dışsal realitedeki her şeyi kendine fayda sağlayacak şekilde bedenin merkezine çekmektir. İnsana hizmet eden bu güç olmasaydı varoluş söz konusu olmazdı. Buna “egoizm” denir.

Onun tersine kendinin dışındakilerin faydasına doğru akan bir güç daha vardır. Bu güç başkaları için çalışır ve ona “özgecilik” denir.

Bu nedenle insan gelişiminde birbiriyle mücadele eden bu iki gücü adlandırdım. Bundan sonra pozitif güce “özgecil güç” negatif güce “egoist güç” diyeceğim.

Egoizm” deyimiyle gerçek egoizmden değil, “sınırlı egoizmden” bahsediyorum. Bu demektir ki gerçek egoizm kişinin kendi yararına çalışması ve varlığının bireysel gücü olan kendini-sevmesinden başka bir şey değildir. Bu bağlamda özgecil güce hizmet etmese de ona karşıt değildir.

Ancak, öyle ya da böyle kişinin varoluşunu kolaylaştırmak için nefrete ve başkalarını sömürmeye dayalı olduğundan, onu bu şekilde kullanmak egoizmin doğasındandır. Bu soyut bir nefret değildir daha ziyade kendi faydası için dostunu suiistimâl etme, çalma, öldürme ve aldatma gibi derecelere göre gittikçe büyüyen bir güçtür. Buna “sınırlı egoizm” denir ve bu bağlamda başkalarını sevmeye tamamen zıttır. Toplumu mahveden negatif bir güçtür.

Onun tersi ise özgecil güçtür. İnsanın bir başkası için yaptığı şey özgecil güç vasıtasıyla gerçekleştiğinden, bu güç toplumun yapıcı gücüdür. Özgecil güç derecelerle yükselir: 1) Bu yapıcı gücün ilk unsuru bir aile yaşamı ve çocuk sahibi olmak, 2) ikincisi akrabalara fayda sağlamak, 3) üçüncüsü devlete fayda sağlamak 4) ve dördüncüsü tüm dünyaya fayda sağlamaktır.

Sosyal yapının temeli özgecil güçtür. Yukardaki unsurlar insanlığın gelişiminin doğal mekanizması olarak çalışır.

Gelişimin doğal mekanizmasına öykünmede Marks sadece toplumun yıkımına ve inşasına yol açan negatif ve pozitif güçlerin sonucunu dikkâte aldı. Yöntemini onlara göre kurdu ve bu sonuçlara sebep olan şeyleri gözden kaçırdı.

Bu durum hastalığa yol açan nedene bakmaksızın, hastayı yüzeysel belirtilere göre tedavi eden bir doktorun durumuna benzer. Gerçekte hastalığın kendisini ve nedenini dikkâte alarak bir tedavi uygulamak zorunda olduğumuzdan, Marks’ın metodu iyilikten çok zarar getirir. Onun yönteminin eksikliği, toplumdaki sübjektif güçleri hesaba katmadan sadece olumlu ve olumsuz yönlerini dikkâte almasıdır.

Sonuç olarak yönteminin yönü amacın yönünden uzaklaştı çünkü arzulanan yön özgecilken yöntemin yönü bunun tersi oldu. Şu açıktır ki, Marksist ideal “adil dağılım,” katıksız bir özgecil algı içerdiği ve egoizm çerçevesinden tamamen uzak olduğundan, işbirlikçi yönetim özgecil yönde hareket etmelidir.

Egoizm başkalarını kendisi için kullanmak ister. Sadece kendisi için olduğunda burada hiçbir surette adalet yoktur. “Adil” kelimesi başkalarının faydasına çalışmak “ortak, dürüst ilişkiler” demektir. Başkasının yetkisi kabullenildiği sürece insan kendi egoist yetkisini kaybeder.

Öyle görünüyor ki “Adil dağılım” terimi özgecildir. Gerçeklerden bahsedecek olursak, özgecilik olmadan adil dağılımla toplumda ortaya çıkan çatlağı onarmak imkânsızdır. Bu böyledir çünkü manevi çalışmanın ödülü fiziksel çalışmadan daha büyük, hızlı olanın ödülü yavaş olandan daha bereketlidir. Çalışma saatleri herkes için eşit olmalıdır ve çalışmanın ürünü herkese eşit olmalıdır. Peki, bu çatlaklar nasıl kapanır?

Bunlar temel çatlaklardır ve Sovyet sahnesinde gördüğümüz gibi sayısız çatlağa bölünmüştür. Onları onarmanın tek yolu tüm manevi çalışanların fiziksel çalışanlar yararına, bekârların evliler adına paylarını bıraktığı… ya da Marks’ın “İşin kendisi kazanç aracı değil, zorunlu ihtiyaç olacak,” dediği gibi iyi bir özgecil amaca tutunmaktır. Bu tam bir özgecil yöndür.

Doğru bir rejimin özgecil doğası olması gerektiğinden, bu amacı hedefleyen yöntemin amaçla aynı yönde yani özgecil yönde olması gerekir.

Ancak, Marks’ın yönteminde sınırlı egoist yönü görürüz. Bu amacın zıttı bir yöndür: Karşıt sınıfın nefretini beslemek, eski rejimin yıkımı ve işçilere tüm dünyanın onların sırtından geçindiği hissini aşılamak. Tüm bunlar işçiler arasındaki sınırlı egoizmi daha da arttırır. Doğaları gereği sahip oldukları tüm özgecil gücü kaybederler. Ve eğer yöntem amacın tersiyse, insan amaca nasıl ulaşır?

Bu onun teorisi ve yeni realite arasında karşıtlık yaratır: Marks burjuva rejiminden sonra ortaya çıkan rejimin işbirliği içindeki işçiler rejimi olacağını düşündü oysa biz Rusya’da demokratik bir burjuva hükümetinin yıkıldığında onun yerini bir nazi ve faşist rejimin aldığının canlı şahidi olduk. Bunun şimdiki gibi bir savaşla olmasına da gerek yok, ne zaman demokratik bir hükümet yıkılırsa, faşist rejim yerine gelir.

Hiç şüphe yoktur ki, eğer bu olursa işçiler binlerce yıl geriye gider. Dünya demokratik burjuva rejimine dönmeden önce, sebep ve sonuç vasıtasıyla pek çok rejimi geçirmek zorunda kalır. Tüm bunlar işçilerin yönetimi ele alması için ayarlanmış egoist taktiklerden doğar ve hareketi amaçtan zıt bir yöne çeker.

Şunu hesaba katmalıyız ki, adil yönetimin doğal sürecini bozanlar aslında işçi sınıfından çıkar, Sovyetler değil ama başlangıçta tam olmasa da Nazilerin çoğunluğu faşistler gibi katıksız birer sosyalistti. Mussolini’nin kendisi bile, başlangıçta coşkulu bir sosyal liderdi. Bu durum Marksist taktiğin işçileri amacın tam zıddına nasıl yönlendirdiği unsurunu gözler önüne serer.

Aslında bu basit konunun Marksist metodun yaratıcısının gözünden kaçmış olduğunu düşünmek zor, özellikle de kendisi “İşbirlikçi bir toplum için iş dağılımındaki aşırı hiyerarşinin yok olmasından önce bir çare yoktur,” diyerek bunu öngördüğü halde. Şu açıktır ki, o da toplumu oluşturan bireyler kendi paylarından diğerleri için vazgeçmedikleri sürece işbirlikçi toplumun sürdürülebilir olmadığının farkındaydı.

Toplum için gerekli olan şeyin özgecil davranış biçimi olduğunu bildiği hâlde, şunu söyleyebilirim ki taktiğiyle bize amaca yönelik bir yöntem sunmaya kesinlikle niyet etmemiştir. Daha ziyade amacı bir taraftan var olan hükümetin sonunu yaklaştırmak, diğer taraftan uluslararası proletaryayı organize ederek, onları burjuva rejimi yıkıldıktan sonra kuvvetli ve kararlı bir güç olmaya hazırlamaktı. Bunlar işbirlikçi bir toplum rejimini kolaylaştıran unsurlardır.

Bu bağlamda onun taktiği tarihte benzeri olmayan eşsiz bir buluştur. Ona göre burjuva rejimi ölmeye başladığında işçi organizasyonu karşısında hazırlıksız bir yönetim bulacaktı. Tam bu zamanda işçiler iki seçenekten birini seçmek zorundaydı: 1) Ya kendilerini yok edip gerçek bozguncular naziler ve faşistlerin yönetimi ele geçirmesine izin verecekler ya da 2) kendi elleriyle bir hükümet kurabilmek için onları güçlü kılabilecek iyi bir taktik bulacaklardı.

Uluslararası proletaryanın açmaza girdiği aşamaya gelindiğinde, bizi buraya kadar getirmiş olan metot için ona teşekkür edeceğimizden ve hedefe yönelik hareket etmeye devam ederken doğru yolu bulacağımızdan emindi. Doğrusu çalışmasının tamamlanmasını varislerine bırakmayacak bir mucit asla olmamıştır.

Metodunu derinden incelediğimizde görürüz ki, aslında işçilerin niteliklerini yükseltecek bir taktik yaratmamış. Gerçekte çabucak bir taktik yaratmak ve sömürücü yönetimi ortadan kaldırmak için sınırlı egoizm yöntemi kullanmak zorundaydı, yani negatif gücü en kısa zamanda eski rejimi yok edecek bir araç hâline getirmek ve işçileri sıkı bağlarla organize etmek için sömürenler sınıfına olan nefreti geliştirmek.

Bu sebeple doğası gereği sömürenlere karşı toleranslı ve anlayışlı olan proletaryadaki özgecil gücü etkisiz hâle getirmek ve yok etmek zorundaydı. Yönetimi fiilen üzerlerine alabilmeleri için işçileri “nesnel sosyalizme” hazırlamak amacıyla yöntemi “örgütsel yöntemle” çelişen özgecil yönde kullanmak zorundaydı. Bu nedenle bilerek bu çalışmayı bize bıraktı.

İşbirlikçi bir hükümetin sadece özgecil temelde uygulanabilir olduğu açık olduğundan, bizim özgecil yönde yeni bir taktiği benimseyeceğimizden ve işçilerin yönetimi nesnel ve sürdürülebilir bir şekilde ele almalarını sağlayacak yeteneğimiz ve bilgimiz olduğundan şüphesi yoktu. Ancak, “Toplum kendi sloganını yaratacak, ‘Herkes kendi becerisine göre ve çalışmasına göre’” sözleriyle, proletaryanın adil yönetim formunu bize resmetmeyi de gerekli buldu. Dolayısıyla gözleri görmeyen biri bile, kelimenin tam anlamıyla özgecil bir toplum söz konusu değilse adil yönetimin tasavvur edilemeyeceğini anlar.

Bu perspektiften baktığımızda, Marksizm başarısız Rusya deneyimi nedeniyle hiçbir meydan okumayla karşı karşıya kalmaz. Eğer Marksizm durdurulmuş olsaydı bu sadece ilk hareket olan uluslararası proletaryayı tek güç olarak organize etme rolünü tamamlamış olduğu için olacaktı. Şimdi yönetimi Marksizmin ellerine teslim etmek için hareketi güçlendirecek pratik bir yol bulmalıyız.

Yukarıda söylediğimiz gibi şimdiki yöntem önceki taktiğin tam zıttı yönünde olmalıdır. İlk etapta başarıya neden olan egoizmi şimdi özgeciliğe doğru geliştirmeliyiz. Bu işbirlikçi bir rejimin sosyal doğası için kesinlikle bir zorunluluktur. Dolayısıyla rejimi nihai ve mutlu bir forma ulaştıracak bu harekete öncülük etmeliyiz.

Biliyorum ki hareketi tamamen tersine çevirmek, bunu duyanların başından aşağı kaynar sular dökülmesine sebep olacağından kolay olmayacak. Yine de resmedildiği kadar kötü değildir. İşçi sınıfının ilgisini “ya sürdür ya da yok et” kavramına dayandırarak hareketi bilinir kılabiliriz, bu ya Marksist hareketi devam ettirmek ya da en tehlikeli güçler faşistlere ve nazilere yönetimin egemenliğini bırakmaktır.

Kitleler bunu anladığında şu kesindir ki, onları yönetimi fiili olarak üstlenmelerine getirecek olan bu yeni nesnel taktiği benimseyecekler. Tüm dünyanın endişeyle Sovyet rejiminin başarıyla sonuçlanmasını beklediğini kim hatırlamaz? Başarılı olsalardı tüm dünya şüphesiz işbirlikçi yönetimin dizginleri altında olacaktı. Aslında ilk etapta ve doğa gereği gerekli olan ve kitlelerin alışmış olduğu örgütsel egoist yön nedeniyle, Ruslar muhtemelen başarılı olamayacaktı.

Metot kabul edilmeden önce bu yönün programıyla ilgili detaylardan bahsetmek için çok erken. Açıkça şunu söyleyebiliriz ki, öncelikle katillerin ve hırsızların olmadığı bir toplumda yaşadığını hissedene kadar halkın özgeciliği kabullenmesini sağlayacağından emin olacağımız bilimsel ve nesnel bir dağıtım yapmalıyız.

Bu konuyu doğru araçlar kullanarak sistematik bir şekilde yaparsak uzun bir sürece gerek olmaz. Hitlerizm kısa bir sürede tüm ülkenin propaganda yoluyla alt-üst olabileceğini kanıtlamıştır.

Tarihi unsurlar hangi yöne yönelmek gerektiğini açıklığa kavuşturmuştur, acilen işçilerin ilgisini çekmemiz gerek. Dünya ulusları bekleyebilir, özellikle de küresel bir yükselme söz konusuyken ama önce Hitler tehlikesinden kurtulmalıyız. Kaybedecek zamanımız yok. Sizden acilen adına “nesnel sosyalizm” dediğim bu yeni yönteme dikkat etmenizi rica ediyorum, çünkü şimdiye kadar bana göre sosyalizmin rolü sadece “örgütsel sosyalizm” olmuştur.

Eğer metodum kabul edilirse sınıf ve din nefreti yeşerten taktiği değiştirmeliyiz çünkü bu nefret bize yeni bir egoizm nefreti aşılar. Teklif ettiğim taktik her açıdan başarılıdır çünkü bu şekilde sadece karşı sınıf ahlaki ve dini doğmaların kalın perdesi arkasında onların savunuculuğunu yapamayacak, aynı zamanda proletarya arasında güçlü bir şekilde kök salmış faşizm ve nazizmin zehirli otlarını da kökünden sökecektir.

Bu cazip silahın güzelliğini de dikkate almalıyız, özellikle gençlerimizi onun etrafında birleştirerek. Aslında değişim taktikte değil, sonuçtadır. Şimdiye kadar sınıf mücadelesinde gördüğümüz gibi, savaşan kendi sahipliğini korumak için daima sahiplenici-egoist perspektiften bakar. Dolayısıyla savaşı sırasında egoist güç artar ve savaşçıların kendisi de burjuva algısına yakalanır.

Mülk sahiplerinde ise durum tersidir çünkü mülk sahipleri onları koruyan yasalar, din ve geleneklerle her yönden tam yetkiye sahip olduklarına inanırlar. Ancak, işçiler onların özgecil algının geniş perspektifini kullanmasına karşı savaşırken, onların içindeki özgecilik büyür. Bu nedenle mülk sahiplerinin gücü eksilir ve kendilerini koruyamaz hale gelirler çünkü böyle bir savaş ciddi ölçüde mülk sahiplerinin geleneksel ve dinsel algısına dayalıdır.

Bu nedenle benim metodum bu zamanda çok ihtiyacımız olan ulusal birlik temeline dayanır. Tarih aramızda zaten pek çok politik bölünme yaratmıştır. Ancak, halen daha iki çok kötü ayırımla karşı karşıyayız: 1) Sınıf ayırımı; 2) Din ayırımı. Bunları ne hafife almalı ne de onlardan kurtulmayı ummalıyız. Eğer benim yeni metodum “nesnel sosyalizm” hareket tarafından kabul edilirse, ulusun sırtına yapışmış olan bu sınıf ayırımından ilk ve son kez kurtuluruz.

Yukarıda söylediğim gibi, bu yeni taktik günahkârları değil sadece onların günahlarını—içlerindeki aşağılık egoizmi— hedef alır. Gerçekte sınıf ve din nefretini ortadan kaldıracak olan savaş hareketin içinde de olacaktır. Birbirimizi anlama becerisi edinecek ve tüm fraksiyonlarıyla ulusun birleşmesini sağlayacağız. Bu her yünden zaferimizin garantisi olacaktır.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,166