e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Dünya’da Barış

“Merhamet ve gerçek birbiriyle karşılaştılar; erdemlilik ve barış birbirini öptüler. Gerçek yeryüzünden ortaya çıktı ve erdemlilik cennetten aşağı baktı. Evet, Yaradan iyi olanı verecek ve topraklarımız ürün verecek.”

Hz. Davut’un İlahileri 85

Her Şey Belli Bir Zamandaki Görüntüsüne Göre Değil, Gelişim Ölçüsüne Göre Değerlendirilir

İyi veya kötü, realitedeki her şeyin ve dünyadaki en zararlı şeyin bile, var olmaya hakkı vardır ve dünyadan sökülüp atılmamalı, yok edilmemelidir. Bizler sadece iyileştirmeli ve yenilemeliyiz; çünkü yaratılışın işleyişini herhangi bir şekilde gözlemlediğimizde, bu bize onun işlemcisinin ve Yaradan’ın yüceliğini ve mükemmelliğini öğretmeye yeterlidir. Dolayısıyla, lüzumsuz ve yersiz diyerek yaratılışın herhangi bir unsurunda hata ararken çok dikkatli olmalıyız, çünkü bu o unsuru “yöneteni” kötülemek olur.

Yaradan’ın; yaratılışı yarattığında, onu tamamlamadığı bilinen bir şeydir. Realitenin her köşesinde, genelde ve özelde, onun yoktan büyümenin tamamlanmasına kadar yavaş gelişim yasaları içinde devam ettiğini görebiliyoruz. Bu nedenle; büyümenin başlangıcında meyve acı tat verdiğinde bu meyvenin bir eksikliği olarak kabul edilmez, zira hepimiz nedeni biliyoruz: Meyve henüz gelişimini tamamlamamıştır.

Realitenin her elementinde böyledir: Herhangi bir element bize kötü veya zararlı olarak göründüğünde bu, sadece o elementin kendini ifadesidir yani hâlâ geçiş sürecindedir, gelişim sürecindedir. Bu yüzden, onun kötü olduğuna karar veremeyiz ve onda bir eksiklik bulmak bizim için akıllıca değildir.

“Dünya Yenilikçilerinin” Zayıflığı

Nesiller boyunca, dünya yenilikçilerinin zayıflığını anlamanın anahtarı budur. Onlar; insanı düzgün işlemeyen ve tamire ihtiyacı olan bir makine gibi, yani bozuk parçalarını çıkarmak ve onları iyi parçalarla değiştirmek olarak gördüler ve tüm dünya yenilikçilerinin eğilimi budur; insan türündeki her türlü zararlı ve kötü şeyin kökünü kazımak. Eğer Yaradan onlara karşı durmasaydı onlar şimdiye kadar kesinlikle insanı tümüyle yok edip sadece iyi ve faydalı olan şeyleri yaşarlardı.

Sadece Yaradan; kimsenin, O’nun hâkimiyetindeki tek bir şeyi yok etmesine izin vermeden, sadece hâkimiyetindekileri yenileyip, faydalı ve iyi hale getirdiği ve yaratılışındaki tüm unsurları titizlikle gözettiği için, yukarıda bahsedilen tüm yenilikçiler yeryüzünden yok olacaklar; ancak kötü eğilimler yok olmayacak. Onlar yaşamaya devam eder ve olgunlaşana dek dönüştürmeleri gereken dereceleri sayarlar.

O zaman kötü nitelikler, iyi ve faydalı olanlara dönüşürler; tıpkı Yaradan’ın onları ilk başta hissettiği gibi. Ağaçta duran ve bekleyen, günleri ve ayları sayan bir meyve gibi… Olgunluğunun tamamlanmasına kadar beklemeye devam etmeli; o zaman meyvenin tadı ve tatlılığı herkese bariz olacak.

Ödüllendirileni Hızlandıracağım, Ödüllendirilmeyen Kendi Zamanında…

Yukarıda bahsettiğimiz ve tüm realiteye yayılmış olan gelişim yasasının yukarıdaki cennetin yönetiminin gücü vasıtasıyla, yani dünyada yaşayan insanların iznini sormadan, tüm kötülüğün iyi ve faydalı eylemlere geri döndürüleceği garanti edilmiştir. Bununla beraber; Yaradan insanın eline bilgi ve yetkiyi bıraktı ve insanın, yukarıda bahsedilen gelişim yasasını kendi otorite ve yönetimi altında kabul etmesine izin verdi. İnsana, gelişim sürecini arzuladığı gibi, özgürce ve zaman sınırlarından tümüyle bağımsız olarak hızlandırma yeteneği sundu.

Buradan, yukarıda bahsedilen gelişim sürecinin işleyişinde hareket eden iki otorite olduğu sonucu çıkıyor: Biri, zararlı ve kötü olan her şeyi iyi ve faydalı hale çeviren cennetin otoritesidir ki bu ancak bu zaman içinde, kendi yolunda bocalayarak ve uzun süre sonunda olacak. Bir de dünyanın otoritesi vardır. “Evrimleşen nesne” yaşayan bir varlık olduğunda, “gelişim baskısı” altındayken yolunu acımasızca oyan, korkunç ıstıraplardan geçer.

Bununla beraber, “dünyanın otoritesi”, yukarıda bahsedilen gelişim yasasını kendi yönetimleri altına almış olan ve kendilerini zamanın zincirlerinden tümüyle özgür bırakabilen ve zamanı, olgunluğun tamamlanmasını ve gelişimin sonu olan, nesnenin ıslahını hızlandırabilen insanlardan oluşmaktadır.

Bunlar bilgelerimizin halkın tam kurtuluş ve tam ıslahıyla ilgili sözleridir; “Ben, Yaradan’ınız; onu kendi zamanında hızlandıracağım.” Ödüllendirileni hızlandıracağım, ödüllendirilmeyen kendi zamanında…

Bu yüzden; eğer halk ödüllendirilir ve kötü özelliklerin iyi olanlara dönüşmesi için geçmeleri gereken gelişim yasasını kabul ederse bunu kendi yönetimlerine almış olur. Bir başka deyişle; onlar, içlerindeki tüm kötü nitelikleri düzeltmeye ve onları iyi olanlara çevirmek için akıllarını ve kalplerini ortaya koyarlar. Sonra, “Ben hızlandıracağım.” yani, onlar zamanın prangalarından tamamen özgür kalacaklar. Şimdiden sonra, bu nokta onların arzusuna bağlıdır, yani onlar için sadece hareketin yüceliği ve farkındalığın vasıtası gerekir. Bu nedenle, onlar zamanı hızlandırır.

Ancak, onlar kötü eğilimlerini kendi otoriteleri altında geliştirmekle ödüllendirilmemişler ve bunu sadece cennetin otoritesine bırakıyorlarsa onların da kurtuluşlarının ve ıslahlarının sonunu edinecekleri kesindir. Bunun nedeni, zaman içinde gelişim yasasıyla derece derece işleyen cennetin yönetiminde tam kesinlik olmasıdır, ta ki tüm kötülük ve zararlı şeyler iyi ve faydalı şeylere dönüştürülene dek tıpkı bir ağaçtaki meyve gibi. Son garanti edilmiştir, ancak zamanında, yani tamamen bağlı ve zamana dayalıdır.

Zaman içinde gelişim yasasına göre kişi; yoğun ve son derece yavaş ve uzun uzadıya sürme eğilimde olan ve kişi sonuna gelene dek çok uzun zamana yayılan pek çok dereceden geçmelidir. Bahsettiğimiz nesneler; gelişen, hisseden, yaşayan varlıklar olduğundan onlar da o gelişim safhalarında büyük ıstırap ve acılardan geçmek zorundalar. Zira insanı bir alt dereceden daha üst dereceye yükseltmek için o derecelerde var olan zorlayıcı güç, alt derecede birikmiş acı ve ızdırabın itici gücüdür. Bundan dolayı, o dereceden ayrılıp bir üst dereceye yükselmeliyiz. Bilgelerimizin dediği gibi, “Yaradan başlarına gaddar bir kral getirir ki tövbe edip ıslah olsunlar.”

Dolayısıyla, yukarıda bahsedilen aşamalı gelişim yasası vasıtasıyla sonun Yaradan’a doğru ilerleyenlere gelmesi kesindir ve bu “zamanında” olarak adlandırılır, yani zamanın zincirlerine bağlı anlamına gelir. Yaradan’a doğru olanların, garanti edilmiş olan sonu, onların niteliklerinin gelişimlerini kendi otoritelerine almakla “Ben hızlandıracağım.” yani zamandan tümüyle bağımsız olarak adlandırılır.

İyi ve Kötü, Bireyin Topluma Karşı Hareketleriyle Değerlendirilir.

İnsanoğlundaki kötülüğün ıslahını incelemeden önce, ilk olarak bu “iyi” ve “kötü” soyut kavramların değerini belirlememiz lazım. Bir hareket veya niteliği iyi ya da kötü olarak tanımladığımızda, o nitelik ya da hareketin kime faydası olduğunu açıklığa kavuşturmamız gerekir.

Bunu anlamak için; birey ile kolektif arasındaki, birey ile maddi ve manevi anlamda içinde var olduğu ve onu besleyen kolektif arasındaki oransal değeri derinlemesine bilmemiz lazım.

Realite; bir başına kalmış bir bireyin, çevresinde ona hizmet edecek ve ihtiyaçlarını sağlamaya yardımcı olacak yeterli sayıda insan olmadan var olma hakkı olmadığını bize gösteriyor. Dolayısıyla, kişi öncelikle sosyal bir hayat sürmek için doğmuştur. Toplumdaki her birey bir makineye yerleştirilmiş birkaç başka çarka bağlı bir çark gibidir. Bu tek çarkın, kendisi dışında hareket etme özgürlüğü yoktur; ancak makineye, genel görevini gerçekleştirmesinde yeterlilik kazandırmak için belli bir yönde ve diğer çarkların ile harekete devam eder.

Eğer çarkta bir kırılma olursa kırılma; çarkın kendisine değil, hizmeti ve makinenin tümüne ilişkin rolüne göre değerlendirilir.

Bizim konumuzda, bütünü içinde her bir kişinin faydası; kendi iyiliğine göre değil, kişinin topluma hizmetine göre değerlendirilir. Bunun tersi de doğrudur; bizler her bireyin toplumun genelini uğrattığı zarara göre kötü niteliğin ölçeriz, kişinin bireysel değerine göre değil.

Tüm bunlar; içlerindeki hakikat ve iyilik açısından apaçık ortadadır. Bunun nedeni; kolektifte bulunan şeyin, sadece bireyde bulunan şey olmasıdır. Kolektifin yararına olan, her bireyin yararına olandır: Kolektife zarar veren kimse, bu zarardan payını alır ve kolektife faydası olan kimse, bu faydadan payını alır. Zira bireyler bütünün parçasıdır ve bütünün değeri hiçbir şekilde bireylerin toplamından başka bir şey değildir.

Bundan kolektifin ve bireyin, bir ve aynı olduğu sonucu çıkar. Birey, kolektife köle olmaktan zarar görmez; zira kolektifin özgürlüğü de bireyin özgürlüğü de bir ve aynı şeylerdir. Onlar, iyiyi paylaştıkları gibi özgürlüğü de paylaşırlar.

Bu yüzden; iyi nitelikler ve kötü nitelikler ile iyi işler ve kötü işler, sadece halka olan faydalarına göre değerlendirilirler.

Yukarıda bahsedilenler; elbette eğer tüm bireyler topluma karşı rollerini en iyi şekilde yapar ve hak ettiklerinden fazlasını almaz ve dostlarının payına göz dikmez iseler söz konusudur. Ancak, kolektifin bir kısmı buna göre davranmaz ise sadece kolektife zarar vermekle kalmaz, bundan kendileri de zarar görür.

Hepimizin bildiği bir şeyden, daha fazla söz etmeye gerek yok ve söylediklerimiz sadece eksikliği, düzeltilmesi gereken yeri göstermek içindir. Bu her bireyin; kendi menfaatinin ve kolektifin menfaatinin bir ve aynı şey olduğunu anlamasıdır. Dünya bununla tam ıslahına gelecektir.

Bireyde ve Kolektifte Dört Nitelik; Merhamet, Doğruluk, Adalet ve Barış

Arzulanan iyilik niteliğini tümüyle anlarsak bu haz ve mutluluğu hızlandırmak için bize sunulan şeyleri ve araçları inceleyebiliriz.

Bu amaç için dört özellik sağlanmıştır; merhamet, doğruluk, adalet ve barış. Bu nitelikler şimdiye kadar tüm dünya yenilikçileri tarafından kullanılmıştır. İnsanın gelişiminin, insan türünün şu anki mevcut koşuluna gelene dek, cennetin yönetimi vasıtasıyla aşamalı bir yolda bu dört niteliği ile ilerlediğini söylemek daha doğrudur.

Daha önce söylediğimiz gibi; gelişim yasasını kendi elimize ve yönetimimize almamız bizim için daha iyi olur, zira o zaman bugünden itibaren gelişimsel tarihin bizler için gizlediği ıstıraplardan kendimizi kurtarırız. Bu yüzden; bu dört niteliği, şimdiye kadar bizlere neler verildiğini ve bunlardan gelecekte nasıl faydalanmamız gerektiğini derinlemesine anlamak için incelemeli ve araştırmalıyız.

Gerçeği Belirlemede Karşılaşılan Zorluklar

İyi nitelikleri teorik olarak ele aldığımızda elbette ki doğruluk niteliğinden daha iyi bir nitelik yoktur. Bunun nedeni; yukarıda tanımladığımız birey ve kolektif arasındaki tüm iyiliklerin bireyin kolektife karşı kendi rolünü tümüyle oynadığı ve üstüne düşeni gerçekleştirdiği ve ayrıca kendi payını da kolektiften adilce ve dürüstçe aldığı zaman olmasıdır. Bunların tümü doğruluktan başka bir şey değildir; ancak asıl sakınca, kolektifin bu niteliği asla kabul etmemesidir. Bu yüzden; yukarıda bahsedilen doğruda karşılaşılan zorluk, yine kendisi ile ispat edilir: Bu durumu kolektif tarafından kabul edilemez yapan bazı sakıncalar ve bir sebep vardır. Biz bu sakıncanın ne olduğunu incelemeliyiz.

Yukarıda bahsedilen doğruyu, pratikte uygulanabilirliği bakımından incelediğimizde; bu durumu ister istemez, bulanık ve anlaşılması zor bulacaksınız ve aslında insanoğlunun bunu incelemesi mümkün değildir. Hakikat, kolektifteki tüm bireyleri eşitlememizi gerektirir ki emeklerinin karşılığını adilce alabilsinler, ne eksik ne de fazla… Bu şüphe edilmez tek gerçek temeldir; zira dostunun çalışmasından zevk almak isteyen birinin yaklaşımı, yukarıda bahsedilen neden ve açık gerçeğe zıttır.

Peki, bu hakikati kolektif tarafından kabul edilebilir bir şekilde inceleyebileceğimizi nasıl düşünebiliriz? Örneğin; eğer bir şeyi açıkça görünen işçiliğe göre değerlendirirsek, yani çalışma saatlerine göre ve her bir kişiyi eşit saatte çalışmaya zorlarsak hâlâ doğruluk niteliğini hiçbir şekilde keşfetmemiş oluruz.

Dahası, burada iki nedenden dolayı bariz bir yalan vardır: İlki çalışanın fiziksel tarafı ve ikincisi de zihinsel tarafıdır.

Bunun nedeni ise her bireyin doğası gereği çalışma gücünün farklı olmasında yatar. Bir kişi; arkadaşının zayıf bünyesinden dolayı iki üç saatte yaptığı işi, bir saatte yapabilir.

Ayrıca burada psikolojik bir konu da vardır; zira doğası gereği tembel olan bir kişi, kendisini, bir saatte arkadaşının iki üç saatte yorduğundan daha fazla yorabilir. Son derece açık bir gerçeklik algısı ile baktığımızda; yaşamdaki ihtiyaçlarının karşılanması için, toplumun bir kısmını diğer kısmından daha fazla çalışmaya zorlamamalıyız. Aslında, toplumda doğal olarak güçlü ve uyanık olanlar, başkalarının ter dökmesinden faydalanırlar ve onları doğruluk niteliğine karşı kötü niyetle kullanırlar; çünkü onlar, toplumdaki zayıf ve tembellere kıyasla çok daha az çalışırlar.

Aslında, “Çoğunluğa Uymak” gibi doğal yasayı da dikkate aldığımızda açıkça görünen şudur ki çalışma saatlerinin sayısını temel alan böyle bir doğru, tümüyle gerçekleştirilemez. Zira zayıf ve tembel olanlar, her zaman toplumda büyük çoğunluğu oluşturur ve bu kişiler, kendilerinin açıkgöz ve güçlü olanlar tarafından güçlerinin ve alın terlerinin kötüye kullanılmasına izin vermeyecektir. Bu yüzden, açıkça görüyorsunuz ki yukarıda bahsedilen temeli gerçekleştirmek tümüyle olanaksızdır. Zira bu hiçbir şekilde araştırılıp değerlendirilemez.

Dolayısı ile doğruluk niteliğinin; bireyin yolunu ve toplumun yolunu, mutlak ve tatmin edici bir şekilde organize etmesinin pratik geçerliliği yoktur. Ayrıca bu; dünyanın ıslahının sonunda, yaşamı organize etmek için de tümüyle yetersizdir.

Dahası, burada daha da büyük zorluklar vardır; çünkü doğadan daha açık bir gerçek yoktur. Ayrıca her bireyin, kendisini Yaradan’ın dünyasındaki tek yönetici olarak görmesi de doğaldır. Başka bir deyişle; kişinin kendisi dışındaki herkes, karşılığında hiçbir şey verme zorunluluğu olmadan sadece kişinin hayatını kolaylaştırmak ve iyileştirmek için yaratılmıştı.

Daha basit bir şekilde söylemek gerekirse her insan, doğası gereği, kendi menfaati için dünyadaki tüm diğer insanların hayatlarını kötüye kullanır. Başkalarına verdiği her şey, sadece gerekliliktir ve o zaman bile bu davranışın altında hâlâ başkalarını kötüye kullanmak yatar; ancak bu kurnazca yapılır öyle ki kişinin dostu bunu anlamayacak ve isteyerek kabul edecektir.

Bunun nedeni, her dalın doğasının köküne yakın olmasıdır. İnsanın ruhu, tek ve eşsiz olan Yaradan’a uzandığından ve her şey O’nun olduğundan, O’ndan uzanan insan da dünyadaki tüm insanların kişisel çıkarları için kendi boyunduruğu altında olması gerektiğini hisseder. Bu, değiştirilemez bir yasadır. Tek fark insanların tercihlerindedir: Biri düşük arzuları edinerek insanları kötüye kullanır, bir diğeri yönetimi edinerek, bir üçüncüsü saygı edinerek… Dahası, eğer kişi fazla çaba sarf etmeksizin yapabilseydi dünyayı zenginlik, yönetim ve saygı üçü birlikte kötüye kullanmaya hem fikir olurdu. Ancak kişi mümkün olanlar ve yeteneklerine göre seçim yapmaya zorlanır.

Bu yasa “İnsanın Kalbindeki Eşsizlik Yasası” olarak adlandırılır. Hiç kimse bundan kaçamaz ve herkes bu yasadan payını alır: Büyük olan kendi ölçüsüne göre ve küçük olan da kendi ölçüsüne göre…

Bu yüzden, yukarıda bahsedildiği gibi bir kişinin doğasında olan Eşsizlik Yasası ne yargılanır ne de övülür; zira bu doğal bir realitedir ve realitenin tüm parçaları gibi var olma hakkı vardır. Bunu dünyadan söküp atma veya bunun formunu biraz belirsizleştirme ümidi de yoktur, tıpkı yeryüzünden tüm insan türünü silme ümidi olmadığı gibi. Dolayısıyla, bu yasanın mutlak bir gerçek olduğunu söylersek yalan söylemiş olmayız.

Hiç şüphesiz bu böyle olduğundan, kişiye kolektifteki tüm insanlarla eşitlik sözü vererek, kişinin aklını rahat ettirmeyi nasıl deneyebiliriz ki? Zira kişinin yegâne eğilimi, tüm kolektifin hızla yukarısına yükselmek olduğundan, insanın doğasına daha uzak başka bir şey yoktur.

Böylece, doğruluk niteliğini izleyerek bireyin ve kolektifin yaşamına, her bireyin aklına yatacak şekilde -öyle ki kişi bununla ıslahın sonunda olması gerektiği gibi tümüyle hem fikir olsun- iyi ve mutlu faaliyetler getirmenin mümkünatı bulunmadığını derinlemesine açıklamış olduk.

Doğruluk Niteliğini Gerçekleştirme Yetisinin Eksikliğinde Yüce Nitelikleri Gerçekleştirmeyi Denediler

Şimdi geriye kalan üç niteliğe dönelim; merhamet, adalet ve barış. Öyle görünüyor ki başlangıçta bunlar sadece dünyamızdaki zayıf doğruluk niteliğine destek olarak kullanılmak için yaratılmıştı. Burada gelişimsel tarih, kolektifin yaşamlarını organize etme sürecinde yavaş ve başıboş derecelerini tırmanmaya başladı.

Teoride, herkes doğruluktan herhangi bir şekilde sapmamaya gönülden anlaştı ve bunu kendilerine vazife edindi. Ancak gerçekte, kendilerini doğrudan tümüyle zıt bir yöne yönelttiler. O zamandan beri, doğruluğun kaderi asla zayıf ve erdemlilerin elinde değil, her zaman en düzenbazların elinde olmuştur. Böylece bunlar bir şekilde doğruluk niteliğinden yardım bile gördüler.

Kolektifin yaşamında doğruluk niteliğini yerleştiremeyince, toplumda kötüye kullanılanlar ve zayıf olanlar arttı ve buradan merhamet ve adalet nitelikleri doğdu. Bu nitelikler toplumun işleyişinde insanların hareketlerine hükmetti; çünkü tüm toplumun varlığı, toplumun geneline zarar vermemek için aralarındaki başarılı olanları zayıfları desteklemeye zorladı. Dolayısıyla, onlara karşı anlayışla, yani merhamet ve iyilikle yaklaştılar.

Ancak böyle koşullar altında, zayıflar ve kötüye kullanılanlar çoğaldı ta ki başarılı olanlara karşı protesto edecek, tartışmalar ve kavgalar başlatacak yeterli sayı olana dek. İşte bu süreçten sonra dünyada “barış” niteliği ortaya çıktı. Bu yüzden, tüm o nitelikler -merhamet, iyilik ve barış- doğruluğun zayıflığından doğdu ve ortaya çıktı.

Toplumun kısımlara ayrılmasının nedeni budur. Bazıları kendi sahip olduklarını başkalarına vererek merhamet ve iyilik niteliğini edindi ve bazıları da doğruluk niteliğini edindi. Bir başka deyişle: “Benim olan benimdir, senin olan senindir.”

Daha basitçe söylemek gerekirse bu iki kısmı “inşa edenler” ve “yok edenler” olarak ayırabiliriz. İnşa edenler; kolektifin yararını isteyenlerdir ki bunlar, genelde başkaları için kendi sahip olduklarını vermeye razıdırlar. Ancak doğal olarak yok etmeye ve ahlâksızlığa meyilli olanlar, doğruluk niteliğine tutunarak daha rahat ederler; yani kendi menfaatleri için “Benim olan benimdir, senin olan senindir.” derler ve kendilerinin olan herhangi bir şeyi kolektifin iyiliğini tehlikeye atmayı dikkate almadan asla başkalarına vermek istemezler çünkü onlar yaratılıştan yok edenlerdir.

Barış Ümitleri

Bu koşullar; topluma büyük çaplı anlaşmazlık getirdiğinde ve toplumun iyiliğini riske attığında, toplumda “barış sağlayıcılar” (uzlaştırıcı, arabulucu) ortaya çıktı. Onlar, toplumun barışçıl varlığını sürdürmek için kontrol ve gücü üslendiler ve doğru kabul ettikleri yeni koşullar üzerine kurulan sosyal yaşamı yenilediler.

Ancak, her anlaşmazlıktan sonra ortaya çıkan bu barış sağlayıcılar, doğal olarak yok edicilerin, yani “Benim olan benimdir, senin olan senindir.” yoluyla doğruyu arayanlar arasından gelir. Bunun nedeni; bu kişilerin toplumun içinde güçlü ve cesaretli olan “kahramanlar” olarak adlandırılmalarıdır. Zira onlar eğer kolektif onların görüşleriyle hemfikir olmazsa her zaman kendi hayatlarından ve kolektifin hayatlarından vazgeçmeye razıdırlar.

Ancak, toplumdaki kendi hayatlarını ve kolektifin hayatlarını düşünen merhamet ve iyilik insanları olan inşa ediciler, kendi fikirlerini kolektife zorla kabul ettirmek için kendilerini ve halkı tehlikeye atmayı reddederler. Dolayısıyla, onlar her zaman “cesaretsiz” ve “korkak” olarak adlandırılan toplumun zayıf tarafındadır.

Bu yüzden cesur ahlâksızların elinin her zaman üstte olacağı gayet açıktır ve barış sağlayıcılar, doğal olarak inşa edicilerin arasından değil yok edicilerin arasından gelecektir.

Böylece neslimizin bu kadar özlem duyduğu barış ümidinin hem özne (vatandaş) açısından hem de dayanak açısından nasıl faydasız olduğunu görüyorsunuz.

Zira zamanımızın ve herhangi bir neslin barış sağlayıcıları olan vatandaşlar, yani dünyada barış yapma gücü olanlar, şimdiye kadar bizim “yok ediciler” olarak adlandırdığımız insan maddesinden yapılmıştır; çünkü onlar gerçeği arayanlardır. Bir başka deyişle; dünyayı “Benim olan benimdir ve senin olan senindir” niteliği üzerine kurmak isteyenlerdir.

Bu insanların görüşlerini, kendi yaşamlarını ve tüm kolektifin yaşamlarını riske atma noktasına kadar sıkı sıkıya savunmaları doğaldır. Onlara dünyayı kurtarmak amacıyla, başkalarının iyiliği için kendilerininkinden vazgeçen, merhamet ve iyiliğin arayıcıları, “inşa edenler” olarak adlandırılan ve insan unsuru üzerinde her zaman egemenlik sürme gücü veren şey budur; çünkü inşa ediciler, cesaretsiz ve korkaklardır.

Bundan, doğruyu arama ve dünyanın yıkımının bir ve aynı şeyler olduğu sonucu çıkar ve merhamet arzusu ile dünyanın inşası da bir ve aynı şeylerdir. Dolayısıyla, yok edicilerden barışı oluşturacaklarını ümit etmemeliyiz.

Dayanaklar ile yani barışın kendi koşullarıyla barış beklentisi ümitsiz bir durumdur. Bu böyledir; çünkü barış sağlayıcıların bu kadar arzuladığı doğruluk ölçüsüne göre, bireyin iyiliği ve kolektifin iyiliği için düzgün koşullar henüz oluşmamıştır. Toplumda onlara sunulan koşullarla tatmin olmamış büyük bir azınlık olmak zorundadır, doğruluğun zayıflığını yukarıda gösterdiğimiz gibi… Dolayısıyla, azınlık her zaman takip edilecek olan yeni, kavgacı insanlar ve yeni barış sağlayıcılar için sürekli hazır ve arzulayan yakıt olarak kalacaktır.

Belli Bir Kolektifin İyiliği ve Tüm Dünyanın İyiliği

Belli bir kolektifin iyiliği ile tüm dünyanın iyiliğini karıştırırsam şaşırmayın; çünkü gerçekten de öyle bir dereceye geldik ki tüm dünya tek kolektif ve bir toplum kabul edilmektedir. Yani, dünyadaki her birey yaşamının özünü ve geçimini dünyadaki tüm insanlardan sağladığından; tüm dünyaya hizmet etmeye ve tüm dünyanın iyiliğini düşünmeye mecbur edilir.

Yukarıda bireyin kolektife bağlılığının tümüyle bir makinedeki küçük bir çark gibi olduğunu açıkladık. Kişi, hayatını ve mutluluğunu kolektiften sağlar; dolayısıyla kolektifin iyiliği ile kişinin kendi iyiliği, bir ve aynı şeylerdir ve bunun tersi de geçerlidir. Bu yüzden, kişi kendisine esir olduğu ölçüde zorunlu olarak kolektife esir olmuş olur.

Peki, bu kolektifin ölçüsü nedir?  Bu, bireyin onlardan sağladığının ölçüsü ile belirlenir. Örneğin; tarihsel zamanlarda ölçü bir ailenin ölçüsüydü yani bireyin sadece kendi aile bireylerinden yardıma ihtiyacı vardı. O dönemde kişi, sadece ailesine bağlı olmak zorundaydı.

Daha sonraki zamanlarda, aileler kasabalara ve şehirlere toplandı ve birey kasabasına esir oldu. Sonra, kasabalar ve şehirler eyaletler olarak birleştiğinde birey yaşamının mutluluğu için hemşehrileri tarafından desteklendi. Böylece, kişi ülkesindeki tüm insanlara esir oldu. Dolayısıyla; bizim neslimizde birey mutluluğu için dünyadaki tüm ülkeler tarafından desteklendiğinde, aynı ölçüde bireyin de tüm dünyaya esir olması bir gerekliliktir, tıpkı makinede işleyen bir çark gibi…

Dolayısıyla; bir bölgede iyi, mutlu ve barışçıl işler yapma imkânı dünyadaki tüm diğer ülkelerde böyle değilse hayal edilemez ve bu durumun tersi de söz konusudur. Bizim zamanımızda, ülkeler yaşamsal ihtiyaçların sağlanması için birbirlerine bağlıdırlar, daha erken dönemlerde bireylerin ailelere bağlı oldukları gibi… Bu yüzden, artık sadece bir ülke veya bir ulusun iyiliğini garanti edecek işlerden bahsedip, bunlarla ilgilenmek yeterli değildir; ancak tüm dünyanın iyiliği ile ilgilenebiliriz. Çünkü dünyadaki her bireyin menfaati veya zarar görmesi, dünyadaki tüm insanların menfaatine bağlıdır ve bununla ölçülür.

Aslında bu; bilinip hissedilmesine rağmen dünyadaki insanlar bunu hâlâ doğru dürüst kavramış değiller. Peki neden? Çünkü doğadaki gelişimin işleyişi bu şekildedir, yani hareket anlayıştan önce gelir ve sadece hareketler insanlığa gösterecek ve ileri doğru itecek.

Pratik Yaşamda Dört Nitelik Birbiriyle Çelişir

Biz, çaresiz insanların; bizleri yolumuzda rahatsız eden ve yukarıda bahsedilen uygulanabilir zorluklara ek olarak daha da fazla kafa karışıklığı ve psikolojik eğilimlerimiz var. Her birimiz bireysel olarak içimizde eşsiz ve birbiriyle çelişen niteliklere sahibiz. İster gelişim ister yetiştirme yoluyla olsun, insanların doğasında bölünmüş olarak yer alan yukarıdaki dört nitelik -merhamet, doğruluk, adalet ve barış- kendi içlerinde birbirleriyle çelişkilidir. Örneğin; merhamet niteliğini soyut formunda ele aldığımızda, bunun yönetiminin tüm diğer niteliklerle çeliştiğini görürüz. Merhametin hükmünün yasaları ile dünyamızdaki diğer niteliklerin ortaya çıkacağı hiçbir yer yoktur.

Merhamet niteliği nedir? Bilgelerimiz şöyle açıklıyorlar, “Benim olan senindir ve senin olan da senindir.” -Merhamet[1]. Eğer dünyadaki tüm insanlar bu merhamet niteliğiyle davranışlarını şekillendirseydi bu, doğruluk ve adalet niteliğinin tüm mükemmelliğini iptal ederdi; çünkü her birey doğal olarak sahip olduğu her şeyi başkalarına vermeyi ve onlardan hiçbir şey almamayı arzuladığında birbirine yalan söylemeye olan tüm ilgi ortadan kalkardı. Ayrıca, doğruluk niteliğini tartışmak da yersiz olurdu, zira doğruluk ve yalancılık birbiriyle görecelidir. Eğer dünyada sahtecilik olmasaydı doğruluk kavramı da olmazdı. Fazla söze gerek yok; doğruluk niteliğini sadece zayıflığından dolayı güçlendirmek için gelen tüm diğer nitelikler iptal olurdu.

Doğruluk şu sözlerle tanımlanır: “Benim olan benimdir ve senin olan senindir.” Bu, merhamet niteliğiyle çelişir ve hiçbir şekilde bu niteliğe müsamaha edemez, zira gerçekte bir başkası için çalışmak ve kendini zorlamak âdil değildir; çünkü bu, dostu başarısızlığa uğratmakla birlikte onu başkalarını kötüye kullanmaya da alıştırır. Doğru, her insanın ihtiyaç süresi boyunca kendi varlıklarına değer vermesini gerektirir ki kişi, dostuna yük olmak zorunda kalmasın.

Dahası, aslında dostlarından daha önce gelmesi gereken akrabaları ve varisleri olmayan tek kişi bile yoktur; çünkü doğa öyle emretmiştir ki varlığını başkalarına veren kişi akrabalarına ve varislerine hiçbir şey bırakmayarak onlara yalan söyler.

Barış, aynı zamanda adalet ile de çatışır; çünkü toplumda barış yapmak için enerji ve bilgilerine yatırım yapan uyanık ve zeki olanlara içeriği ile zengin olma ve saf ve ihmalkârlara da fakir olma sözü veren koşullar olması gerekir. Bu yüzden; daha enerjik olan, kendi payını ve ihmalkâr olan dostunun payını alır ve öyle iyi bir yaşam sürer ki ihmalkâr ve saf olanlara, sadece zorunlu yaşamlarını sağlamak için bile yeterli şey kalmaz. Bu nedenle, onlar tümüyle çıplak ve pek çok yönden mahrum kalırlar.

Elbette ihmalkâr ve saf olanları hiçbir kötülük için bu kadar sert cezalandırmak âdil değil; zira onların günahı nedir, o biçare insanların suçu nedir, eğer İlahi Takdir onlara beceri ve zekâ vermediyse ölümden daha beter ıstıraplarla cezalandırılmaları mı gerekir?

Dolayısıyla, barış koşullarında adalet gibi bir şey yoktur. Barış adaletle çelişir ve adalet barışla çelişir. Çünkü eğer mal, mülkün âdil paylaşımını emredersek, yani ihmalkâr ve saf olanlara açıkgöz ve enerjik olanların sahip olduklarının önemli bir kısmı verirsek o zaman bu güçlü ve girişimci insanlar elbette büyük olanları, enerjik olanları köle yapan hükümeti devirmeden rahat etmeyeceklerdir. Bu yüzden, kolektifin barışı için ümit yoktur. Dolayısıyla, adalet barış ile çelişir.

Egoizmdeki Bireysellik Yıkım ve Yok Oluşa Neden Olur

Böylece niteliklerimizin nasıl çarpıştığını ve birbiriyle savaştığını görüyorsunuz; ancak her kişinin içinde bu dört nitelik, kişiye aynı anda veya teker teker egemen olur ve kişinin içinde savaşır ta ki sağduyu artık bu nitelikleri organize edemez ve hiçbir şekilde tümüyle yola getiremez hale gelene kadar…

Gerçek şu ki içimizdeki tüm bu düzensizliğin kökü her birimizin içinde daha az ya da daha çok var olan bireysellik niteliğinden başka bir şey değildir.

Bireyselliğin yüce bir nedenden geldiğini, bu niteliğin bize doğrudan dünyada tek ve tüm yaratılışın Kökü olan Yaradan’dan geldiğini açıklığa kavuşturmamıza rağmen; yine de dar egoizmimizin içine oturan bu bireysellik hissiyatı yıkım ve yok oluşu etkiler, ta ki geçmişte ve gelecekte dünyadaki tüm yıkımların kaynağı olana dek…

Gerçekten de dünyada bu bireysellik hissiyatından özgür tek bir kişi yoktur ve tüm farklılıklar sadece bunun kullanım şeklindedir -kalbin arzuları için, yönetmek için, ya da saygı için- ve insanları birbirinden ayıran şey de budur.

Ancak dünyadaki tüm insanların eşit tarafı, her birimizin kendi kişisel menfaatlerimiz için mümkün olan her yol ile tüm insanları istismar etmeye ve kötüye kullanmaya hazır olduğumuzdur; üstelik kişinin kendisini dostunun yıkımı üzerine inşa ettiğini hiç dikkate almadan. Kişinin seçtiği doğrultuya göre her birimizin, kendimize ne kadar müsaade ettiğinin bir önemi yoktur; zira arzu aklın köküdür, akıl arzunun değil. Aslında, insan ne kadar daha yüce ve mükemmel ise bireysellik niteliği de tam olarak o kadar yüce ve mükemmeldir.

Bireyselliğin Doğasını, Kolektifte ve Bireyde Evrimin Konusu Olarak Kullanmak

Şimdi, dünya barışının ortaya çıkışı zamanında insanlık tarafından sonunda kabul edilecek olan doğrudan koşulları anlamaya çalışacağız ve bu koşulların bireye ve kolektife mutlu bir yaşam sağlama konusunda nasıl faydalı olduğunu ve insanoğlunun bu özel koşulların sonunda kendilerine yüklenme arzusunu öğreneceğiz.

Her insanın kalbinde bulunan ve tüm dünyayı kendi hazzı için yutmak isteyen bireysellik konusuna geri dönelim. Bunun kökü doğrudan Yaradan’dan insanlara uzanır, bunlar O’nun dallarıdır. Burada cevaplandırılması gereken bir soru vardır: “Nasıl olur da böyle bozuk bir form, dünyadaki tüm yıkım ve zararın babası olacak şekilde içimizde ortaya çıkacak? Nasıl olur da her inşanın kaynağından her yok oluşun kaynağı çıkmış olabilir?” Böyle bir soruyu cevapsız bırakamayız.

Aslında, yukarıda bahsedilen bireysellikte madalyonun iki yüzü vardır. Eğer madalyonun üst tarafından, eşsiz olan ile form eşitliği tarafından incelersek sadece başkalarına ihsan etme formunda çalışır. Zira Yaradan tümüyle ihsan edendir ve alma formundan hiçbir şeye sahip değildir; çünkü O’nun hiçbir eksikliği yoktur ve yaratmış olduğu varlıklardan hiçbir şey almaya gereksinimi yoktur. Bu yüzden, O’ndan bize uzanan bireysellik de kendimiz için hiçbir şey almadan sadece başkalarına ihsan etme formunda hareket etmelidir.

Madalyonun diğer tarafında, yani bireyselliğin içimizde fiilen nasıl çalıştığıyla ilgili olarak tümüyle zıt yönde işlediğini görüyoruz; çünkü sadece kişinin kendisi için alma formlarında işliyor. Örneğin; dünyadaki en önemli ve zengin adam olma arzusu gibi… Bu yüzden yukarıdaki madalyonun iki yüzü birbirinden doğu ile batı gibi ayrıdır.

Bu bize sorumuzun cevabını verir: “Dünyada eşsiz olan O’ndan kaynaklanan ve bize gelen, her yapının kaynağı olanın; aynı bireyselliğin içinde, içimizde her yıkımın kaynağı olarak işlev görmesi nasıl mümkün olur?” Bunun bize gelme sebebi, kendimiz için almak olan o değerli aracı ters yönde kullanmamızdandır. İçimizdeki bireyselliğin asla ihsan etme formunda hareket etmeyeceğini söylemiyorum; çünkü aramızda bireyselliği başkalarına ihsan etme formunda işleyen insanlar olduğunu da inkâr edemezsiniz, mesela ortak iyilik için tüm parasını kullananlar ve tüm çabalarını ortak iyiliğe adayanlar gibi…

Ancak, detaylarını verdiğim madalyonun o iki yüzü hiçlikte başlayan ve gelişim derecelerini, önceden belirlenmiş mükemmellik ölçüsü olan zirveye ulaşana dek bir dereceden bir sonraki üst dereceye ve oradan da yine bir sonraki üst dereceye zaman içinde tırmanan ve her şeyi bütünlüğe getiren yaratılışın gelişiminin sadece iki noktasından bahsetmektedir ve orada sonsuza dek kalacaktır.

Bu iki noktanın gelişim sırası şöyledir: 1) Başlangıç noktası; tümüyle hiçliğe yakın olan en alt derece… Bu, madalyonun ikinci yüzü olarak tarif edilir. 2) Kaldığı ve sonsuza dek var olduğu zirve… Bu da madalyonun ilk yüzünde tarif edilir.

Ancak içinde bulunduğumuz dönem; zaten büyük ölçüde gelişti ve zaten pek çok sayıda dereceye yükseldi. Hali hazırda yukarıda bahsedilen ikinci yüz olan en alt safhasının üzerine yükselmiş ve önemli ölçüde ilk yüze yakınlaşmıştır.

Dolayısıyla, aramızda bireyselliğini başkalarına ihsan etme formunda kullanan insanlar zaten var. Ancak bunların sayıları azdır; çünkü hâlâ gelişim yolunun ortalarındayız. Derecelerin en üst noktasına geldiğimizde hepimiz bireyselliğimizi başkalarına ihsan etme formunda kullanıyor olacağız ve hiç kimsenin bireyselliğini kişisel alma formunda kullanacağı bir durum asla olmayacak.

Bu sözlerle, son nesildeki yaşamın koşullarını -tüm insanlığın ilk yüzün seviyesini gerçekleştirdiği ve bireyselliğini hiçbir şekilde kişisel alma formunda değil, sadece başkalarına ihsan etme formunda kullandığı- dünya barışı dönemini inceleme fırsatını buluyoruz. Burada, yukarıda bahsedilen yaşam formunu kopyalamak iyi olur. Böylece bize bir ders olarak ve yaşamlarımızın dalga seli altında akıllarımızı yatıştırmakta bir rol modeli olarak hizmet eder. Belki de bunu yapmaya değer ve üst yaşam formuna benzemeyi denemek bizim neslimizde mümkün olur.

Son Nesildeki Yaşam Koşulu

Öncelikle, herkes ülkenin refahı ve dünyanın refahı olan toplumun refahının tümüyle birbirine bağlı olduğunu derinlemesine anlamalı ve çevresine açıklamalıdır. Toplumun yasaları ülkedeki her birey için tatminkâr olmadığı ve ülkenin hükümetinden hoşnutsuz bir azınlık bıraktığı sürece, bu azınlık ülkenin hükümetine karşı birlik olur ve onu devirmeye çalışır.

Eğer azınlığın gücü ülkenin hükümeti ile yüz yüze mücadele etmeye yeterli değilse onu dolaylı yoldan indirmek isteyecektir. Mesela, ülkeleri birbirine karşı kışkırtarak savaşa getirmek gibi… Çünkü savaş zamanında hoşnut olmayan çok daha fazla insan olur ki bunlarla ülkenin hükümetini indirecek kritik kitleyi gerçekleştirme ve kendileri için uygun yeni yönetimi oluşturma ümitleri olur. Bu yüzden, bireyin barışı ülkenin barışı için doğrudan bir nedendir.

Dahası, ülkenin her zaman sahip olduğu, savaş konusunda uzmanlaşmış ve bu konuda bilgi ve mühimmat sağlayan kısmı; sosyal nitelik bakımından ele alındığında her zaman çok küçük bir azınlıktır. Üstüne bir de bu azınlığı mevcut kurallardan memnun olmayan azınlığa eklersek her an savaş ve kan dökmeyi arzulayan çok büyük bir insan kitlesi olur.

Dolayısıyla, dünyanın barışı ve ülkenin barışı birbirine bağlıdır. Bu yüzden, ülkenin o akıllı ve açıkgöz, hâlen hayatından hoşnut kesiminin bile onları yerlerinden indirmeye çalışanların yarattığı gerginlikten dolayı hayatlarının güvenliğiyle ilgili endişe edecek çok şeyleri var. Eğer, barışın değerini anlasalardı son neslin yaşamının işleyişini benimsemekten mutlu olurlardı. Zira şöyle söylenir: “İnsan sahip olduğu her şeyi hayatı için verecek.”

Kendin İçin Almada Izdırap Hazza Karşıdır

Bu yüzden, yukarıdaki planı inceleyip derinlemesine kavradığımızda yaşadığımız tüm zorluğun doğamızı, kendimiz için alma arzusundan başkalarına ihsan etme arzusuna dönüştürmekte yattığını görürüz; zira bu iki şey birbirini inkâr eder. İlk bakışta, bahsettiğimiz plan hayali ve insan doğasının üstünde bir şey gibi görünür. Ancak buna derinlemesine eğilirsek kişinin kendisi için almak ile başkalarına ihsan etmenin zıtlığı, psikolojik bir konudan başka bir şey değildir; çünkü aslında kendi menfaatimize olmadan başkalarına ihsan ediyoruz. Bunun böyle olmasının nedeni kendin için almanın, içimizde birkaç şekilde ortaya çıkmasıdır. Mesela, mal mülk, kalbin, gözün hazzı için dünya malı vs. gibi… Bunların tümü tek bir isimle tanımlanır; haz. Bu nedenle, bir kişinin kendisi için almasının tam olarak özü, haz arzusundan başka bir şey değildir.

Bir düşünün; eğer kişinin hayatının yetmiş yılı boyunca tüm hazlarını toplayıp bir kenara ve kişinin hissettiği tüm ızdırap ve üzüntüyü toplayıp diğer bir tarafa koyacak olsaydık, eğer sonucu görebilseydik hiç doğmamış olmayı tercih ederdik. Eğer durum böyle ise o zaman kişinin yaşamı boyunca elde ettiği nedir? Eğer kişinin yaşamı boyunca yüzde yirmi haz ve yüzde seksen ızdırap elde ettiğini varsayarsak, sonra bunları birbirinin karşısına koyarsak yüzde altmış ızdırap hâlâ ödüllendirilmemiş olarak kalır.

Ancak bunun tümü kişisel bir hesaptır, tıpkı kişinin kendisi için çalıştığında yaptığı gibi… Ancak, dünya çapında bir hesaplama yapacak olursak birey kendi arzu ve sürekliliği için gerekli olandan daha fazlasını üretir. Dolayısıyla; eğer yön, kişinin kendi için almaktan ihsan etmeye dönecek olursa kişi fazla ızdırap hissetmeden ürettiği üründen haz alacaktır.

[1] Çevirmenin notu: Merhamet, merhamet niteliğine sahip olan kimse.
Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,405