e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Tövbe

Makale No. 27, Tav-Şin-Mem-Hey, 1984-85

Zohar’da şöyle yazılmıştır (Nasso, madde 28): ‘Bu emir, Teşuva’nın (tövbe) emridir ve Bina’dır. Bina nedir? Bina, Ben Yod-Hey’in (Yod-Hey’in oğlu) harfleridir. Bu oğul, ona tutunan ve Yod-Hey’in Mohin’ini ondan alan Vav’dır. Tövbe eden herhangi biri, Malhut olan Hey harfini, HaVaYaH’ın tamamlandığı, Ben Yod-Hey olan Vav harfine dönüştürmüş gibidir’.

Zohar’da (Nasso, madde 29) şöyle yazar, ‘Hey harfi, kesinlikle kelimelerin bir itirafıdır. Bu, ‘Kelimelerini seninle birlikte al ve Efendi’ye götür. O’na de ki ‘… dudaklarımızın meyvesini sunabiliriz” ifadesinin anlamıdır. Kişi günah işlediğinde, kesinlikle Hey’in, Vav’dan ayrılmasına sebep olur. Tapınağın yıkılmasının, İsrail’in oradan uzaklaştırılmasının ve ulusların arasında sürgünde kalmasının sebebi, budur. Bu sebeple, tövbe eden kişi, Hey’in, Vav harfine dönmesine neden olur.

Zohar’da (Nasso, madde 31) şöyle yazar: ‘Bu cevaba, ‘yaşam’ denir’. Malhut ve Hey-de-HaVaYaH olan bu cevap, ‘yaşam’ olarak adlandırılır, şöyle yazıldığı gibi, ‘çünkü ondan, yaşamın çocukları akar’, Malhut’un çocukları olan İsrail’in ruhuna, ‘yaşam’ denir. O, kişinin ağzına zahmetsizce giren ve çıkan Hevel’dir (ağız dumanı). Bu, ayrıca Hibaraam’ın (yaratıldılar) Hey’inin anlamıdır, zira Hey harfi, ağız tarafından, diğer bütün harflerden daha kolay telaffuz edilir. Onun hakkında şöyle söylendi, ‘Çünkü adam, Efendi’nin ağzından çıkanla yaşar’, çünkü Malhut’a, ‘Efendi’nin ağzından çıkan’ denir. Ayrıca, o, adamın başındadır, ‘Başımın üstünde Efendi durur’ ifadesinde olduğu gibi. Onunla ilgili şu dendi, ‘Ve gördüğü, Efendi’nin görüntüsüdür’, zira Malhut’a, ‘Efendi’nin görüntüsü’ denir ve de ‘Bir adam, yalnızca görüntüde yürür”.

Zohar’da (Nasso, madde 32) şöyle yazılmıştır, ‘Ve O, bir adamın başının üstünde olduğundan, başı çıplak olarak dört Amot (yaklaşık dört feet) yürümemelidir, çünkü O, adamın başından uzaklaşırsa, yaşam, adamı derhal terk eder’.

Yine Zohar’da (Nasso, madde 34) şöyle yazar: ”Bu, kesinlikle onların ileri sürdüğü Hey’in bu şekliyle ilgilidir, ‘Hazinemde iyi bir hediye var, adı Şabat’tır. Şabat, O, Bina’ya yükseldiğinde Malhut’tur. Şabat olan bu Malhut, İsrail’in üzerinde olduğunda, onlar, ne emeğe ne de köleliğe sahiptir ve içinde çalışıp didinen ruh durur ve dinlenir’.

Kutsal Zohar’ın Malhut’a verdiği bütün bu isimleri anlamamız gerekir.

  1. Malhut’a Hey denmesinin ve emek ve çaba göstermeksizin Hevel olmasının anlamı nedir? Nihayetinde, şöyle bir kural vardır, ‘Çaba göstermedim ve buldum, inanmayın’.
  2. Malhut’a, ‘yaşam’ denmesinin anlamı nedir? Bir kaç yerde, Kutsal Zohar, Malhut’u, oradan ölümün uzandığı, ‘yargı niteliği’ olarak adlandırır.
  3. Malhut’a ‘Efendi’nin ağzı’ denmesiyle kastedilen nedir?
  4. Onun adamın başında olması ne anlama gelir?
  5. ‘Ve gördüğü, Efendi’nin görüntüsüdür’ şeklinde yazıldığı gibi, neden Malhut’u ‘Efendi’nin görüntüsü’ diye adlandırır?
  6. Bir adam, yalnızca görüntüde yürür’ şeklinde yazıldığı gibi, Malhut’a, ‘Tzelem’ (görüntü) denmesi ne anlama gelir?

Yukarıdakileri açıklamak için, öncelikle yaratılışın amacını yani yaratılanların, Yaradan’la sahip olması gereken bağı anlamalıyız. Çabamızın tamamı şu eksen çerçevesindedir; ıslaha gelmediğimiz sürece cezalarla ızdırap çekeriz. Aynı zamanda yaratılanlar Yaradan’a bağladığı zaman edineceğimiz tüm ödülde de budur.

Yaratılışın amacının, O’nun yarattıklarına iyilik yapmak olduğu bilinir. Ancak, form eşitliği meselesi vardır; maneviyatta, form eşitsizliğine, ‘daha uzak’ ve form eşitliğine, ‘daha yakın’ denir.  Utanç ekmeğini önlemek için, O’nun yarattıklarına iyilik yapma arzusu sınırsız da olsa, yine de form eşitliği koşulu verildi, yani Yaradan’a memnuniyet vermek için olmadıkça, haz ve memnuniyet almamak.

Buradan bize emek meselesi, yani bir Masah (perde) yapma gerekliliği uzanır, böylece ihsan etmekten haz ve memnuniyet alabiliriz. Bu gösterdiğimiz çabanın köküdür, şöyle yazıldığı gibi, ‘Panim Meirot Umasbirot Kitabına Genel Önsöz, (madde 3): `Bilin ki, Masah’taki engelleyici güç nedeniyle, Malhut’un Kli’sindeki Masah karanlığın köküdür, üst ışığın Behina Dalet’e yayılmasını durdurur. Bu, ödül almak için sarf edilen çabanın da köküdür, zira çaba göstermek, işçi sadece dinlendiğinde rahat hissettiği için, gönülsüz olarak yapılan bir eylemdir. Ama mülk sahibi maaşını ödediğinden, mülk sahibinin iradesinin önünde, kişi, kendi iradesini iptal eder’.

Bu nedenle bütün yapmamız gereken, çalışmaktır. Bu üzerimize düşen tek şeydir, şöyle yazıldığı gibi, ‘Tanrı’nın yapması için yarattığı’. ‘Yaratılan’, arzusu, yarattıklarına iyilik yapmak olan Yaradan’a dayandırdığımızdır. ‘Yaratılan’ ifadesinden bize, ayrılık ve form eşitsizliği meselesi uzanır. Ancak ‘yapmak’ ile, yani ihsan etme derecesine ulaşmak için yaptığımız çalışma ile, form eşitliği yoluyla bir kez daha Yaradan’a yaklaşırız.

Bu, yaratılanlar ve Yaradan arasında ortaklık anlama gelir, Zohar’da (‘Zohar Kitabına Önsöz’, madde 67) yazıldığı gibi: ‘Ve Zion’a, ‘Siz Benim halkımsınız’ demek için. ‘Siz Benim halkımsınız (Ami) olarak telaffuz etmeyin, Benimle ortak anlamına gelen, ‘Benimlesiniz (İmi) olarak telaffuz edin. Şöyle ki, “karanlık” olarak adlandırılan alma arzusunu yani eksikliği, Yaradan verdi, şöyle yazıldığı gibi, ‘Ve karanlığı yarattı’. Bu, O’nun iyilik yapma arzusundan gelir. Yaratılanlar Masah’ı edinmelidir, bununla form eşitliğine geliriz, çünkü sadece o zaman, O’nun yarattıklarına yaptığı iyilikten gelen bolluğu almaya uygun olan Kelim’e (kaplar) sahip oluruz. Buna göre, ‘yarattı’ yukarıdan ve ‘yapmak’ aşağıdakinden gelir.

Çalışmada iki mesele olduğunu görüyoruz: 1) Çalışma ve ödül bu iki meseledir. Çalışma, ödülün olduğu yerde değildir, yani çalışma zamanı ve ödül zamanı ayrıdır. 2) Çalışma ve ödül aynı yerde ve aynı zamandadır.

Çaba göstermek, kişinin bir hareket yapması gerektiği anlamına gelir ve hareket de üç şekilde gerçekleşir: 1) Bedenin çabası 2) Zihnin çabası 3) En zor olanı içsel çaba. Bu, kişi, zihni ve aklı ile çelişen şeyler yaparken, zihniyle çalışmak zorunda olduğunda yapılır. Yani, kişi, zihnini iptal etmelidir. Bunun anlamı, zihnin, kişinin bunu ya da şunu yapmasını zorunlu kılmasına rağmen kişi bu hareketi yapar ve zihnini, zihnine göre %100 doğru olduğunu anladığı şeyi, iptal eder. Yani yine de bunu iptal eder. Bu gerçek çalışmadır.

Çaba gösterme meselesine geri dönelim, örneğin, kişi bu hareket için, ödül almak üzere bir hareket yapsın, yoksa kişi dinlenmeye devam ederdi, zira yaratılışın doğası gereği, insan dinlenmeyi arzular. Bunun sebebi, On Sefirot Çalışmasında (Kısım 1, Histaklut Pnimit (İçsel Yansıma), madde 19) açıklanmıştır: ‘Çünkü kökümüz hareketsiz ve huzurludur; O’nda hiçbir hareket yoktur’.

Bundan dolayı, görüyoruz ki, kişi, ödül için sahip ihtiyacın büyüklüğü, önemi ve gerekliliği ölçüsünde çaba gösterebilir. Ancak kişi, çaba olmaksızın, ödül kazanmak için bir taktik bulacak olsaydı, çabadan derhal vazgeçerdi, çünkü ona göre çaba, ancak ödülü elde etmek için bir araçtır. Nitekim ödülü, çalışma sayesinde değil de, başka yollardan elde edebilirse, o zaman kişi, çalışması için hiçbir ödül almadığından, şöyle düşünürdü, ‘Hiçbir şey elde etmeyeceksem neden çalışmalıyım?’, zira bu çalışma için, çalışmadan da, ona verilecek olanı alabilir. Bunu takiben, eğer kişiye ödeme yapılmazsa, dediğimiz gibi, ödemesiz çalışmasına imkân yoktur ve bundan dolayı, kişi, çalışmaktan vazgeçer.

Bu, iş ve ödül iki ayrı yerde ve iki seferde olarak kabul edilir, zira çalışma, diyelim ki bir fabrikadadır ve ödeme ofistedir, aldığı maaş çekidir. ‘İki seferde’, iş için ayrı bir zaman ve ödül almak için ayrı bir zaman anlamına gelir. Çünkü iş, her saat ve her dakika, ödül ise yalnızca günün sonunda, kişi işi bitirdiğinde alınır, şöyle yazıldığı gibi (Deuteonomy, 24:14), ‘İşe aldığınızı ezmeyeceksiniz… Her gün, güneş batmadan önce ona ücretini vereceksiniz.’

Ama bazen çalışma ve ödeme aynı yerde ve aynı zamandadır. Çalışmanın kendisinin ödül olduğu yerde, bu böyledir ve kişi çalışması, yani bedenin yaptığı her hareket için, başka bir ödül verilmesini beklemez. Yukarıda söz edildiği gibi, beden ödül olmadan hiçbir şekilde harekete geçmez.

Ama burada, kişinin çalışması ödül olduğunda, ödülü, tam da çalıştığı yerde alır. Ve ayrıca, kişi çalışırken ödül alır. Şöyle ki, günün sonunda olduğu gibi, ödülün başka bir zaman verilmesi için, beklemeye gerek duymaz, aksine her bir hareketi, hemen orada ve o zaman ödüllendirilir.

Örneğin, büyük bir ADMOR (yüksek rütbeli rabbi), İsrail’e gelir. Diyelim ki Lubavitç’in ADMOR’u gelir ve bütün takipçileri onu karşılamaya gelir. Ve elinde, takipçilerinden birine taksiye koyması için verdiği küçük bir paket vardır. Daha sonra ADMOR, 100 dolar alır, paketini taksiye taşımasının karşılığında takipçisine verir. Takipçisi, bu parayı almayı kesinlikle reddedecektir. Ve ADMOR ona şöyle sormalıdır, ‘Neden bu parayı almıyorsun? Çok mu az? Takipçim olmayan, bir ADMOR’un ne olduğunu ve benim önemli bir kişi olduğumu bilmeyen sıradan bir hamala, 10 dolar verseydim bana teşekkür ederdi. Sana, sıradan bir hamala verdiğimin 10 katını veriyorum ve sen almıyorsun?’.

Bununla ilgili ne söylemeliyiz? Takipçisi ondan, taşıma için özellikle para almak istemedi, çünkü ADMOR’un büyüklüğünü ve önemini biliyor ve ADMOR, onu kendisine hizmet etmesi için seçti. Bu, çok değerli, büyük bir ödüldü. Takipçilerinden biri ADMOR’un yapmasına izin verdiği hizmeti ondan alabilseydi, kesinlikle şöyle derdi: ‘Dünyadaki bütün para, ADMOR’un bana verdiği bu hizmetle karşılaştırıldığında değersizdir, herkesin içinden o beni seçti’.

Burada görüyoruz ki emek ve ödül aynı yerde ve aynı zamandadır, zira çalışma boyunca yani yükü taşıdığı sırada ödüllendirilmedir, zira ödül olmaksızın çalışmak imkânsızdır. Başka bir yerden ödül almaz yani çalışma, taşıdığı pakettir ve ödülü başka bir yerde değildir, yani para ya da başka bir zamanda, işi bitirdiğinde aldığı ödül değildir.

Daha doğrusu burada iş ve ödeme aynı yerdedir. İş, paketi taşımaktır ve ödül de ADMOR’un paketini taşımaktır. Kişi, ödül olarak kabul edilen başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Tam tersine, ADMOR’un paketini taşıma işinin kendisi onun ödülüdür.

Bu, ayrıca ‘aynı zamanda’ olarak kabul edilir, yani kişi çalışırken aynı zamanda ödüllendirilir ve burada kişinin ödülünü işini bitirdikten sonra alacağı söylenemez. Tam tersine, ödemesini hemen o anda alır. İşin zamanı ve ödemenin zamanı burada ayrılamaz çünkü kişinin bütün ödülü, ADMOR’a verdiği hizmettir. Kişi, bu hizmetten, dünyadaki herhangi bir servetten alacağından daha fazla zevk alır.

Dolayısıyla burada yeni bir şey vardır; kişinin çalışmasının her anında ödül alması diye bir şey olamaz. Aksine ödül daima çalışmadan sonra gelir, şöyle yazıldığı gibi, ‘bunları bugün yapmak ve bunların ödülünü yarın almak’ vardır. Ama burada bu farklıdır, yani çalışma ve ödül bir hale gelir.

Dolayısıyla çalışma, ödül almak için çaba göstermek olarak kabul edilmez. Çalışma ve ödül, yalnızca iki yer ve iki zamanda olduğu zaman, çalışma, çaba göstermek olarak kabul edilir. Yani çalışma, sadece ödül almak için bir araç olduğunda. Bu nedenle, kişi aracı bir tarafa atıp, amacı hemen edinebilseydi, araca ihtiyacı neden olsun? Bu sebeple, tüm amaç ödül olduğundan, kişinin ilgisi yalnızca ödülde olur ve daima nasıl daha az çalışıp daha çok kazanacağını araştırır.

Ancak, çalışma ve ödül eşzamanlı ise, çalışma, kişinin bu çalışmaya vermekten kurtulmak isteyeceğini emek olarak kabul edilir diyemeyiz. Zira çalışma ve ödeme, kişi önemli bir kişiye hizmet etmekten zevk aldığı için, aynı yerde ve aynı zamandadır.

Buna göre, Tora ve Mitzvot’ta çaba göstermek, kişi yalnızca Tora ve Mitzvot’un yükünü, tıpkı ADMOR’un önemini bilmeksizin ADMOR’un paketini taşıyan hamal gibi taşıdığı zaman olur. O zaman kişi, daima pazarlık eder ve ADMOR’un onun emeği için ödediğinden daha fazla ödül ister, Lubavitç’in ADMOR’u ile ilgili alegoride bahsettiğimiz gibi. Şöyle ki, ADMOR’un ona verdiği paketi alan takipçi, ADMOR’un önemini ve büyüklüğünü anladığından ADMOR’dan hiçbir ödül istemez. Tam tersine, ödülün büyüklüğü, kişinin ADMOR’un büyüklüğünü ve önemini takdir etmesi ile ölçülür; kişi ek ödülü böyle alır.

Doğamız gereği, önemli bir insana hizmet ettiğimizde, büyük bir memnuniyet duysak da önemde bir fark vardır. Kişi, şehirdeki en önemli insana hizmet ederse, bunun ona verdiği memnuniyet, bu, ülkedeki en önemli insana hizmet ettiğini bildiği zamanki gibi değildir. Ve dünyadaki en önemli kişiye hizmet ettiğini bilirse, memnuniyeti çok daha büyük olacak, o zaman kişinin sevinci, sınırsızca büyüyecektir.

Dolayısıyla Tora ve Mitzvot’ta, Yaradan’ın önemi ve büyüklüğü bizde eksik olduğundan çaba sarf ederiz. Kutsal Zohar’ın sözlerinde, buna, bütün düşüncemiz yalnızca ‘Şehina’yı (Kutsallık) tozdan kaldırmak’ olmalıdır denir. Yani, bizim için maneviyat, tamamen yüzün gizliliğindedir ve çalışmamızın önemini hissetmeyiz. Şöyle ki, kim için çalıştığımızın ve kime hizmet ettiğimizin önemini hissetmeyiz. Bu nedenle, bu çalışmanın üstesinden geldiğimizde, zorlayarak çalışırız. Buna, ‘çaba göstermek’ denir, zira ödül, çalışmanın yerinde değildir.

Başka bir deyişle, kişi, zorlayarak çalışmayla, ödülü, bir süre sonra ve başka bir yerde almayı umar. Ödül, çalışma zamanından uzak olduğundan, kişinin şimdi çalıştığını ve ödülü daha sonra alacağını düşünmek için zamanı olur. Bu nedenle, çalışmanın olduğu bir zaman vardır ve buna, ‘çaba göstermek’ denir.

Bu, kişi çalışmanın önemini yani kime hizmet ettiğini hissettiği zaman böyle değildir. İşte o zaman ödül, çalışmanın yerindedir. Böyle bir çalışma, çalışma ve ödül aynı zamanda ve aynı yerde olduğu için, çaba göstermek olarak kabul edilmez ve bu çaba değildir.

Eğer çalışma ve ödül aynı yerde ise bu durumda çalışmanın kendisinin ödül olduğunu anlayabiliriz. Bundan dolayı kişi, çalışmayı bırakmak istemez, çünkü doğal olarak amaçtan vazgeçmez, yalnızca araçtan vazgeçer. Bu sebeple ödül ve çalışma aynı yerde ve aynı zamanda olduğunda kişi, çalışmayı bırakamaz. Zira eğer çalışmayı bırakırsa, çalışma ve ödül, aynı yerde olduğundan ödülden de vazgeçmiş olur.

Ancak bir kişi, yukarıda bahsi geçen alegorideki hamal gibi çalışırsa, orada çaba vardır, çünkü çalışma ve ödül iki ayrı yerdedir. O zaman kişi, ödül için yalnızca bir araç olan çaba göstermekten vazgeçmek ve ödülü almak ister. Örneğin, bir sonraki dünyayı edinmek için çalışan bir kişi, sonraki dünya ona çaba göstermeksizin verilirse, çalışmayı bırakmaya isteklidir, zira kişinin araca değil, yalnızca amaca ihtiyacı vardır.

Hediye ile ilgili olarak aynı şekilde düşünebiliriz. Eğer önemli biri, başka birine bir hediye verirse, alıcı hediye ile ilgili olarak iki şeyin farkına varır: 1) hediyeyi veren onu seviyordur yoksa ona hediye vermezdi 2) hediyenin kendisi

Burada da aynı muhakemeyi, yani hedefin ve aracın ne olduğuyla ilgili sorgulamayı yapmalıyız. Ayrıca verenin önemini belirlemeliyiz; eğer veren, önemli bir kişiyse o zaman sevgi, hedeftir ve burada hediye sayesinde sevginin göründüğü yerde, hediye yalnızca araçtır. Dolayısıyla burada da, kişi sevgiden değil, hediyeden vazgeçmeye isteklidir. Ama veren sıradan biriyse, o zaman hediye, hedef ve sevgi, araçtır ve kişi, ona hediyeler verdiği sürece, sevgiden vazgeçebilir. Bunun sonucunda, ister versin ister alsın, orada kişinin önemi aynı hesaptadır.

Şimdiye kadar, ödül ve çalışma hakkında konuştuk. Ancak başka bir mesele, yani ceza meselesi vardır. Şöyle ki, eğer kişi Tora ve Mitzvot’u tutmazsa, bunun için cezalandırılır. Ama burada da, cezanın, kişinin yasaları çiğnediği yer ya da başka bir yer ve başka bir zamanda olup olmadığını sorgulamalıyız.

Mesela, devletin kurallarına göre işleyen ödül ve cezayı ele alalım. Devletin yasalarına uymayan kişi cezalandırılır. Kişinin cezası, aynı yerde ve aynı zamanda değildir. Başka birinin mallarını çalmış ve yakalanmış bir kişi, bir ceza, diyelim ki hapis ya da para cezası alır. Ama bütün bunlar, aynı yerde ya da aynı zamanda olmaz. Ancak bu kişinin hırsız olduğu bilinmezse hiçbir zaman cezalandırılmaz.

Aynı şey, Tora’nın kurallarını çiğneyen günahkârlara uygulanır. Ama Tora’nın kurallarını çiğneyen ile devletin yasalarını çiğneyen arasında büyük bir fark vardır. İfşa olan kısımda yani Tora ve Mitzvot’taki çalışmada, herkes öbürünün ne yaptığını görebilir. Burada da günah ve ceza da aynı yerde ve aynı zamanda değildir. Eğer bir kişi günah işlerse ve bunu gören tanıklar varsa günahı için kişi cezalandırılır. Örneğin, eğer kişi, domuz eti yemişse ve insanlar bunu görmüşse, daha sonra mahkeme bu günah için, kişinin kırbaçlanmayı hak ettiğine hükmeder. Buna göre, günah ve ceza iki ayrı yerde ve iki ayrı zamandadır, devletin yasaları çiğnendiği zaman olduğu gibi.

Ancak adamın çalışmasında, ‘gizli kısım’ denen Tora’nın içselliğine yaklaşırken, orada mesele gizlenmiştir ve hiç kimse adamın içsel çalışmasını göremez, zira hiç kimse kişinin kalbinde ne olduğunu bilemez. Mesela bir adam gelir ve ‘İnsanların Tora öğrendiği bir okula, büyük bir bağış yapmak istiyorum. Ancak, orada, okulda büyük bir bağış yaptığımı yazan taştan büyük bir isim plaketi olmasını ve gazetelerde reklamının yapılmasını istiyorum, ki böylece nereye gidersem gideyim bana saygı duyulsun,’ der.

Bu adamın, hayırsever olduğunu söyleyebiliriz, ama niyetinin, özellikle Tora öğrenenleri desteklemek olduğunu söyleyemeyiz, zira ‘kendini-sevmek’ olarak adlandırılan saygınlık arayışı da, Tora öğrenenlerin desteklenmesine karışmıştır. Ancak kişinin gerçek niyeti bizden gizlidir, çünkü belki gerçekten de tek istediği, sadece Tora öğrenenleri desteklemektir. Ve parasını alanların ona saygı duymasını engellemek için, kişi hayır kurumuna ödeme yapmak isteyerek, saygı istiyormuş, sanki para arzusunu, onur arzusu ile değiştirmek istiyormuş gibi yapar. Doğal olarak saygı görmez.

Adam ile adam arasında, ifşa olan ve gizli kalan kısmı ayırt etmeliyiz. Ama adam ile Tanrı arasında, orada kesinlikle büyük bir fark vardır. Bilgelerimiz şöyle der, ‘Kişi Lo Lişma’da (O’nun adına değil) olsa bile, daima Tora ve Mitzvot’a bağlanmalıdır, zira Lo Lişma’dan Lişma’ya (O’nun adına) gelir’ (Pesahim, 50b). Bu nedenle, Mitzvot eyleminde ve Tora çalışmasında ifşa olmuş kısım yani eylem ile gizlenmiş kısım, yani niyet arasında, büyük bir fark vardır, zira hiç kimse niyeti göremez, çünkü kişinin adamla ve Tanrı ile yaptığı eylemde, orada ortada niyetini eleştirebilecek birisi yoktur. Normal olarak, herkes kendisiyle meşguldür ve dostlarının hesaplamalarını düşünecek zamanları yoktur. Dolayısıyla kişi, yalnızca niyeti düşünür.

Şöyle ki, kişi Lo Lişma’ya bağlandığında yani ödül beklediğinde, çalışma ve ödül aynı yerde ve aynı zamanda değildir. Burada da, cezalar hakkında konuştuğumuzda, günah ve ceza aynı yerde ve aynı zamanda değildir, zira kişi cezayı, günah işledikten sonra alır ve cezanın acısını daha sonra çeker; bu dünyadaki ceza ya da bir sonraki dünyadaki ceza olarak. Bu sadece, Lo Lişma kısmına uygulanır.

Ancak, niyet üzerinde çalışanlarda -eylemlerini yalnızca ihsan etmeye yönlendirebilmeleri için- ödül ve ceza, aynı yerde ve aynı zamandadır, zira eylemini Yaradan’a memnuniyet ihsan etmeye hedeflemekten aciz oluşu, kişinin cezasıdır ve başka bir ceza verilmesine gerek yoktur, çünkü hiçbir şey ona, halen Yaradan’dan uzak olduğunu görmesinden daha çok azap veremez.

Bunun kanıtı, kişinin saygı duymak istediği Yaradan’ın sevgisine sahip olmamasıdır. Bütün bunların sebebi, kişinin Ahorayim (sırt) ve Yaradan’ın gizliliği safhasında olmasındandır. Ona ızdırap veren budur ve bu, kişinin cezasıdır. Ama kişinin ödülü de buradadır, eğer Yaradan sevgisine sahipse ve O’nu memnun etmek istiyorsa. Ancak bütün bunlar, özellikle yalnızca Yaradan için çalışmaya gelmeyi isteyen ve Lo Lişma’da olmayanları ilgilendirir. Onlarla ilgili olarak, ceza ve ödül, aynı yerde ve aynı zamandadır denebilir.

Ama normalde ceza, bunlar, iki ayrı yerde oldukları zamandır. Bu böyledir, çünkü genel olarak Tora ve Mitzvot’u izlemek, ifşa olmuş kısımda, yani yalnızca eylemdedir. Buna, ‘ifşa olmuş’ denir, çünkü eylem açısından, kişinin yaptığı ve söylediği herkese ifşa olur. İfşa olmuş kısımda, ödülün ve cezanın iki ayrı yerde olduğunu yukarıda açıkladık.

Yukarıdakilerin hepsiyle birlikte, sorduğumuz altı soruyu, Kutsal Zohar’ın sözleri ile açıklığa kavuşturacağız. Malhut’a ‘HaVaYaH’taki son Hey’, yani Behina Dalet-de-Ohr-Yaşar (Direkt Işık’taki 4. muhakeme) dendiği biliniyor. Malhut’un niteliği, almak için almaktır. Tora ve Mitzvot aracılığıyla yapmamız gereken bütün ıslahlar, Malhut’u düzeltmek içindir ki böylece içindeki alma niteliği, Yaradan’la Dvekut (tutunma) olarak adlandırılan ihsan etmek niteliği haline gelsin. Ancak eğer niyeti, ihsan etmek değilse, Yaradan’dan uzaklaşmış olur.

Ayrıca, üst dünyalar hakkında öğrendiğimiz her şeyin ruhlarla ilgili olduğu bilinir, bilgelerimizin şu sözlerinde olduğu gibi (Vayikra, 36:4), ‘Rabbi Birkiya dedi ki, ‘Cennet ve yeryüzü yalnızca İsrail’in erdemiyle yaratılmıştır, şöyle yazıldığı gibi, ‘Başlangıçta Tanrı yarattı’, ve İsrail dışında bir başlangıç yoktur, şöyle söylendiği gibi (Jeremiah, 2), ‘İsrail, Efendisi için kutsaldır, O’nun ilk hasatıdır”’.

Bu nedenle, üst dünyalarda öğrendiğimiz her şey, yalnızca ruhların üst bolluğu almaları içindir, bilindiği gibi yaratılışın amacı, yarattıklarına iyilik yapmaktır. Malhut’u yöneten form eşitsizliğinin ıslahı gerekir, zira form eşitsizliği maneviyatta ayrılığa neden olur ve bu Kli’ye Malhut denir, bu tüm ruhların Kli’sidir ve insan bundan yaratılmıştır. Kişi bunu ıslah etmelidir ki böylece bütün alma kapları, ihsan etmek için çalışabilsin.

Zohar Kitabı’na Giriş’te (madde 10-11) yazılanlara bakalım: ‘Ve ruhların Kli’sinin üzerinde uzanan bu ayrılığı düzeltebilmek için, O, bütün dünyaları yarattı ve onları iki sisteme ayırdı, şu ayette olduğu gibi: ‘Tanrı onları birbirinin zıddı olarak yarattı’. Bunlar, dört saf ABYA dünyaları ve bunlara zıt olan dört saf olmayan ABYA dünyalarıdır. Ve O … onlardan kendileri için alma arzusunu kaldırdı ve saf olmayan ABYA dünyalarının sistemine yerleştirdi. … Ve bu dünyalar, bu maddesel dünyaya kadar kademeli olarak indi, beden ve ruhun olduğu, bozulmanın bir zamanı ve ıslahın bir zamanı olduğu yere. Çünkü kendisi alma arzusu olan beden, Yaratılış Düşüncesindeki kendi kökünden uzanır ve saf olmayan dünyalara geçer, şöyle yazıldığı gibi, ‘insan vahşi bir eşeğin sıpası olarak doğar’. Kişi ilk 13 yılında bozulma zamanı olan sistemin otoritesi altındadır. 13 yaşından sonra, Mitzvot’a bağlanarak, kişi, kendisini Yapan’a memnuniyet ihsan etmek için bağlandığında, içine damgalanmış olan kendi için alma arzusunu arındırmaya başlar ve yavaşça ihsan etmeye çevirir. Bununla, Yaratılış Düşüncesindeki kutsal ruhu, kendi kökünden genişletir. Bu, saf dünyaların içinden geçer ve bedende kıyafetlenir. …Ve böylece kişi, Ein Sof (sonsuzluk) dünyasındaki Yaratılış Düşüncesinden kutsallık derecelerini, bunlar kişinin içinde kendi için alma arzusunun, tamamen kendisini Yaradan’a memnuniyet ihsan etmek için alma formuna dönüşmesine yardım edene dek biriktirir.

Zohar Kitabı’na Giriş’te sunduğu gibi, üst dünyalarla ilgili söylediğimiz her şey, yalnızca ruhlarla ilgilidir. Bundan dolayı, Malhut’un, HaVaYaH isminden uzaklaştığını söylediğimizde, bu, HaVaYaH ismiyle bağlantı kurması için, onu düzeltmesi gereken ruhlarla ilgilidir, çünkü ruhlarla ilgili olarak daha uzağa çekilmiştir.

Ancak kişi, Cennet Krallığı’nın yükünü, mantık ötesi olarak üstlendiği ve ihsan etmeye geldiği zaman, bu insanın kökünün, yani Malhut’un da ihsan etmesine neden olur ve bu form eşitliğidir. O zaman, verenden uzak olan Malhut, form eşitsizliğinde diye kabul edilir, insanın şimdi “form eşitliği” denen ihsan etmekle uğraşması, Malhut’un kendisini HaVaYaH ismine yani verene yaklaştırması olarak kabul edilir. ‘Hey’in Vav’a geri dönmesi’ ifadesinin anlamıdır, orada Yod-Hey-Vav’a ‘üst dokuz’ denir, bunlar vericilerdir. Ve Vav harfi Malhut’a vermek olarak kabul edilir, zira şimdi Malhut, Vav gibi veriyor diye kabul edilir. Kutsal Zohar’ın Malhut’u, Hey ismiyle adlandırmasının sebebi, budur. Bu sorduğumuz ilk sorunun cevabıdır.

Bir taraftan da, kökünde, Malhut, yaratılan varlıkların köküdür. Almak için almak kökünden dolayı, Malhut olarak adlandırılır. Bu açıdan, ondan ölüm uzanır, zira almak, yaşamların yaşamından ayrılığa sebep olur. Bu sebeple, ölüm buradan uzanır. Malhut’a ‘ölüm ağacı’ (Zohar, Behaalotcha, madde 96) denmesinin sebebi budur, şöyle yazıldığı gibi, ‘Rabbi Yehuda dedi ki, ‘Rabbi Hiya, ‘Bu metin, yoksula sadaka veren herhangi birinin, Malhut’a yani ölüm ağacına yaşam eklemek için, ZA’yı yani yaşam ağacını uyandırdığını doğrular. O zaman, Malhut’ta, yukarıda yaşam sevinç vardır’ dedi”’.

Bundan dolayı görüyoruz ki, bir taraftan, kökü bakımından Malhut’a ‘ölüm ağacı’ denir, ama ruhlar ihsan etmeye bağlandığında, form eşitliğindedir ve o zaman onun üzerindeki Tzimtzum (kısıtlama) ve gizlilik kaldırılır. Özellikle buradan yani Malhut’tan, dünyaya yaşam uzanır ve bu taraftan da Malhut’a, ‘yaşam’ denir.

Bu vesileyle ikinci soruyu, Malhut’a neden ‘yaşam’ dendiğini açıklamış olduk, zira Malhut ‘ölüm ağacı’ olarak bilinir. Cevap, ıslah olduktan sonra, ‘Aşağıdaki çalışma, yukarıdaki çalışmayı uyandırır’ ifadesinde olduğu gibidir, bunun anlamı şudur; aşağıdakinin çalışması üstteki kökü uyandırır, Yaradan ile Şehina’sının birleşmesine sebep olur ve bu birleşmeden, dünyaya yaşam gelir.

Üçüncü soru, Malhut’un Yaradan’ın ağzı olmasının anlamının ne olduğudur. Maddesellikte, ağzın kişinin aklındakini açığa çıkardığını görüyoruz. HaVaYaH’a ‘merhamet niteliği’ denir. Bu, Yaradan’ın, yaratılanlara haz ve memnuniyet vermesi anlamına gelir. Malhut, ‘yaşam’ olarak adlandırıldığında, aşağıda olan, ihsan etmeye bağlandığı zaman, üst yaşam, Malhut’tan gelir. Yaratılış amacına, Ohr Haya olan ‘Hohma ışığı’ denir. Malhut, bunu açığa çıkardığında, bu, ‘Efendi’nin ağzı’ olarak adlandırılır, yarattıklarına iyilik yapmak olan yaratılış düşüncesi ifşa olur.

Bununla sorduğumuz dördüncü soruyu yorumlamaya geliriz: O, adamın başında olduğu için, adam, başı çıplak olarak, dört Amot (yaklaşık dört feet) yürümemelidir, ifadesi ne anlama gelir? Malhut’a ‘inanç’ dendiği ve inancın daima, mantık ötesi olduğu bilinir. Adamın aklı, adamın ‘başı’ olarak adlandırılır. Buna göre, kişinin üstlenmesi gereken Cennet’in Krallığı (Malhut), mantık ötesi ve aklın üstünde olmalıdır. Malhut’un, adamın başının üzerinde kabul edilmesinin sebebi budur.

Bu yüzden çıplak kafayla dört Amot yürümek yasaktır, zira O, adamın kafasından ayrılırsa, yaşam derhal ondan ayrılır. Çıplak kafalı, inanç olarak kabul edilen Malhut, kişinin aklında ve mantığında değil demektir. Söylediğimiz gibi, inanç, kişinin kafasının üstünde olarak kabul edilir. Ve kişinin inancı olmadığı için, Malhut’tan gelen yaşam ışığı, kesinlikle ondan ayrılır, zira Malhut’a, sadece kaplarını, ihsan etme kaplarına düzeltmesiyle ‘yaşam’ denir. Ancak alma kaplarında Malhut’a ‘ölüm ağacı’ denir. Yaşamın, kişiden ayrılmasının sebebi budur.

Beşinci soru, neden Malhut’a ‘Efendi’nin görüntüsü’ denir? Çünkü ‘görüntü’ sözcüğünün anlamı söylediğimiz gibi, ‘Meselenin genel bir resmine sahip olmak istiyorum’ demektir. Bundan dolayı, maneviyatın genel resmini bilmek istediğimizde bize, ‘Ve Efendi’nin görüntüsü, onun gördüğüdür’ denir. Yani, maneviyatın genel resmini görmek, kişinin Yaradan’a inanmakla ödüllendirilmesinin ölçüsüne bağlıdır. İnanç, akılda ve kalpte ifade bulur ve kişinin ödüllendirildiği inanca göre, kişi, bunun görüntüsünü edinir. Bu nedenle, Malhut’a ‘inanç’ dendiği için, Malhut’a ‘Efendi’nin görüntüsü,’ denir; yani kişinin edindiği maneviyatın görüntüsü inancına göredir.

Ayrıca, altıncı soruyu, yukarıdaki şekilde yanıtlayabiliriz: Neden Malhut’a Tzelem (görüntü) denir; yazıldığı gibi, ‘İnsan yalnız görüntüde yürür.’ Tzelem, ayrıca ‘inanç’ demektir, zira ‘güneş’, mantık (bilgi) olarak adlandırılır ve Tzel (gölge), güneşi saklayan bir şeydir. Bu, ‘kıyafet’ denen inançtır. Kişi, eğer bu kıyafete sahipse, üst ışık, onun içinde kıyafetlenir, Zohar’da yazdığı gibi (Vayechi, madde 201), ‘Tzelem ayrılırsa, Mohin ayrılır ve Mohin Tzelem’e göre kıyafetlenir’.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,289