e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Meyveden Önce Gelen Klipa

Makale no: 30, Tav-Şin-Mem-Vav, 1985-86

Balak ayetinde (madde 15) Zohar şöyle yazar: ‘Eğer Yaradan, İsrail’e doğum hakkı vermek için böyle diledi derseniz bu uygun olmaz. Gelin ve görün: Esav bir Klipa (kabuk) ve Sitra Ahra’ydı. Bilinir ki; Klipa özden önce gelir, bundan dolayı önce o ortaya çıktı. Klipa ortaya çıkıp ve kaldırıldıktan sonra, öz meydana geldi. İlk sünnet derisi, yani Esav dışarısıdır. Bunun için ilk önce ortaya çıktı. Antlaşma, yani en kıymetli olan, yani Yakup bundan sonra belirdi. Bu sebeple, Esav’ın erken ortaya çıkışı, ona doğum hakkı vermez, çünkü o bir Klipa ve sünnet derisidir, öz ve anlaşma ile karşılaştırıldığında tamamen değersizdir. Esav sadece, Klipa meyveden önce geldiği için ilk olarak ortaya çıkmıştır.

Neden cevaplanması gerektiğini anlamalıyız. Sonuçta, bilgelerimiz bu soruyu zaten yanıtlamıştır, (RASHİ tarafından ayetin başında anlatılmıştır, Bereşit [başta]): “Rabbi Yitzhak dedi ki: “Tora, ‘Bu ay size…’ sözüyle başlamalıydı; İsrail’e emredilen ilk Mitzva’dan (emir). Bereşit ile başlamasının nedeni nedir? Bunun nedeni, ‘Kendi insanlarına, ulusların mirasını vermek için O’nun eserlerinin gücünü tanıttı’ ki böylece, eğer dünya ulusları İsrail’e, ‘Siz hırsızsınız, çünkü yedi ulusun ülkesini fethettiniz’ derlerse onlar da desinler. ki: ‘Bütün dünya Yaradan’ın. O yarattı ve O seçtiği kişiye verdi. Kendi iradesi ile onlara verir, kendi iradesi ile onlardan alır ve O, bize verdi.’

Aynısı doğum hakkı için de geçerlidir. İlk önce Esav’a verdi, sonra Esav’dan aldı ve Yakup’a verdi. Doğum hakkının topraklarla aynı olduğunu söyleyemeyiz; çünkü bir toprak satılabilir, verilebilir, oysa doğum hakkı gerçekte olup bitenle ilgilidir, yani ilk doğana ‘ilk evlat’ denir ve bu değiştirilemezdir. Ama yine de; doğum hakkının satılabileceğini görüyoruz ve bu yüzden birinden alınıp diğerine verilir diyebiliriz. Yoksa nasıl ‘ve o doğum hakkını Yakup’a sattı,’ diye yazılabilir ve Yakup Esav’dan doğum hakkını nasıl satın alabilirdi ki?

Buradan doğum hakkının verilebilen bir toprağa benzediğini görürüz. O zaman, burada verilen bu cevap bize neyi ima eder, Klipa meyveden önce geldiği için önce doğmak, doğum hakkı olarak sayılmaz mı?

Durumu anlamak için önce Klipa’nın ne olduğunu bilmek zorundayız; öz nedir ve sünnet derisi nedir, çünkü o, Esav’ı ‘sünnet derisi’ olarak adlandırıyor ve anlaşma ne demektir? Çünkü o Yakup’u ‘anlaşma’ olarak adlandırıyor. Önce yaradılışın amacını belirtmeliyiz. Daha sonra, birincil nedir ve ne ikincil değildir açıklayabiliriz ki böylece meyve ve meyveden önce gelmek zorunda olan Klipa meselesini anlayabiliriz. Başka türlü olamayacağı belirtilen, bu zorunluluk nedendir?

Yaratılış amacının, yaratılana iyilik yapmak olduğu bilinmektedir. Bu nedenle O, yoktan var olan bir yaratık yarattı ki böylece bu yaratılan, ona vermek istediği haz ve memnuniyeti alabilsin. Bu yaratılana “almak için alma arzusu” denir. Yani; yalnızca almak için arzusu olan bir şeyden bahsedebiliriz, yoksa o, üzerinde konuşabileceğimiz bir varlık olarak kabul edilemezdi. Yaratılan Kli (kap) olarak adlandırılır ve Kli olmadan ışık yoktur. Bunun anlamı, yalnız Kli ile kıyafetlerdirildiği zaman ışıktan söz edebilir.

Ancak, utanç ekmeğini yememek için “form eşitliği” denen ıslah, yapıldığı zaman, “haz ve memnuniyet alma arzusu” ya da “alma” olarak adlandırılan bu Kli artık yok olur. Kişi bir şeyi almak zorunda olduğunda, orada utanç olduğu bilinmektedir, bilgelerimizin ‘Erkeklerin oğulları için krom boğazlar’ ayeti ile ilgili söylediği gibi. Kişi insandan almaya mecbur kaldığında, yüzü değişir ve krom gibi olur. Bu nedenle ‘Tzimtzum’ (kısıtlama) denilen ıslah ve gizlenme vardır, sadece ihsan etme niyetiyle haz almak için.

Bu iki şeyi idrak etmeliyiz demektir: 1) En önemlisi Kli denilen ‘haz ve memnuniyet edinme arzusudur. Bu arzu olmadan konuşacak hiç bir şey yoktur. Bununla birlikte, Sitra Ahra ve Klipot (Klipa’nın çoğulu) bu anlayıştan uzanır. Birbirinden açılıp gelen dünyalar bize bu kökten gelir, yani tüm kötülükler, bu noktadan açılıp uzanır. Bu ARİ’nin söylediği gibidir; Tzimtzum yargının köküdür, yani burada yalnız almak için alan değil, ihsan etmek için alan bir Tzimtzum da vardır. Bunun düzeni On Sefirot Çalışması, 1. Bölümde açıklandığı gibidir; başlangıçta Tzimtzum ihtiyariydi, yani hala alma üzerinde yasak yoktu. Daha sonra alma yasağı geldi, ancak hali hazırda almak için almak isteyen kimse yoktu. Yani, Tzimtzum’un yasağını ihlal etmek isteyen hiç kimse yoktu. Ancak Tzimtzum Bet [İkinci kısıtlama] yoluyla, almak için almak isteyen yeni bir varlık doğdu, ama hala Klipot yoktu.

Klipot, Nekudim dünyasında meydana gelen kapların kırılmasından sonra doğdu, ama onların hala bir yapısı yoktu. Daha ziyade, Klipot’a “Vav ve nokta” deniyordu ve halen içinde dünyaların yapısı yoktu. Ancak Adam Harişon’un ruhu ve bilgi ağacıdan sonra, Levuşim (kıyafetlenme) Klipot’a düştüğünde, Klipot, Keduşa (kutsallık) gibi dört dünyanın yapısını edindi ve buna ‘Tuma’nın (saf olmayan) 4 ABYA Dünyası’ denildi. “Zohar Kitabına Giriş,” 29. maddede sunulan mesele budur: “Yetmiş yıllık çalışmalarımızın dörde bölündüğünü bilin:

Birinci bölüm kısıtlanmamış aşırı bir alma arzusunu, dört saf ve temiz olmayan ABYA dünyalarının hükmü altındaki bozukluğu tam ölçüde edinmek içindir. Eğer bozuk alma arzusuna sahip değilsek, onu düzeltemeyiz. Zira doğuştan bedene damgalanmış olan alma arzusu yetersizdir. Bu nedenle, beden, on üç yıldan daha az olmamak üzere saf olmayan Klipot için bir araç olmalıdır. Yani, Klipot ona hükmetmeli ve kendi ışığını ona vermelidir, çünkü onun ışığı kişinin alma arzusunu arttırır, zira Klipot’un alma arzusuna sağladığı tatmin, alma arzusunun taleplerini daha da genişletir ve geliştirir. Eğer Tora ve Mitzvot vasıtasıyla kişi bunun üstesinden gelmez ve alma arzusunu ihsan etme arzusuna dönüştürüp arıtmaz ise, kişinin alma arzusu hayatı boyunca büyür.

İkinci bölüm bu on üç yıldan sonrasıdır. Bu noktada Keduşa’nın (kutsallık) Nefeş’inin arka yüzü olan kalpteki noktaya güç verilir. Doğuştan alma arzusu ile kıyafetlenmiş olmasına rağmen, on üç yıl sonra uyanmaya başlar ve sonra kişi, Tora ve Mitzvot’la meşgul olduğu ölçüde, Keduşa dünyalarının sistemine girmeye başlar. O zamanın temel amacı, manevi alma arzusunu edinmek ve yoğunlaştırmaktır. Dolayısıyla, on üç yıldan sonra gelen bu derece, kutsal sayılır. Bu, hanımefendisi kutsal Şehina’ya hizmet eden kutsal hizmetçi olarak kabul edilir, zira bu hizmetçi, kişiyi Lişma’ya getirir ve o Şehina’nın damıtılması ile ödüllendirilir. Ve bu bölümdeki son derece, kişinin tutkuyla Yaradan’ın aşkına düşmesidir, şairin söylediği gibi “O’nu hatırladığımda; O uyumama izin vermez.”

Şimdi Kedusha nedir ve Klipa nedir anlayabiliriz. Keduşa Kodeş Lehaşem (Yaradan’a adanmıştır) sözcüklerinden gelir. Bu, bize ve bizim alanımıza ait olmadığı anlamına gelir ve biz bunu Yaradan’a ithaf ederiz. Yani, bu kişiyi sıradan insanların alanından çıkarır ve Keduşa’nın alanına alır. Eğer daha önce kendi alanında değilse, Keduşa’nın alanına kabul edeceği söylenemez ve ancak kişiyi kendi alnından alıp Keduşa’nın alanına kabul ettiği söylenebilir.

Bu nedenle, on üç yaşına kadar kişi önce Klipa’nın alanında olmalıdır, zira “Zohar Kitabına Giriş” ‘de yazılı olduğu gibi, “alma arzusu,” diye adlandırılan Klipa nedeniyle kendi otoritesine sahip olduğunu hissettiği zaman, Yaradan’la olan “form eşitsizliği” nedeniyle Yaradan’dan ayrıdır. On üç yaşına kadar Klipa’nın alanının altında iken edindiği bu alma kapları meselesi kişinin kendisini ev sahibi gibi hissetmesine izin verir, yani o, canı ne isterse yapabilir zira kendi otoritesi dışında hiç bir otoriteyi hissetmemektedir.

Bu yüzden on üç yaşından sonra ona, “şimdi kendi otoriteni iptal etmen gerekli, yalnız Yaradan’ın otoritesi olduğunu söylemelisin,” dendiği zaman, kişi şöyle düşünmeye başlar; “Neden otoritemi iptal etmem ve sadece Yaradan ev sahibidir demem gerekiyor ki ben onun kuluyum, benim hiçbir mülküm yok. Ancak bilgelerimizin söylediğine göre ‘Kul satın alan, efendisini de satın alır.’ Öyle ise, Yaradan’ı memnun etmek amacıyla O’na hizmet etmem lazım.”

O zaman, insanın alma arzusu denen bedeni güçlü bir tartışma üretir: “Önce, Yaradan ve yaratılanlar arasında bir bağ olduğuna inanmalıyım ve sonra Yaradan’ın mülk sahibi oluşunun inanmaya değer olduğunu görmeliyim. Ancak bunun için de kendi otoritemi iptal etmeliyim ve yalnızca Yaradan’ın memnun olduğunu görmeliyim. Peki, ama benim kazancım nedir?” Ancak kişi anlar ki, Yaradan ve yaratılanlar arsında bir bağ olduğuna yani O’nun tek istediğinin yarattıklarına iyilik yapmak olduğuna inandığı zaman, bu durumda, şimdi tek yapması gereken şey, Yaradan’ın ona nasıl hizmet ettiğini görmektir. Yani, Yaradan köle, adam da sahiptir. İnsan sahiptir ve Yaradan insana hizmet etmelidir; çünkü insan efendidir ve Yaradan köledir.

Bununla birlikte, kişiye, Yaradan’ın ev sahibi olduğu ve yarattığı bizlerin, bu dünyada hiçbir söz sahibi olmadığını ve bizim üzerimizde olan krallığını kabul etsek de onun krallığını kabul etmek istemeyen inançsızlardan da olsak, bunun bize hiç bir yardımı olmaz.

O ne isterse onu yapmak ve yaratılanların arzularına karşı da olsa, O’nun emirlerine uymak zorundadırlar; bilgelerimizin söylediği gibi (Avot; Bölüm 3;20) “İstese de istemese de adamın borcu tahsil edilir.”

Buradan, kendine söylenilenle hem fikir olmasa bile gerçek şu ki kişi inanmak istemese de gerçeği değiştiremez sonucu çıkar; yani Yaradan mülk sahibidir ve ne isterse onu yapar. Ancak, kişi bu gerçeği göremez ve işte bu yüzden de inanmak istemeyiz.

Fakat kişi buna inanmazsa, Yaradan’ın hizmetkârı olmayı üstlenemez; yani Yaradan’ın efendi olduğuna ve bizim onun kulları olduğumuza inanamaz. Aksine bu, özellikle inançlı olanlara özgüdür.

Ancak, bu gerçek bir inanç değildir. Yaradan’ın Efendi olduğuna, “yarattıklarına iyilik yapmak” amacıyla bu dünyayı yarattığına inanan bazı insanlar vardır. Ayrıca, Yaradan’ın Musa aracılığıyla bizlere verilen Tora ve Mitzvot’a uymamızı emrettiğine de inanırlar, fakat tüm bunlar bir kazanç elde etmek için olduğunda, yani Yaradan’ın bize Tora ve Mitzvot’u yerine getirme çalışmasındaki çabalarımız için ödeme yapacağına inanırlar. Onların bel bağladığı şey, bilgelerimizin dediği gibi; (Avot; Bölüm 2; 16) “Eğer Tora’yı çok öğrenirsen; sana büyük bir ödül verilir. Mülk sahibine, çalışmanın karşılığını sana ödeyeceğine dair güvenebilirsin ve bil ki erdemlinin ödülü gelecektedir (ıslahın sonu kast ediliyor).”

Bu nedenle Yaradan’a ve onun kurallarına inanmakla ilgili bir mesele olduğunu görüyoruz ve hafif ya da ciddi her bir Mitzva’ya uyuyoruz. Ancak bunların hepsi, ödül almak amacı olan, Lo Lişma (onun hatırı için olmayan) denilen karlılıkla ölçülüyor, bununla birlikte, bilgelerimizin “Lo Lişma’dan Lişma’ya geliriz,” dediğini hatırlamalıyız. Bu nedenle bu, şimdiden Keduşa’nın bir derecesi olarak kabul edilir. Ama on üç yıl sonra kişiye; şimdi otoriteni iptal etmek ve dünyada başka otorite yok demek zorunda olduğun zamandır ve sen ödül almak için hizmet eden bir köleden başka bir şey değilsin denildiğinde; beden buna karşı koyar. İşte o zaman asıl çalışma başlar, çünkü bu doğaya aykırıdır.

Yani, kişi mutlaka mantık ötesi inanmalıdır ve bedenine şöyle söylemelidir: “Bilmelisin ki, alma arzusu doğasında doğduğun için Yaradan’a memnuniyet ihsan etmek için bunun karşılığında bir ödül olmadan çalışamazsın. Ve bu doğa, sana gereklidir, çünkü yaratılışın tümü yalnız bundan ibarettir, bilindiği üzere bu, yalnız alma arzusudur, haz ve keyif almaya özlem duyar ve buna “yoktan var olan” denir.

Dolayısıyla bizler, tamamen yaratılış denilen alma arzusuna ait olan, “yaratılanlar” olarak adlandırılırız. Bu arzu, Keduşa’nın bütün derecelerinde ve dünyalarında bulunur. Ancak, Keduşa’da, bu alma arzusu ihsan etme niyetinin düzeltilmesi ile ıslah edilmiştir ve Keduşa ile Tuma’a arasındaki fark ve yaşam ile ölüm arasındaki fark, sadece bu niyettedir.

Yani eğer almak, ihsan etme amacı ile ise; form eşitliğinden dolayı Keduşa olarak adlandırılır. Form eşitliğine Dvekut denir, bilgelerimizin “Ve Ona bağlanmak için,” mısrası ile ilgili söylediği üzere. Bunu şöyle yorumladılar, “onun niteliklerine bağlan: o merhametlidir, bu nedenle sen de merhametlisin,” bu sebepten ötürü o, hayatların hayatına bağlıdır. Yani, hayat ona yukarıdan uzatılır.

Ancak eğer kişi eylemlerine ihsan etme niyetini koymazsa, o zaman Yaradan’dan farklı formda olur, çünkü Yaradan verendir ve yaratılanlar almak ister. Bu sebeple onlar, hayatların hayatından ayrıdırlar ve doğal olarak onlar için sadece ölüm vardır. Yaradılışın temelinden gelmesine rağmen, bu, Klipa olarak adlandırılır. Aksi halde, eğer alma arzusu olmasaydı, sözü edilecek birisi de olmazdı. Ve henüz onun üzerinde ihsan etmenin ıslahı yoksa buna Klipa, Sitra Ahra, ‘ölüm meleği’ vs. denir.

Islahın sıralamasına göre; öncesinde haz almak için arzu ve özlem olması gerekiyor ki sonrasında kendi-sevgisi niyetiyle almamamız gerektiğini anladığımızı söyleyebilelim. Ve haz almak için büyük bir arzu olmasına rağmen, bu aşırı arzunun üstesinden gelmeliyim ve kendi üzerimde şöyle çalışırım, eğer bana sunulan bu hazzı alma arzumu sadece Yaradan haz almamı istiyor diye almaya yöneltebilirsem, o zaman Yaradan’ı memnun etmek istediğim için alırım.

Kişi kendi otoritesini zaten iptal eder, yani kendini sevme denilen Kli’nin içine hiç bir şey almak istemez. Ama Yaradan almasını istediği için, ‘şimdi haz ve memnuniyet almak istiyorum, çünkü Yaradan bunu istiyor ve ben Yaradan’ın arzusunu yerine getirmek istiyorum.’ der. Bu yüzden; şimdi haz ve memnuniyet alır.

Ancak kişinin ulaşması gereken bu derece, “Onun tek arzusu Yaradan’a memnuniyet ihsan etmek,” olarak kabul edilir ve burada gerçek çalışma başlar, bu çalışmanın içeriği hakkında iki muhakeme vardır:

1) Eylem. Hazzın çeşidi ne olursa olsun, hazlardan vaz geçmek bizim için zordur. Örnek olarak; dinlenmenin hazzını alalım. Kişi ancak maaş almak için işe gitmek zorunda olduğu zaman, bir inşaatta ya da bir fabrikada çalışır, yani dinlenmenin hazzını bırakmak kesinlikle çok zordur. Ama yiyecek bir şeyi olmadığında daha fazla sıkıntı çekeceğinden, dinlenmeyi bırakır ve işe koyulur, zira böylece daha sonra daha büyük haz alacaktır.

Bunda önemli olan nedir? Kişi iki şey kazanır: yiyecek bir şeyi olmamasından sıkıntı çekmeyecektir ya da giyecek bir şeyi olmadığından utanç duymayacaktır. Ayrıca; Yemek yemenin hazzına ve güzel kıyafetlerinin olmasının keyfine varacaktır. Bu; dinlenmenin hazzından vaz geçtiği için değildir, ama dinlenmemekten sıkıntı çekmemesindendir. Hâlbuki uykunun hazzından vaz geçtiği zaman uykusuzluktan sıkıntı çekeceğini söyleyebiliriz. Oysa kişi çalıştığı zaman, dinlenmenin zevkinden vaz geçmesinin yanı sıra, hareket etmekten de sıkıntı çekiyor diyebiliriz. Bu özellikle fiziksel bir iş yaptığında daha da böyledir, çalışması sırasında sıkıntı da çeker.

Ancak, bu sıkıntı çekme hali; birisinin aç olduğu zaman çektiği sıkıntıya ya da insanlarla olduğu bir yerde, Brit (sünnet töreni) gibi bir kutlamada ya da düğündeyken giyecek hiç bir şeyi olmadığındakine benzemez. Herkesin dinlenmeyi bırakıp ve işe gidiyor olduğunu görmesi, kişinin dinlenmekten vazgeçmesini ve çalışmanın sıkıntılarını üstlenmesini kolaylaştırır. Nitekim sahip olmamaktan duyduğu ızdırap daha fazladır.

Aynı şey, bir kişiye “Geri kalanı bırakın ve Tora ve Mitzvot’ta çalışmaya başlayın” dediğinde de geçerlidir. Fiziksellikteki gibi, kişi derhal sorar: “Dinlenmekten vazgeçtiğim için ödülüm ne olacak? Kazancımı görmek istiyorum” Maimonides bu konuda (Hilhot Teşuva’nın sonu), “Ödülünüz bu dünyada ve sonraki dünyada olacak ve belalardan ve her türlü talihsizlikten kurtarılacaksınız.” Kişi; o zaman kendisine söylenene inanabilir ve Tora’yı ve Mitzvot’u Yaradan için uygulamaya devam edebilir. Yani, Tora ve Mitzvot’u yerine getirerek Yaradan’ın bize Musa aracılığıyla emrettiği şeyi hedef alır ve karşılığında, Tora’ın bize yasaklamış olduğu birçok zevkten vazgeçme çabamız için ödül alırız. Karşılığında tıpkı bir fabrikada veya inşaatta çalışanların aldığı ödeme gibi ödül alırız.

Aynı şey maneviyat için de geçerlidir. Yani; efendi için çalışırız. O bir kaç fabrikanın sahibi olduğu için değildir bu. Doğrusu, O’nun tüm dünyanın efendisi olduğuna inanırız ve onun için çalışırız. Bize “sana çok az ödeyen bu küçük şirketteki işini bırak ve dünyanın sahibi olan büyük patron için çalış” denildi.

Ancak bu, “Neden herkes dünyanın sahibi için çalışmıyor?” sorusunu gündeme getirir. Cevap basittir: Çünkü onlar kısa zamanda bir ödül görmezler. Aksine, iş tamamlandığında alınacak bir ödüle inanmak zorundadırlar. Bu yüzden, herkes ödüle inanamaz. Dolayısıyla, ödül şüpheli olduğu için ve sonunda bize ödenecek olduğuna inanmamız gerektiği için çoğu insan onu istemez. Çünkü normalde; insanlar garantili ödül için çalışırlar, kuşkulu olan için değil, dünyevilik ve maneviyat arasında büyük bir fark vardır. Ancak bilmeliyiz ki; burada maneviyatta tek fark; ödül hemen alınmaz ama ona inanmalıyız. Tek fark budur.

Ancak görüyoruz ki; gelene kadarki tüm sürede laik olmalarına rağmen insanlar gelir ve Tora ve Mitzvot’a uymak isterler ve tövbe etmek istediklerini söylerler. Neden gittikleri yolu değiştirmek istedikleri sorulduğunda artık yaşamda; kendi-sevgisinde bir anlam bulamadıklarını söylerler. Çünkü kişinin alacak ve kendi-sevgisinin arzularına ekleyecek hiç bir şeyi kalmamıştır, kendi-sevginin arzularına verecek hiç bir şeyi olmadığı için Tora ve Mitzvot’a uymak ister.

Bu kişi insanın Tora ve Mitzvot’tan haz alabildiğini duymuştur ve böylece alma arzusunu memnun edecek bir şeyi olacaktır. Yani, fiziki zevklerle alma arzusunu besleyebildiğini gördüğü sürece, yolunu değiştirmeye hiç ihtiyacı yoktur. Ancak, kişi ortada bir inanç meselesi olduğunu ve dünyaya yol gösteren bir ustanın var olduğunu ve O’nun bu dünyayı sebepsiz değil, “yarattıklarına iyilik yapmak” amacıyla yarattığını duyar. Bunu duyduğunda, eğer dünyevi hazlarda, hayatın anlamını bulamıyor, onlardan yaşamaya ve acı çekmeye değecek bir tatmin almıyor ise ve herkes kendi derecesine göre acı çektiği için kişi hayatta bir şeyleri aydınlatan bir yer olduğunu duyduğunda fiziksel arzulardan çıkabilir. Bu yukarıda, kişinin fiziksel hazlarda inanç duymaya ihtiyacı yoktur, dememize rağmen böyledir. Ancak maneviyatta; kişi şüphededir ve mutlaka sonunda zaferin geleceğine inanmalıdır, yani sonunda ödül alacaktır. Ancak fiziksel arzularında tatmin bulamadığından Keduşa’nın tarafına dönüp Tora ve Mitzvot’a uyabilir.

Ancak kişi; fiziksel arzuları içine dalmışsa ve geçici dahi olsa onlardan haz alıyorsa ve daha sonra tatmin olmadığını görürse, o çoktan puta tapanlar tarafından ele geçirilen bir bebek gibidir ve onların kontrolünden çıkmak için gücü yoktur.

Bununla birlikte, bu gibi insanlar, Tora ve Mitzvot’un yükünü kendileri üstlendikten sonra bile, bazen fiziksel şehvet içlerinde uyanır ve o zaman bu çalışma onlar için zor olur. Bununla birlikte; gerçeği bilmeliyiz ki; fiziksel şehvet içlerinde uyanır, yani daha önce tatmadıkları tatları hissetmeye başlarlar. Tora ve Mitzvot’a çocukluklarından beri uyuyor olan dini terbiye ile büyümüş olanlar da bile, ihsan etme çalışmasına başladıklarında, içlerinde fiziksellik için daha büyük bir tat uyanır, ihsan etme çalışmasıyla ilk meşgul olmaya başladıklarından hemen sonra. Bilgelerimizin söylediği gibi (Sanhedrin, s.75b), “Rabbi Yitzhak, dedi ki ‘Tapınağın yıkıldığı günden beri, cinsel birleşmenin tadı ortadan kaldırıldı ve günahkârlara verildi.’”

“Tapınağın yıkıldığı günden beri,” sözünü insanın kalbinde Keduşa’nın yıkılması olarak yorumlamalıyız. “Cinsel ilişkinin tadı ortadan kaldırıldı”: “Cinsellik” terimi tüm zevkleri içerir. “Ve günahkârlara verildi’”: Bu kafa karıştırıcıdır. Neden günahkârlar fiziksel şeylerde haz hissetmeyi günahkâr olmayanlardan daha fazla hak ediyorlar? Sanki günah işledikleri için başkalarından daha fazla zevk alma ödülünü hak ediyorlarmış gibi.

Bunu anlamak için, dünyada adet olanın ne olduğunu görmek lazım. Eğer insan, birisini düşük maaşla işe alabilirse, ona daha fazla para ödemeyecektir. Gerçekten de, her insan kendisi için çalışacak ve az ödeme yaptığı halde istediği her şeyi yapacak işçiler bulmaya çalışır. İşverenin işçinin istediğinden fazlasını ona ödeyeceğini söylemek yersiz olur. Bu demektir ki, Yaradan’a hizmet etmekten bahsedecek olursak, kötü eğilim kişiye gelip, ona “Tora ve Mitzvot’u ihlal et” dediğinde, kişi, “sen bana ne vereceksin,” der ve sonra kötü eğilim ona, “bana itaat etmenin karşılığında, sana örneğin 200 gr haz vereceğim,” der. O zaman kişi ona “200 gr haz için Yaradan’ın emirlerini ihlal etmek istemiyorum,” der. Böylece kötü eğilim, kişi daha fazla böyle bir hazza karşı koyamayana ve ona uymak zorunda kalana kadar bir 100 gr daha üzerine eklemek zorunda kalır.

Yani bu demektir ki; kişinin günahını anladığı ölçüde Mitzva’yı çiğnemesi zorlaşır. Yaradan’ın emirlerini çiğnemek güçleştiği için ve zor iş için daha iyi ödeme olmalı diye bir kural olduğundan, kişi için günah işlemek de o derece zorlaşır ve kötü eğilim o ölçüde büyük bir ödül, yani günahların karşılığında büyük bir haz vermelidir. Ama Yaradan’ın emirlerini çiğnemek o kadar da zor olmadığı zaman, kötü eğilimin de kişiye o kadar büyük bir ödül vermesi gerekmez.

Bu nedenle, Tora’ya ve Mitzvot’a hiç uymayan laik insanlar, günah işliyor olduklarını hissetmezler, bilgelerimizin dediği gibi, (Yoma, 86b) “Eğer kişi bir günah işlerse ve onu tekrarlarsa, buna izni varmış gibi zanneder.” Kötü eğilimin onlara günah işlemenin tadını vermesine gerek yoktur, çünkü onların günah işlemesi zor olmadığı için Mitzvot’u çiğnemeleri için bir ödeme yapılmasına ihtiyaç yoktur. Bu nedenle günah işlemekten büyük bir haz almazlar, zira her zaman kendileri için çalışacak işçiler bulurlar, bu nedenle onlara büyük hazlar vererek ödeme yapılması gerekmez.

Bu, günah işlemek istemeyen, eylemleri sırasında günah işleyeceklerini hisseden ve yapmakta zorlanan insanlar için öyle değildir. Bu nedenle, kötü eğilim onların günah işlemekten büyük bir tat almalarını sağlamak zorundadır, aksi halde onu dinlemeyecek ve Mitzvot’ları yerine getirmeye devam edeceklerdir. Dolayısıyla, onlara büyük hazlar ile ödeme yapmalıdır.

Bu sayede, “Tapınak yıkıldığından beri,” sözcüklerini yorumlayabiliriz. Yani, Keduşa’nın insan kalbinde hiçbir çalışması kalmadığında, “tadı ortadan kaldırıldı”, yani “cinsel birleşme” denilen hazların genel tadı ortadan kaldırıldı ve günahkârlara verildi; yani kişi günah işliyor olduğunu hissettiği sürece, tat hisseder. Buna karşın ‘Eğer bir kişi bir günah işler ve onu tekrar ederse; bu ona izin verilmiş gibi gelir. Bu nedenle kötü eğilim ona artık haz vermez, günah işlerken hiç bir ağırlık hissetmediği için ödül olmadan çalışmaktadır.

Bu yüzden, dindarların, laiklerin fiziksel hazlardan keyif aldıklarını düşünmeleri büyük bir yanılgıdır. Çünkü onlar kötü eğilime, herhangi bir ödül olmaksızın hizmet ederler, zira tüm yaşama güçlerini dine karşı gelmekten alırlar ve onlar dindarların zannettiği gibi hazlara sahip değildirler, zira kötü eğilim karşılıksız ödül vermez.

Dolayısıyla; eğer bir kişi ihsan etme çalışmasına başladığında fiziksel arzulardan daha fazla haz aldığını görürse buna şaşırmayın. Bu düşüş yaşadığı için değildir. Aksine, şimdi almak için almayı değil, sadece ihsan etmek için almayı ister. Kötü eğilim onu ihsan etme çalışmasından alıkoymak için geldiğinde, ona fiziksel arzular için büyük bir tat verir ki böylece kişi onu dinlesin ve alma arzusunun üstesinden gelemesin diye.

Ancak o ihsan etme çalışmasına başlamadan önce; fiziksel zevklerle meşgul olurken onlardan pek fazla haz almadığı için fiziksel zevklere böyle büyük bir arzusu yoktur. Ama şimdi ihsan etme çalışmasına başladı ve eğer büyük bir haz hissetmezse, kötü eğilim hiç bir şey yapamayacak, çünkü kişi onu dinlemeyecek. Buradan, kişi kendi-sevgisinden uzaklaştığı ölçüde fiziksel zevklerden o kadar büyük tat hissetmeye başladığı sonucu çıkar, zira aksi takdirde kötü eğilime hiç itaat etmeyecektir.

Dolayısıyla, daha önce böyle arzuları olmamasına rağmen kişi eğer çalışmanın ortasında fiziksel arzular için tutkular duyuyorsa telaşlanmasına gerek yoktur. Ama şimdi; alma kaplarını daima ıslah etmesi gerektiğinden, bu, haz ne kadar büyürse arzusu da o kadar büyür demektir. Arzularını ıslah ettiğinde, yani üstesinden geldiğinde, her seferinde Kli denilen arzuyu seçip ayırır, onu Klipot’un dışına çıkarır ve Keduşa’nın içine alır. Bu sebeple; her seferinde ona daha büyük bir arzu verilir.

Ancak, kişi her seferinde “arzu” denilen bu Kli’nin üstesinden gelmek amacıyla yukarıdan güç verilmesi için dua etmelidir. Bu, “ruhunun kökünde Kelim’in ıslahı” olarak adlandırılır. Kişinin düzeltmesi gereken bu Kelim; fizikselliği alma arzusu olan Kelim’den başlar ve sonra nihayet manevi şeyleri alma arzusu olan Kelim’in ıslahına gelir. Ve kişi mutlaka her şeyin ötesinde, Yaradan’dan ona Masah’ın (perde) gücünü vermesini istemelidir; yani bilgelerimizin, “arındırmak için gelene yardım edilir,” dediği gibi, yukarıdan gelen yardımı istemelidir.

Şimdi ne sorduğumuza açıklık getirelim:

1) Kutsal Zohar, Esav’ın önce doğmasına rağmen doğum hakkını Yakup’a verdiği hakkındaki açıklaması şöyledir: Esev Klipa olduğu için önce o gelir ve sonra Yakup ortaya çıkar. Bu yüzden sıralamada Klipa meyveden önce gelir şeklindedir. Sorduk, ama bunun basit bir cevabı var; RASHİ ayetin başında, Bereşit (başlangıçta) ayetinin başında bunu ortaya koyar; yazıldığı üzere; “‘Kendi halkına eserlerinin gücünü bilinir kıldı’ ki böylece eğer uluslar onlara, ‘Siz hırsızsınız’ derlerse, onlara şöyle desinler, ‘tüm dünya Yaradan’ındır. Onu yarattı ve seçtiği kişiye verdi. Kendi iradesiyle onlara verdi ve kendi iradesi ile onlardan aldı ve bize verdi.’” Böylece; buraya başka bir sebep daha ekler.

2) Neden Klipa meyveden önce gelmelidir? Yukarıda söylendiği gibi bu basittir; zira Yaradan dünyayı yarattı ve yaratılan sadece bir Kli’dir, Işık; yaradılış olarak değil, aksine “varoluştan varoluş” olarak bilinir. Bu yüzden Yaradan; ıslah edilecek hiçbir şey olmadan önce yaratılanlar için bir ıslah yaratmalıydı denilemez. Yani; önce “alma arzusu’ denilen Kli’yi yarattı ve daha sonra Kli üzerinde “Tzimtzum [kısıtlama] ve gizleme” adı verilen bir ıslah ortaya çıktı. Ardından, “dünya ulusları” anlayışı aşağıdakilere kadar genişledi ki onlar almak için alma arzusu yani ıslah olmamış bir Kli’dir. Islah olmamış bir Kli’ye Klipa denir.

Bu nedenle, başka bir yol olamaz; çünkü henüz bu dünyada doğmamış bir şeyi düzeltmek imkânsızdır. Yani “O bunu yarattı,” demek, dünyayı uygulanan düzene göre yarattı anlamındadır; yani ilk önce bir eksiklik ortaya çıkar ve sonra bu eksikliği düzeltmek mümkün olur. Bu nedenle, kök ve dal yasasına göre, almak için alan, ilk önce ortaya çıkmalıdır, bu Yaradan’ın zıddıdır, Yaradan’la form eşitsizliğindedir ve ona “dünya ulusları” denir, yaptıkları her iyi şeyi yalnız kendileri için yaparlar. Buna “Meyveden önce gelen Klipa” denir; Klipa, yemek için uygun olmayan olarak kabul edilir, çünkü bereket Tzimtzum’un ıslahından sonra alma kaplarına girer.

Ancak daha sonra ‘ihsan etme amacıyla’ denilen ve Yakup olarak kabul edilen ıslah gelir. Bu, meyve olarak adlandırılır, çünkü şimdi alma arzusu üzerinde bir ıslah vardır, o Yaradan’a memnuniyet ihsan etmek içindir. Şimdi meyveleri yemek mümkündür zira burada Işık ile Kli arasında form eşitliği vardır ve böylece Kli meyvelerle ödüllendirilir. Ancak Sitra Ahra ile ilgili olarak kutsal Zohar “Diğer Tanrı kısırdır, meyve vermez” der. Bu yüzden, Yakup’a “antlaşma” dendiğini söyler, burada antlaşma yapmak, aralarında bir eşdeğerlik olduğu anlamına gelir. Yazılmış olduğu gibi: “Çünkü bu benim ile İsrail oğulları arasında sonsuza dek var olan bir antlaşmanın simgesidir; bu sonsuza kadar süren bir simgedir. ”

Buradan şu sonuç çıkar ki; Rabbi Yitzhak’ın verdiği, çünkü o ‘çalışmalarının gücüdür’ cevabı ile -O, Klipa meyveden önce gelir düzenine göre yarattı- cevabıyla aynı cevaptır. Dal ve kök ortaya çıkar, yani önce Klipa ortaya çıkmalıdır ki bu almak için almaktır ve sonra ıslah ortaya çıkmalıdır. Ki bu İsrail ya da Yakup’tur. Yani “O, bunu onlardan aldı ve bize verdi” dediği zaman bu ıslah amacıyla ve düzene göre böyledir.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,307