e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Yehuda Halevi Aşlag (Baal HaSulam) > Makaleler > On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş

On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş

1. Sözlerimin başında, Kutsiliğin yıkılışından neslimize kadar bizleri Kabala ilminden ayıran demir duvarı yıkma gereği duyuyorum. Ağır bir şekilde üstümüzde duruyor ve insanlardan unutulma korkusu uyandırıyor.

Ancak, bu çalışmayla ilgili kime bahsetsem ilk soru şöyle geliyor: “Gökyüzünde kaç tane melek olduğunu ve isimlerini neden öğreneyim ki? Manevi çalışmayı bu bilgi olmadan gerçekleştiremez miyim?

İkinci soru şöyle gelir, “Bilgelerimiz zaten kişinin karnını önce Mişna ve Gimara ile doldurması gerektiğini saptamışlar. Dolayısıyla, kişi ifşa olmuş tüm ilmi tamamladığı ve sadece gizli ilmin eksik olduğu konusunda kendisini nasıl kandırabilir?”

Üçüncüsü, kişi bu çalışmadan ötürü hayatının kararacağından korkar. Bunun nedeni Kabala’yla uğraşmaktan dolayı her zaman manevi çalışmadan sapmalar olmasıdır. Dolayısıyla, “Tüm bunlara ne gerek var? Kim hiç sebepsiz kendisini tehlikeye atacak kadar aptal olabilir?”

Dördüncüsü, bu çalışmaya sıcak bakanlar bile sadece Yaradan’ın kutsal hizmetkârlarına izin veriyorlar, herkes gelip Kralı alamaz.

Beşinci ve en önemlisi, içimizde bir kural vardır, şüpheye düştüğünüzde şunu yapın: “İnsanların yaptığı gibi yapın” ve benim neslimde manevi çalışma yapan herkesin tek akılda olduğunu ve gizli ilmi çalışmaktan kaçındıklarını görüyorum. Dahası soranlara manevi çalışma yapmaktansa şüphesiz Gimara’dan bir sayfa çalışmanın daha tercih edilir olduğunu söylüyorlar.

2. Aslında, çok meşhur bir soruyu cevaplamak için kalbinizle yola çıkarsanız eminim ki tüm sorular ve şüpheler ufuktan yok olacak ve geri baktığınızda onları yerlerinde bulamayacaksınız. Bu infial uyandıran soru tüm dünyanın sorduğu bir soru, aslına bakarsanız, “Hayatımın anlamı ne?” bir başka deyişle, bize çok pahalıya mâl olan hayatımızın sayılı yılları ve sayısız acı ve bunlardan çektiğimiz ızdırap, bunları sonuna kadar tamamlamaktan kim zevk alır? Daha da net olmak gerekirse, kime haz veriyorum?

Tarihçilerin, özellikle bizim neslimizde, bu soruyla yüzleşmekten yoruldukları çok doğru? Kimse bununla ilgilenmek istemiyor. Ancak soru eskisinden daha fazla acı ve hararetle karşımızda duruyor. Bazen bizi davetsiz yakalar, zihnimizi gagalar ve kendimizi her zamanki akılsızca dalavereleriyle hayatın içinde akarken bulmadan önce bizi yerin dibine kadar sokar.

3. Gerçekten de bu büyük bulmacayı çözmek için şöyle bir söz vardır, “Tadın ve Kralın iyi olduğunu görün.” Manevi çalışma ve Islahları doğru uygulayanlar hayatın tadını tadanlardır. Onlar Kralın iyi olduğunu görüp tanıklık edenlerdir, bilgelerimiz söyle der, Yaradan yaratılanlarına iyilik yapmak için dünyaları yarattı, zira İyinin yönetimi iyidir.

Ancak, manevi çalışma ve Islahları yerine getirerek henüz tadına bakmayanlar Kralın iyi olduğunu hissedip anlayamazlar, bilgelerimiz şöyle der: Yaradan bizi yarattığında tek amacı bize iyilik yapmaktı. Dolayısıyla, bizim manevi çalışma ve Islahları doğru bir şekilde yerine getirmekten başka gayemiz yoktur.

Hz. Musa’nın yazılarında (Paraşat Nitzavim) şöyle yazılmıştır: “Görün ki, yaşamı ve iyiyi ve ölümü ve kötüyü önünüze serdim.” Bunun anlamı şudur, Manevi edinimden önce önümüzde sadece ölüm ve kötülük vardı, bilgelerimizin dediği gibi, “Yaşamlarında kötü olanlara ‘ölü’ denir.” Bunun nedeni ölümlerinin yaşamlarından daha iyi olmasıdır, zira devamlılıklarını sürdürmek için katlandıkları acı ve ızdırap bu yaşamda hissettikleri azıcık hazdan kat kat daha çoktur.

Ancak şimdi bizlere Maneviyat ve Islahlar verildi ve bu çalışmayı yerine getirerek sahibine haz ve neşe getiren gerçek yaşamla ödüllendirildik, şöyle yazıldığı gibi “Tadın ve Kralın iyi olduğunu görün.” Böylece yazılar şunu der, “Görün ki, yaşamı ve iyiyi önünüze serdim,” ki Manevi edinimden önce hiçbir suretle buna sahip değildiniz.

Ve yazı şu şekilde biter, “dolayısıyla, yaşamı seçin ki siz ve çocuklarınız yaşayabilsin.” Görünüşe bakılırsa burada benzer bir söz var: “yaşamı seçin ki yaşayabilesiniz.” Yine, gerçek yaşam olduğunda, Maneviyat ve Islahları yerine getirmek yaşamı kastediyor. Bununla beraber, Maneviyat ve Islahların olmadığı bir yaşam ölümden daha zordur. Bilgelerimizin “Yaşamlarında kötü olanlara ‘ölü’ denir” sözlerinin anlamı budur.

Yazılar şöyle der:  “siz ve çocuklarınız yaşayabilsin. ” Bu maneviyatsız bir yaşam ne kişinin kendisine mutluluk verir, ne de kişi başkalarına haz verebilir anlamına geliyor. Kişi kendi çocuklarında bile mutluluk bulamaz, zira onların yaşamları bile ölümden daha zordur. Öyleyse, kişi onlara nasıl bir hediye bırakabilir?

Bununla beraber, Maneviyat ve Islahlarla yaşayan kişi kendisi yaşamdan zevk almakla kalmaz, çocuklarına iyi bir hayat miras bırakmaktan da mutlu olur. “Siz ve çocuklarınız yaşayabilsin ”in anlamı budur, zira kişi sebebi olduğu çocuklarının yaşamından ek haz duyar.

4. Şimdi bilgelerimizin “öyleyse yaşamı seçin” sözlerini anlayabilirsiniz. Şöyle der: kişinin oğluna “‘Kendine topraklarımda iyi bir yer seç’ dediği gibi sana yaşamı seçmeni emrediyorum. Oğlunu iyi topraklara yerleştirir ve ‘Bunu kendin için seç’ der.” Bununla ilgili Şöyle yazılmıştır: “Kralım, benim mirasım ve kâsemin parçası senin koruman altında. ‘Bu senin için’ demek için elimi iyi kaderin üzerine koydun.’”

Göründüğü kadarıyla bu sözler kafa karıştırıcı. Şöyle geçer, “öyleyse yaşamı seç.” Bunun anlamı seçimi kişinin kendisinin yaptığıdır. Ancak, O’nun kişiyi iyi tarafa yerleştirdiğini söylüyorlar. O zaman burada seçim yok mu? Dahası, Yaradan’ın kişinin elini iyi kadere yerleştirdiğini söylüyorlar. Bu gerçekten kafa karıştırıcı, çünkü eğer öyleyse kişinin seçimi nerede?

Şimdi bilgelerimizin sözlerinin gerçek anlamını görebilirsiniz. Gerçekten de Yaradan’ın, hoşnutluktan uzak acı ve ızdırapla dolu fiziksel yaşamın içinde keyifli ve mutlu bir yaşam vererek kişinin elini iyi kaderin üzerine koyması doğrudur. Bu çatlakların arasında sadece görünürde olmasına rağmen kişi huzurlu bir yer gördüğünde bunlardan uzaklaşır ve kaçar. Orada bu yaşamdan kaçar ki bu ölümden daha zordur. Aslında, Yaradan tarafından kişinin elinin koyulabileceği bundan daha yüce bir yer yoktur.

Ve kişinin seçimi sadece bunu güçlendirmek anlamındadır. Bunun nedeni gerçekten de kişinin kendi memnuniyeti için değil Lişma (O’nun adına) denilen sadece Yaratıcısına mutluluk vermek için bedenini arındırıp doğru bir şekilde Maneviyat ve Islahı yerine getirebilmesi çok büyük çaba ve zahmet gerektirir. Sadece bu koşulda Maneviyatı yerine getirmekle kişiye keyifli ve mutlu bir yaşam bahşedilir.

Ancak, kişi bu arınmaya gelene dek iyi yolda güçlenmesi için her tür araç ve taktik seçimi bulunmaktadır. Ayrıca, görevini orta yerde bırakmadan arınma işini tamamlayabilmek için kişi elinde bulabildiği her gücü kullanmalıdır.

5. Yukarıdakilere göre bilgelerimizin Masehet Avot’taki sözlerini anlayabilirsiniz: “Böylece manevi çalışmanın yolunu anlayabilirsiniz: Ekmeği tuzlu yiyin, az su için, yerde yatın, ızdıraplı bir hayat sürün ve maneviyatı çalışın. Eğer böyle yaparsanız mutlu olursunuz, bu dünyada ve bir sonraki dünyada.”

Onların sözlerini sorgulamalıyız: Manevi ilmin bilgeliği, nefsinin isteklerini kırarak ve acı dolu bir yaşam sürmeyi gerektirmeyen sadece iştigal etmenin o öğretileri edinmeye yeterli olduğu dünyadaki diğer öğretilerden nasıl farklıdır? Kapsamlı olarak çalışmamıza rağmen yine de tuzlu ekmek yiyip acı dolu bir hayat sürmenin dışında ilmin erdemliğini edinmek için yeterli değil.

Sözlerinin sonu daha da şaşırtıcı, şöyle diyorlar, “Eğer böyle yaparsanız mutlu olursunuz, bu dünyada ve bir sonraki dünyada.” Bunun nedeni bir sonraki dünyada mutlu olmanın mümkün olmasıdır. Ancak bu dünyada, yiyip içerek, uyuyarak ve ızdıraplı bir hayat sürerek kendime acı çektirmeme “bu dünyada mutlu olmak” denir mi?

6. Bununla beraber, yukarıda açıklandığı gibi Maneviyat ve Islahları harfiyen doğru çalışmak kişisel-mutluluk için değil kişinin Yaratıcısına mutluluk vermesi içindir. Ve bunu gerçekleştirmek için bedeni arındırmak büyük çaba ve zahmetten geçmenin dışında mümkün değildir.

İlk taktik kişinin kendi hazzı için bir şey almamaya alışmasıdır, hatta bedenin varlığı için gerekli yemek, içmek, uyumak ve diğer izin verilen ve gerekli şeyleri bile. Böylece, kişi kendisini ona gelen hazlardan ayırır, varlığını sürdürmekte gerekli olan şeylerden bile, ta ki gerçek anlamında ızdıraplı bir hayat yaşayana dek.

Ve kişi buna alıştıktan sonra ve bedeni kendisi için haz alma arzusu duymadığında Maneviyat ve Islahları kendisi haz almak için değil de Yaratıcısına haz vermek amacıyla yerine getirmek mümkün olur.

Kişi bunu edindiğinde acı kırıntısının bulunmadığı iyilik ve memnuniyetle dolu mutlu bir yaşamı tatmakla ödüllendirilir ki bu Maneviyat ve Islahları Lişma olarak gerçekleştirmekle ortaya çıkar. Kabalist Meir’in (Avot 86) söylediği gibi, “Manevi çalışmayla O’nun rızası için ilgilenen birisine pek çok şey bahşedilir. Dahası, tüm dünya onu ödüllendirir, manevi dünyaların sırları ifşa olur ve kişi akan bir pınar olur.”

“Tat ve Kralın iyi olduğunu gör” bununla ilgili olarak söylenmiştir. Maneviyat ve Islahları Lişma olarak gerçekleştirmenin tadına varan kişi yaratılanlarına sadece iyilik yapmak olan Yaradan’ın niyetini kendisi görebilir, zira İyi olanın amacı iyilik yapmaktır. O zaman kişi Yaradan’ın kendisine bahşettiği yıllardan haz ve mutluluk alır ve tüm dünya kişiyi ödüllendirir.

7. Şimdi Maneviyat ve Islahlarla iştigal etmekte madalyonun iki tarafını da görebilirsiniz: bir tarafında Işığın yolu vardır, yani gerçek anlamda Maneviyat ve Islahları yerine getirebilmekle ödüllendirilmek için kişinin bedenini arındırmak için kapsamlı hazırlık yapması anlamındadır.

Bu durumda, kişi mecburen Maneviyat ve Islahlarla Lo Lişma (O’nun adına değil) durumunda kişisel-mutlulukla karışık olarak iştigal eder. Bunun nedeni kişinin bedenini henüz bu dünyanın boş şeylerinden haz alma arzusundan arındırmamış ve temizlememiş olmasıdır. Mişna’da yazıldığı gibi bu süreçte kişi ızdıraplı bir hayat sürmeli ve maneviyatı çalışmalıdır.

Ancak, kişi maneviyatın yolunu tamamladıktan ve bedenini arındırdıktan sonra artık Yaratıcısını mutlu etmek için Maneviyat ve Islahları O’nun için gerçekleştirmeye hazırdır ve bu madalyonun diğer tarafıdır. Bu, Yaratılışın niyeti olan – “Yaratılanlarına iyilik yapmak”a –  atfedilen haz dolu ve muazzam huzurlu bir yaşam, yani bu dünyada ve bir sonraki dünyada en mutlu yaşamdır.

8. Bu, manevi dünyaların bilgeliği ile dünyadaki diğer öğretiler arasındaki büyük farkı açıklıyor: Dünyadaki diğer öğretileri edinmenin bu dünyadaki yaşama hiçbir faydası yoktur. Bunun nedeni diğer öğretilerin kişinin bu dünyada çektiği acı ve ıstıraba karşılık olarak sadece mutluluk bile vermemesidir. Dolayısıyla, kişinin bedenini ıslah etmesine gerek yoktur, ve kişinin bunların karşılığında gösterdiği çaba gayet yeterlidir, tıpkı diğer fiziksel varlıkları çaba ve çalışma karşılığında edindiği gibi.

Ancak, Maneviyat ve Islahlarla iştigal etmenin tek amacı kişiyi Yaratılışın niyetindeki tüm iyiliği almaya hak etme noktasına getirmektir, “yaratılanlarına iyilik yapmak.” Dolayısıyla, kişinin bu Tanrısal iyiliğe layık olmak için bedenini arındırması gerekmektedir.

9. Bu aynı zamanda Mişna’nın sözlerine de derinlemesine açıklık getiriyor: “Eğer böyle yaparsanız bu dünyada mutlu olursunuz.” Bu kesinliği özellikle yaptılar, bu dünyada mutlu bir yaşamın sadece manevi yolu tamamlayanlara bahşedileceğini belirtmek için. Dolayısıyla, burada bahsedilen yemek, içmek, uyumak ve ızdıraplı bir yaşamın çilesi sadece maneviyatın yolundayken uygulanıyor. Bu nedenle titizlikle “Bu Işığın yoludur” dediler.

Ve kişi Kendi İçin yolunu ızdıraplı bir yaşam ve çile içinde tamamlarsa Mişna sona eriyor, “…bu dünyada mutlu olursunuz.” Bunun sebebi Yaratılışın niyeti olan mutluluk ve iyilikle bahşedilecek olmanız ve tüm dünya sizi ödüllendirecek, bir sonraki dünyayla birlikte bu dünyada bile.

10. “Ve tanrı dedi ki, ‘Işık olsun ve ışık oldu,” sözleriyle ilgili Zohar’da (Bereşeet sayfa 31b) şunu yazar, bu dünya için ve bir sonraki dünya için Işık vardı. Bu, yaratılış eyleminin tam anlam ve formunda yani tüm görkem ve mükemmelliğiyle yaratıldığı anlamına geliyor. Buna göre ilk gün yaratılan ve bu dünyanın yaşamını içeren Işık tüm mükemmelliği içinde mutlak haz ve güzellikle yaratıldı, şöyle denildiği gibi, “Işık olsun.”

Bununla beraber, bilgelerimizin dediği gibi, çaba ve çalışmaya yer açmak için Yaradan durdu ve günlerin sonu geldiğinde Kendisini erdemliler için gizledi. Bu nedenle, basitçe şöyle dediler, “Bu dünya için Işık olsun.” Ancak bu şekilde kalmadı ve “sonraki dünya için Işık olsun.”

Bir başka deyişle, Maneviyat ve Islahları O’na olarak uygulayanlar, manevi çalışma yolunda bedenlerinin arınmasından sonra, günlerin sonunda, o günlerde, ödüllendirilirler. O zaman, bu dünyada da o yüce Işık’la ödüllendirilirler, bilgelerimizin dediği gibi, “Dünyanızı yaşamınızda göreceksiniz.”

11. Bununla beraber, Talmud’u yazan bilgelerimizin sözlerinde Manevi Çalışmanın yolunu bizim için Mişna’ın bilgelerinden daha kolaylaştırdıklarını görüyoruz. Bunun nedenini şu sözlerdir, “Kişi Kendi İçin bile olsa Maneviyat ve Islahları uygulamalıdır, Kendi İçin olmaktan O’nun İçin olmaya gelecektir, çünkü onun içindeki Işık kişiyi değiştirir.”

Böylece, yukarıda Mişna, Avot’ta (Atalar) bahsedilen “Maneviyattaki Işık” kefareti yerine bize yeni bir yol sağladılar. Bu kişiyi değiştirecek ve Maneviyat ve Islahları uygulayacak yeterli güce sahiptir.

Burada kefaretten bahsetmediler, sadece Maneviyat ve Islahlarla iştigal etmek kişiye ıslah eden Işığı sağlar ki kişi kendi hazzı için değil Yaratıcısına mutluluk getirmek için Maneviyat ve Islahlarla iştigal edebilir. Ve buna Lişma denir.

12. Ancak bilgelerimizin sözlerini sorgulamamız lazım gibi görünüyor. Neticede, maneviyatı uygulayan ancak içindeki Işık vasıtasıyla O’nun İçin koşuluna ulaşmayan birkaç öğrenci vardı. Gerçekten de, Maneviyat ve Islahları Kendi İçin koşulunda uygulamak kişinin Yaradan’a, maneviyatta ödül ve cezaya inandığı anlamına gelir. Ve maneviyatla iştigal eder çünkü Yaradan bunu emretmiştir, ancak kendi hazzını Yaratıcısına mutluluk getirmekle bağdaştırır.

Eğer kişi Maneviyat ve Islahları uygularken tüm çabasının sonunda hiçbir haz ve kişisel-çıkarın kendisine gelmediği öğrenirse bütün gösterdiği çabadan pişmanlık duyacaktır. Bunun nedeni ta en başından bu çabadan kendisinin de zevk alacağını düşünerek kendisine eziyet etmesidir. Buna Kendi İçin denir.

Her şeye rağmen, bilgelerimiz Maneviyat ve Islahları uygulamanın başında O’nun için değil için çalışmaya da izin verdiler, çünkü kişi Kendi için çalışmaktan O’nun için çalışmaya gelir. Ancak, öğrenci Yaradan’a ve O’nun yasasına inançla ödüllendirilmediyse bilgelerimiz “Kendi için çalışmaktan O’nun için çalışmaya gelir” sözünü onun için söylememişlerdir. “Manevi çalışmadaki Işık ıslah eder” sözünü bilgelerimiz bu kişi için söylememiştir.

Bunun nedeni maneviyattaki Işığın sadece inançlı kişileri aydınlatmasıdır. Dahası, Işığın ölçüsü kişinin inancının ölçüsü gibidir. Bununla beraber, inancı olmayan kişilere karşı bunun tersidir, zira onlar maneviyattan karanlığı alırlar ve gözleri kararır.

13. Hocalarımız “Yaradan’ın gününü arzulayana yazıklar olsun! Neden onlar için Yaradan’ın günü, onlar için o gün ışık değil karanlık” (Amos 5) cümlesini güzel bir hikâye ile anlatıyorlar. Işığı bekleyen bir horoz ve yarasa hakkından hikâye vardır. Horoz yarasaya der ki: “Işığı bekliyorum çünkü Işık benim. Peki, senin neden Işığa ihtiyacın var ki?” (Sanhedrin 98b)

Açıkçası, inanç eksikliğinden dolayı Kendi İçin’den O’nun İçin koşuluna geçemeyen öğrenciler Yaradan’ın Işığını alamadılar. Dolayısıyla, karanlıkta yürüyorlar ve ilimi edinemeden ölecekler.

Diğer taraftan, tam inanç verilenler bilgelerimizin sözleriyle garantiye alınırlar çünkü Kendi İçin bile olsa maneviyatla iştigal etmekle Işık onları ıslah eder. Onlara bu dünyada ve bir sonraki dünyada mutlu ve iyi bir yaşam getiren O’nun İçin koşulu verilir, hatta öncesinde dert ve ızdırap dolu bir yaşam olmadan. Onlarla ilgili şöyle bir beyit vardır, “O zaman kendinize Kraldan haz aldıracaksınız ve sizi dünyanın üst noktalarında dolaştıracağım.”

14. Yukarıdaki konuyla ilgili olarak, daha önce bilgelerimizin şu sözlerini yorumladım, “Manevi çalışma kişinin zanaatıdır.” Kişinin inancının ölçüsü maneviyatı uygulamasında açıktır, zira Umanuto (zanaat) kelimesindeki harfler Emunato (inanç) kelimesindekilerle aynıdır.

Tıpkı arkadaşına güvenip borç veren bir insan gibidir. Bir lira istersen ona güvenebilir ancak arkadaşı iki lira isterse ona borç vermeyi reddedecektir. Yüz lirayla da ona güvenebilir, ama daha fazlası değil. Ayrıca, ona mal varlığının yarısıyla güvenebilir ama hepsiyle değil. Sonunda, ona hiç korkusu olmadan tüm mal varlığıyla güvenebilir. Bu son inanca “tam inanç” denir ve önceki formlar  “eksik inanç” olarak değerlendirilir. Aksine, az ya da çok olsa da kısmi inançtır.

Benzer şekilde, günde manevi çalışmaya bir saat ayırır ve Yaradan’a inancı kadar çalışır. Bir başkası Yaradan’a inancının ölçüsüne göre iki saat ayırır. Üçüncüsü boş vaktinin bir dakikasını bile maneviyat ile iştigal edip çalışmadan geçirmez. Dolayısıyla, sadece sonuncusunun inancı tamdır, zira Yaradan’a tüm malvarlığıyla güvenir. Öncekilerin ise inançları eksiktir.

15. Bu nedenle, O’nun için değil için koşulundayken Maneviyat ve Islahlarla iştigal eden kişinin kalbinde Yaradan’a ve O’nun maneviyatına uygun şekilde inanç verilmediğini bilmesi dışında O’nun İçin koşuluna gelemeyeceği derinlemesine açıklığa kavuşturulmuştur. Bunun nedeni ancak o zaman manevi ilmin içindeki Işığın kişiyi ıslah edecek olması ve kişinin “Kralın günü”nü edinecek olmasıdır ki bu tam Işık’tır.

Ancak, inancı olmayanlar yarasalar gibidir. Günün Işığına bakamazlar çünkü gündüz onlara gecenin karanlığından daha korkunç bir karanlığa dönüşmüştür, zira sadece gecenin karanlığında beslenirler.

Bu bağlamda, inancı olmayanların gözü Yaradan’ın Işığına kör edilmiştir, dolayısıyla, Işık onlara karanlık olur. Onlar için hayat iksiri ölüm iksirine dönmüştür. Onlarla ilgili Şöyle yazılmıştır: “Yaradan’ın gününü arzulayana yazıklar olsun! Neden onlar için Yaradan’ın günü, onlar için o gün ışık değil karanlıktır.” Bu nedenle, kişi önce inancını tam yapmalıdır.

16. Bu Tosfot’da  (Taanit sayfa 7) bir başka soruya da cevap verir: “Maneviyatı O’nun rızası için yerine getiren için Işık ona hayat iksiri olur. Ve Maneviyatı Kendi İçin yerine getiren için Işık ölüm iksiri olur.” Şöyle sordular, “Ancak dediler ki ‘Kişi her zaman maneviyatı uygulamalı, hatta Kendi İçin bile ve Kendi İçin’den O’nun İçin’e gelir.’”

Yukarıda açıklananlara göre, basitçe bölmeliyiz: Manevi ilim olan ıslahın metodunu çalışmanın sevabı için iştigal edenler ve ödül ve cezaya inananlar, ancak bunu Yaradan’a mutluluk getirme niyetiyle uygularsa ve kişisel-haz ve menfaat ile ilişkilendirmezlerse Yaradan’ın ıslah eden Işığı tarafından ıslah edilecek ve Yaradan adına denilen seviyeye gelecekler. Ve  Manevi İlmi çalışmanın İyiliği için çalışmayanlar, çünkü bu anlamda ödül ve cezaya inanmıyordur ve bu konuda çabasını sadece kendi menfaati için gösterenler için Manevi İlim ölüm iksiri olur, zira o kişi için İlmin içindeki Işık karanlığa dönmüştür.

17. Dolayısıyla, öğrenci çalışmadan önce Yaradan’a ve O’nun ödül ve cezadaki rehberliğine inancını güçlendirmek için söz verir.  Bilgelerimizin dediği gibi, “Ev sahibin çalışman için seni ödüllendirmeye yetkilidir.” Kişi çalışmasını Maneviyatın Sevapları için olmaya hedeflemelidir ve bu şekilde ondaki Işığın hazzı ile ödüllendirilir. Kişinin inancı güçlenir ve bu Işığın devası ile büyür, şöyle yazıldığı gibi: “Göbeğine sağlık ve kemiklerine ilik olur”  (Atasözleri 3:8).

O zaman Kendi İçinden Yaradan İçin koşuluna geleceği için kişinin kalbi rahatlar. Dolayısıyla, kendisinin inanç ile ödüllendirilmediğini bilen bir kişinin bile maneviyatı çalışarak ümidi vardır.

Zira, Manevi çalışmayla kişi kalbini ve aklını Yaradan’a inancı edinmeye koyarsa bundan daha yüce sevap yoktur, bilgelerimizin dediği gibi, “Habakkuk geldi ve önemle belirtti: ‘Erdemliler inançlarıyla yaşayacaklardır’” (Makkot 24).

Dahası, bundan başka tavsiye yoktur, şöyle yazıldığı gibi (Masehet Baba Batra sayfa 16a), “Kabalist şöyle dedi: ‘Eyüp dünyayı yargıdan kurtarmak istedi. O’nun önünde şöyle dedi: ‘Tanrım, Sen haktan yana olanları yarattın; Sen kötüleri yarattın; Sana kim engel oluyor?’”

Ve Raşi orada yorumluyor: “Erdemlileri iyi eğilim aracılığıyla yarattın. Günahkârları kötü eğilim aracılığıyla yarattın. Dolayısıyla, elinden kimse kurtulmadı, kim Sana boyun eğdirebilir ki? Kabul etmekte zorlananlar günahkârlardır.” Ve Eyüp’ün dostları ne cevap verdiler? (Job 15:4) “Evet, korkudan kaçanlar ve Yaradan önünde bağlılığı azalanlara Yaradan kötü eğilimi yarattı ve manevi çalışmayı ona ilaç olarak yarattı.”

Raşi şöyle yorumluyor: “Işığı yarattı, bu “kötü düşünceleri” ortadan kaldıran bir şifadır,” şöyle yazdığı gibi (Kiduşin p30), “Eğer bu kötüyle karşılaşırsanız, onu dergâha getirin. Eğer sert ise orada yumuşar. Ancak ona baskı yapılmaz, çünkü kendi kendilerini kurtarabilirler.”

18. Açıkçası, eğer şifayı aldıklarını söylüyorlarsa ve hâlâ günah düşünceleri varsa, yani hâlâ şüphedeler ise ve kötü eğilim henüz erimemişse kendilerini yargılamaktan kurtulamazlar. Bunun nedeni onu Yaradan ve kötü eğilime gücünü veren Yaradan belli ki kötü eğilimi yavaş yavaş azaltacak ve top yekûn yok edecek ilacını ve devasını yaratmayı da biliyordu.

Ve eğer kişi maneviyatı çalışıyor ve kendisinden kötü eğilimi uzaklaştıramıyorsa, ya gereken çalışmada ve manevi çalışmayı uygulamasına çaba göstermekte ihmalkâr davranmıştır, şöyle yazıldığı gibi “Çalıştım ve bulamadım, inanmam,” ya da belki kişi yeterli miktarda çaba göstermiş ancak nitelikte ihmalkâr olmuştur.

Bu onların maneviyatı çalışırken akıl ve kalplerini kişinin kalbine inanç getiren maneviyatın Işığını çekmeye koymadıkları anlamına gelir. Tersine maneviyatın temel koşulu olan ve inanç getiren Işığı unuttular. Ve ilk başta bunu hedeflemelerine rağmen çalışma sırasında akılları başka yöne kaydı.

Her iki şekilde de kişi zorlamayı öne sürerek haklılığından kurtulamaz, bilgelerimiz kesin bir biçimde “Kötü eğilimi yarattım; karşılığında manevi çalışmayı ilaç olarak yarattım” derler. Eğer bunda her hangi bir istisna olsaydı o zaman Eyüp’ün sorusu geçerli olurdu.

19. Şimdiye kadar açıklananlar ile Ari tarafından yorumlanan Kabalist Haim Vital’in Shaar HaHakdamot’a (Girişlerin Kapısı) girişindeki ve Hayat Ağacı’na girişteki büyük rahatsızlığını ortadan kaldırdım. Şöyle yazar, “Gerçekten de kişi diğer ilimleri çalışmadan önce gidip Kabala ilmini çalışacağım dememeli.’ Çünkü bilgelerimiz şöyle demiştir, ‘Kişi karnını şarap ve etle doldurmadan PARDESS[1]’e girmemelidir.’”

Bu bedensiz bir ruh gibidir: 613 Islahla Maneviyatın Islahlarında bütün olarak bir bedenle bağlantısı olmadan ödül ya da aksiyon ya da düşüncesi yoktur.

Tersine, kişi ilimleri ve kanunları bilmek ile iştigal ettiğinde ve maneviyatın sırlarına ve gizemlerine katılmadan ve onunla birlikte aydınlanan bir ruhu, Yaradan’ın ışığı olmadan tıpkı karanlıkta oturan bir beden gibidir. Dolayısıyla, beden kurudur ve yaşam kaynağını çekmez.

Bu nedenle, maneviyatı O’nun İçin uygulayan bir öğrenci aklının müsamaha ettiği kadarıyla önce diğer ilimleri çalışmalıdır. Daha sonra, gerçeğin ilminde Yaratıcısını öğrenmeyi araştıracaktır.

Tıpkı Kral Hz. Davut’un oğlu Hz. Süleyman’ın emrettiği gibi: “babanın Yaradan’ını öğren ve O’na hizmet et.” Ve eğer kişi eski kaynakları çalışmayı zor ve ağır bulursa bu kitaplarda şansını denedikten sonra bırakmalı ve gerçeğin ilmiyle iştigal etmelidir.

Şöyle yazılmıştır: “Beş yıl içinde çalışmasında iyi bir şey görmeyen öğrenci daha da göremeyecektir” (Hullin sayfa 24). Dolayısıyla, çalışmanın kolay geldiği her kişi her gün çalışmasının bir iki saatini kuralları çalışmaya ayırmalıdır ve kanunların aslındaki soruları açıklayıp yorumlamalıdır.

20. Bu sözler çok kafa karıştırıcı gelebilir: şöyle diyor, kişi aslını çalışmada başarılı olmadan önce gerçeğin ilmiyle ilgilenmelidir. Bu onun daha önceki manevi ilmin aslı olmadan Kabala ilminin hareketi, düşüncesi ya da ödülü olmayan bedensiz bir ruh gibi olduğu sözleriyle ters düşüyor.

İyi bir işaret görmemiş öğrenciyle ilgili ifadesi daha da kafa karıştırıcı, zira bilgelerimiz bu durumda kişinin çalışmayı bırakmasını söylediler. Ancak, elbette ki bu kişinin kendisini incelemesi ya da başka bir Kabalist ya da başka bir bölümü denemesiyle ilgili uyarıdır. Ancak şüphesiz manevi çalışmayı bırakmamalıdır, hatta ilmin aslını da.

21. Kabalist Haim Vital ve Gimara’nın sözlerinden bunu anlamak daha da zordur. Onların sözlerinde kişinin manevi ilmi edinmek için bazı özel hazırlıklar ya da erdeme ihtiyacı olduğu ima ediliyor. Bununla beraber bilgelerimiz (Midraş Raba, Bölüm “Ve Kutsama Budur”) da şöyle dediler: “Yaradan halka şöyle dedi: ‘Dinleyin, tüm bilgelik ve tüm manevi çalışma kolaydır: tüm bilgelik ve tüm maneviyat Benden korkan ve yazılanları yerine getiren kişinin kalbindedir.’”

Bu nedenle burada önceden bir erdeme ihtiyacımız yoktur ve sadece Yaradan korkusu erdemiyle ve Islahları yerine getirmekle kişiye Manevi dünyaların tüm bilgeliği bahşedilir.

22. Gerçekten de, eğer Kabalist Haim Vital’in sözlerini incelersek önümüzde ilahi yıldızlar gibi açıklığa kavuşacaktır. “Bu ilimde şansını denedikten sonra bırakması daha iyidir” sözleri akıl ve bilgelikteki şanstan bahsetmiyor. Tersine, yukarıda açıklamasını yaptığımız gibi “Kötü eğilimi yarattım; karşılığında maneviyatı ilaç olarak yarattım” da olduğu gibidir. Bunun anlamı kişi araştırmasına ve ifşa edilen yazılı vecibeleri yerine getirmeye çaba sarf etmesine rağmen kötü eğilim hâlâ güçlü ve hiçbir şekilde erimemiştir. Bunun nedeni Raşi’nin yukarıda “karşılığında maneviyatı ilaç olarak yarattım” sözleriyle açıkladığı gibi “kişinin günah düşüncelerinden hâlâ kurtulamamış olmasıdır.

Dolayısıyla, kişinin geleneksel kuralların dışsallığı üzerine çalışmayı bırakmasını ve gerçeğin ilmiyle iştigal etmesini tavsiye ediyor, zira yazılı geleneksel kurallarla uğraşmaktansa gerçeğin ilmine çaba sarf ederek ve uygulayarak manevi ilmin Işığını çekmek daha kolay. Sebep çok basit: yazılı kurallar dışsallıkla, hırsızlık, haksızlık, soygunculuk vs. gibi fiziksel giysilerle örtülmüştür. Bu nedenle kişinin bu kuralları Işığı çekmek için çalışırken aklını ve kalbini Yaradan’a yönlendirmesi zor ve ağırdır.

Hatta geleneksel kuralların dışsallığı üzerinde çalışılması bu kişi için daha ağır ve meşakkatlidir. Çalışırken Yaradan’ı nasıl aklında tutabilir, zira çalışma fiziksel konularla ilgili ve kişiye Yaradan’ı niyet edinmekle aynı anda gelemez.

Dolayısıyla, Kabala ilmini çalışmayı tavsiye eder, çünkü bu ilim tamamen Yaradan’ın isimleriyle örtülüdür. O zaman kişi en yavaş öğrenci bile olsa ders esnasında kolaylıkla aklını ve kalbini Yaradan’a yönlendirebilir. Bunun nedeni bu ilmin konusunun ve Yaradan’ın aynı ve tek şeyler olmasıdır ve bu gayet basit.

23. Dolayısıyla,  Gimara’nın sözleriyle bunu kanıtlıyor: “Beş yıl içinde çalışmasında iyi bir şey görmeyen öğrenci daha da göremeyecektir.” Kişi neden çalışmasında iyi bir işaret görmez? Elbette ki, yeteneksizliğinden değil sadece kalbindeki niyetin eksikliğindendir, zira manevi ilim yetenek gerektirmez.

Tersine yukarıda yazıldığı gibidir: “‘Dinleyin, tüm bilgelik ve manevi öğreti kolaydır: tüm bilgelik ve tüm maneviyat Benden korkan ve ilmin sözlerini yerine getiren kişinin kalbindedir.”

Elbette, kişi kendisini ahlaki değerlerin sevabına alıştırmalıdır ancak ne kadar alıştırabileceğini bilmiyorum. Kişi tüm yıllarını bekleyerek geçirebilir. Bu nedenle Braita bizi beş yıldan fazla beklememek üzerine uyarır (Hulin 24).

Dahası, Kabalist Yossi, Manevi İlmin edinimi bahşedilmesi için üç yılın yeterli olduğunu söylüyor. Eğer kişi bu süre içinde iyi bir işaret görmezse, kendisini yanlış ümitlerle kandırmamalı ve aldatmamalı, ancak bilmelidir ki asla iyi bir işaret göremeyecektir.

Dolayısıyla, kişi kendisine O’nun için’i gerçekleştirmekte başarılı olmak ve ilmin Işığıyla bahşedilmek için vakit kaybetmeden iyi bir taktik bulmalıdır. Braita taktiği belirtmez ancak aynı koşulda kalarak daha fazla beklememek konusunda uyarır.

Kabalist’in sözlerinin anlamı budur, en emin ve en başarılı taktik Kabala ilmini çalışmaktır. Kişi elini tamamen dışsallıkla ilgili kuralları çalışmaktan çekmelidir, çünkü zaten bunda şansını denemiş ve başaramamıştır. Ve zamanının tamamını başarısının kesin olduğu Kabala ilmine adamalıdır.

24. Bu çok basittir çünkü bu sözlerin gerçeğin ilmini çalışmakla, kişinin bilfiil çalışması gereken her hangi bir şeyle ilgisi yoktur, zira “cahiller değildir dini bütün olan ve yanlış bir öğreti kötülük yapar ve bir günah pek çok sevabı yok eder.” Bu nedenle, çalışmasında başarısızlığa uğramamak için kişinin bunları tekrarlaması gerekliliktir.

Ancak, burada sadece yasaların yorumlarından ortaya çıkan soruları açıklamak ve irdelemekte Kabalist Haim Vital’in ifşa olan manevi yazıların çalışılmasından kendi çıkardığı sonuçlardan bahsediyor. Geleneksel ahlaki ve dini vecibeler ve kurallardan bahsetmiyor.

Aslında, burada müsamahakâr olup orijinalden değil özetlerden çalışma mümkün. Ancak, bu da derin bir öğrenme gerektiriyor, zira orijinali öğrenmek kısaltmaların olduğu özetten öğrenmek gibi değil. Bunda hata yapmamak için Kabalist Haim Vital sözlerinin başında ruhun bedene sadece 613 Islahlarda, Manevi Eylemlerinde ıslah olduğunda bağlandığını söylüyor.

25. Şimdi girişin başında sunduğumuz tüm soruların tamamen akılsızca olduğunu görüyorsunuz. Bunlar masum ruhları avlamak, yoksun bırakılıp kötüye kullanılarak dünyadan azletmek için kötü eğilimin engelleridir.

Dünyevi davranışları, Kabala ilminin bilgeliği olmadan uygulayabileceklerini hayal ettikleri ilk soruyu inceleyin. Onlara şöyle diyorum: Aslında, Maneviyat ve Islahları incelemeyi O’nun için koşulunda gerçekleştirebiliyorsanız, yani Yaradan’a mutluluk vermek için, o zaman gerçekten de Kabala çalışmanıza gerek yok. Bunun nedeni o zaman sizinle ilgili olarak “Kişiye ruhu öğretecektir” denilir. Çünkü o zaman maneviyatın tüm sırları önünüzde bereketli kaynaklar gibi görünecektir, Kabalist  Meir’in Mişna’daki sözleri gibi, kitaplardan yardıma ihtiyacınız kalmayacak.

Ancak, hâlâ Kendin için öğreniyorsanız fakat bunun vasıtasıyla O’nun rızası için koşulunu hak etmeyi umuyorsanız o zaman size sorarım: “Kaç senedir bunu yapıyorsunuz?”, Tana Kama’nın dediği gibi beş yılın içindeyseniz, ya da Kabalist Yossi’nin dediği gibi üç yılın içindeyseniz o zaman bekleyip ümit edebilirsiniz.

Ancak, geleneksel vecibeleri üç yıldan fazladır Kendin için uyguluyorsanız Kabalist  Yossi, ve beş yıl ise Tana Kama, Braita şöyle diyor yürüdüğünüz yolda iyi bir işaret görmeyeceğinizle ilgili uyarıyor! Kabala ilmi çalışmak gibi bu kadar yakın ve emin taktikler varken neden ruhlarınızı yanlış umutlarla aldatıyorsunuz,  nedenini yukarıda gösterdiğim gibi bu ilmin konularını çalışmak ve Yaradan’ın Kendisi birdir?

26. Kişinin karnını geleneksel ahlak ve vecibelerin öğretildiği kaynaklarla doldurması sorusunu da hep birlikte inceleyelim. Herkes bununla hem fikir. Ancak, bunların hepsi eğer O’nun rızası için ya da hatta Kendin için öğrenmek size bahşedildiyse, eğer hâlâ üç ya da beş yıl içindeyseniz doğrudur. Ancak bu süreden sonra Braita asla iyi bir işaret görmeyeceğiniz konusunda uyarıyor, dolayısıyla başarınızı Kabala çalışarak denemelisiniz.

27. Gerçeğin ilminin iki kısmı olduğunu bilmemiz lazım: “İlmin (Işığın) sırları” denilen ilki bilge bir Kabalist’ten kendi aklıyla anlayan bir öğrenciye dolaylı olmanın dışında sunulmamalıdır. Maase Merkava ve Maase Bereşeet de bu kısma aittir. Zohar’ın bilgeleri bu kısımdan “ilk üç Sefirot, Keter, Hohma,Bina” olarak bahsederler ve buna ayrıca “Partzuf’un (ruh/yüz) Roş’u (baş)” da denir.

İkinci kısma “Maneviyatın tatları” denir. Bunları açıklamaya izin verilmiştir ve gerçekten de bunu yapmak yüce bir Sevaptır. Zohar bundan “Partzuf’’un yedi alt Sefirot’u” olarak bahseder ve ayrıca Partzuf’un Guf’u (beden) olarak adlandırılır.

Her bir Partzuf de Kutsallık (Kutsi Partzuf’u / Ruh) on Sefirot’tan oluşur. Bunlara Keter, Hohma, Bina, Hesed, Gevura, Tiferet, Netzah, Hod, Yesod, Malhut denir. İlk üç Sefirot, “Partzuf’un Roş’u” ve yedi alt SefirotPartzuf’un Guf’u” olarak adlandırılır. Alt seviyedeki bir kişinin ruhu bile yukarıda adlandırıldığı gibi on Sefirot’u içerir, ayrıca hem üst hem de alt seviyelerdeki tüm izlenimlerde de vardır.

Partzuf’un Guf’u olan on alt Sefirot’un “Işığın tatları” olarak adlandırılmasının nedeni “ve damak yiyeceği tadar” sözüdür. Roş denilen ilk üç Sefirot altındaki isimlere Taamim (lezzetler) ve Malhut de Roş’a (Baş’ın Malhut’u) Heh (damak) denir.

Bu nedenle bunlara Işığın’ın Taamim’i denir. Bu Malhut de Roş olup tüm Taamim’in kaynağı olan Roş’un damağında ortaya çıktıkları anlamına gelir. Bundan aşağısını ifşa etmek yasak değildir. Tersine, bunları ifşa edenin ödülü ölçülemez ve sınırsızdır.

Ayrıca, İlk üç Sefirot ve bu yedi alt Sefirot bölünebilen hem genel hem de en özel parçalarda bulunurlar.  Bu nedenle, Asiya dünyasının sonundaki Malhut’un İlk üç Sefirot’u bile ifşa edilmeyecek olan “Işığın sırları” kısmına aittirler. Ve Atzilut’daki Roş’un Keter’indeki yedi alt Sefirot “Işığın’ın Taamim” i kısmına aittir ki bunların ifşa edilmesine izin verilmiştir ve bunlar Kabala kitaplarında yazar.

28. Bu sözlerin kaynağını Mişna Pesahim’de (sayfa 119) yazıldığı gibi (Isaiah 23) “Ve elde ettiği şey verebilmektir, Yaradan için kutsal olan, kişinin hazine olması ve özel olması değil, kişinin kazancı Yaradan’ın huzurunda olabilmek, bundan doyum almak ve bu görkemli kutsallıkla kıyafetlenmektir” bulacaksınız. “Görkemli kutsallıkla kıyafetlenmek” ne demektir? Bunlar Atik Yomin’in kıyafetlendirdiği şeydir. Peki, bunlar nelerdir? Işığın sırlarıdır. Başkaları bunların Atik Yomin’in ifşa ettiği şeyler olduğunu söylerler. Peki, bunlar nelerdir? Işığın tatlarıdır.”

RASHBAM şöyle yorumluyor, “Atik Yomin Yaradan’dır”, “ve Atik Yomin oturur” dediği gibi. Işığın sırları Maase Merkava ve Maase Bereşeet’dir. “İsim” in anlamı şöyle yazıldığı gibidir, “Bu sonsuzs dek Benim İsmim.” Kıyafetlenmek, O’nun bunları herkese vermediği sadece kalpleri hevesli olanlara verdiği anlamına gelir. “Atik Yomin’in kıyafetlendirdiği şeyleri ifşa eden şey budur”, baştan örtülü olan Işığın sırlarını örtmek ve Atik Yomin’in onları ifşa ettiği ve ifşa edilmesine izin verdiği anlamına geliyor. Ve bunları ifşa eden kişiye bu beyitte söylediği şey bahşedilir.

29. Şimdi Işığın sırlarının arasındaki büyük farkı, onları gizlemekle ve ifşa etmemekle edindikleri bu büyük ödülü görebilirsiniz. Ve bu edinenlerin başkalarına ifşa etmekten dolayı büyük ödülü aldıkları Işığın Taamim’ine terstir.

İlk görüşle uyuşmazlık yoktur bu sadece farklı anlamlarının incelenmesidir. Lişma Kama sonunu “kutsal giysi” diyerek belirtiyor. Zira büyük ödülü edinmeyi Işığın sırlarını örtmek olarak yorumluyorlar.

Başkaları, bunun başlangıç olduğunu söylüyorlar, şöyle yazıldığı gibi “doyana kadar yiyin”, yani Işığın Taamim’ini kastediyorlar, yine “ve damak yiyeceğini tadar” şeklinde yazıldığı gibi. Bunun nedeni Taamim’in Işıklarının “yemek” anlamına gelmesidir, dolayısıyla, makalede bahsedildiği gibi Işığın Taamim’ini ifşa eden kişiyi büyük ödülü edinmiş olarak yorumlamalarıdır. (Aralarında uyuşmazlık yok, ancak biri Işığın sırlarından diğeri ise Işığın Taamim’inden bahsediyor.) Bununla beraber, her ikisi de Işığın sırlarının örtülü kalması ve Işığın Taamim’inin ifşa edilmesi gerektiğini düşünüyor.

30. Böylece, girişteki dördüncü ve beşinci sorularla ilgili açık bir cevabınız var. Bilgelerin ve kutsal kitapların sözlerinde bulduğunuz ise İlk üç Sefirot ve Roş’la ilgili “Işığın sırlarını” içeren kısmın sadece hevesli bir kalbe verilmesidir, yani gizleyenlere ve sadece belli koşullarda verilmesidir, tüm Kabala kitaplarında bile bunlarla ilgili yazılı her hangi bir işaret bulamazsınız, çünkü bunlar Atik Yomin’in gizledikleridir.

Dahası, tüm kutsal ve meşhur erdemlileri düşünmek ya da hayal etmek mümkün mü söyleyin, ki bunlar RAMBAM’dan Baal HaTurim ve Baal Shulhan Aruh’a, Vilna Gaon’dan (GRA) Ladi Gaon’a kadar Sefer Yetzira (Yaratılış Kitabı), Zohar Kitabı , Kabalist İşmael’in Braita’sı, Kabalist Hai Gaon, Kabalist Hamai Gaon, Garmiza’lı Kabalist  Elazar  ve Rişonim’in (ilkler) diğerleri, gibi ulusun en yüceleri ve en iyileridir.

Onlardan Yaradan tarafından lütuflandırılmak için hangi fiziksel vecibeleri yapmamız gerektiğini açıkça ifşa edilen tüm kısımlarından aldık ve onların sözleriyle yaşıyoruz. Hepsi Kabala İlmi’yle ilgili kitaplar yazdılar ve bastılar. Ve yazarının kitabı kimin okuduğunu bilmediği bir kitap yazmaktan daha büyük bir ifşa yoktur. En kötülerin kitabı irdelemeleri gayet mümkün. Dolayısıyla, Işığın sırlarını ifşa etmenin bundan daha büyük bir yolu yok.

Ve Masehet Hagigah’da ifşa edilmesi yasak olarak yazıldığı gibi kutsal ve saf olanların sözlerinden şüphe etmemeliyiz.

Tersine, tüm yazılan ve basılan kitaplar Atik Yomin’in önce gizlediği ve sonra ifşa ettiği Işığın Taamim’i olarak görülür, “ve damak yemeği tadar” şeklinde yazıldığı gibi. Bu sırları ifşa etmek yasak olduğu gibi, tersine onları ifşa etmek de çok büyük bir sevap.

Nasıl ifşa edileceğini bilen ve ifşa eden kişinin ödülü büyüktür. Bunun nedeni bu Işıkları insanlara ve özellikle kitlelere ifşa etmek Mesih’in bizim zamanımızda, önümüzdeki günlerde gelmesine bağlıdır.

31. Zohar’da ve tüm Kabala kitaplarında sıkça bahsedildiği gibi Mesih’in gelişinin neden büyük halk kitleleri tarafından Kabala çalışılmasına bağlı olduğunu çok iyi anlamamız lazım. Halk bunu çoktan anlamsızca tartıştı ve artık dayanılmaz hale geldi.

Bu konunun açıklaması Zohar’ın (Tikun  30) Tikkunim’inde (ıslahlar) ifade edilmiştir. Sadeleştirilmiş çeviri: Kutsilik sürgüne gittiği zaman maneviyatla ilgilenenlere onun ruhu eser. Hepsi saman yiyen hayvanlar gibiler, her yaptıkları lütfu kendileri için yaparlar. Fiziksel vecibeleri çalışanlar bile, her yaptıkları lütfu kendileri için yaparlar. O zaman ruh terk eder ve dünyaya dönmez. Bu Mesih’in ruhudur.

Mesih’in ruhunun ayrılıp dünyaya gelmemesine neden olanların başına kötü şeyler gelir. Maneviyatı kuruturlar ve Kabala İlmi’ne girmek istemezler. Bu kişiler ilmin farklılaşmasına neden olurlar ki bu HaVaYaH ismindeki Yud’un ayrılmasına neden olur.

Mesih’in ruhu terk eder, kutsallığın ruhu, bilgelik ve anlayışın ruhu, akıl ve yüceliğin ruhu, bilginin ruhu ve Yaradan korkusu. “Ve Yaradan dedi ki: ‘Işık olsun.’” Bu, sevginin Işığı’dır, Merhametin Işığıdır, şöyle yazıldığı gibi: “Sizi ebedi aşkla sevdim.”

Bununla ilgili şöyle yazar, “eğer gözlerin açılır ve eğer sevgiyi arzulayana dek uyandırırsan…” o zaman bu sevgi ödül almak için değildir. Bunun nedeni korku ve sevgi ödül almak için olursa bir hizmetçidir… “Hanımının varisi olan bir hizmetçi.”

32. Zohar’ın Tikkunim’ini baştan sona açıklamaya başlayacağız. Şöyle diyor, ödül almak için Maneviyat ve Islahları çalışanların sahip olduğu korku ve sevgi, yani burada vecibeleri çalışmada bir çıkar elde etme umudu vardır, bir hizmetçi kabul edilir. Bununla ilgili şöyle yazar, “Hanımının varisi olan bir hizmetçi.”

Bu görünüşte biraz kafa karıştırıcıdır zira şöyle yazılmıştır: “Kişi Kendi için bile olsa her zaman Maneviyat ve Islahlarıçalışacaktır” ve neden “yeryüzü titrer?” Ek olarak Kendi için çalışmanın hizmetçiyle bağlantısını ve hanımının varisi olduğu benzetmesini anlamamız lazım. Burada ne gibi bir miras vardır?

33. Konuyu yukarıda giriş bölümünde açıklanan her şeyle anlayacaksınız, Kendi için çalışmaya izin vermediler, Kendi için çalışmaya sadece Kendi için çalışmaktan O’nun için çalışmaya gelindiği için izin verdiler, zira içindeki Işık ıslah eder. Dolayısıyla, Kendi için çalışmak, hanımına, Kutsallığa, yardım eden, onu destekleyen ve küçük işlerini yerine getiren bir hizmetçi olarak değerlendirilir.

Bunun nedeni kişinin sonunda O’nun için çalışmaya gelecek olması ve Kutsallığın ilhamının ona verilecek olmasıdır. O zaman, Kendi için çalışan hizmetçi de kutsal bir hizmetçi addedilir, zira Kutsallığın Asiya dünyası olarak addedilse de kutsallığı desteklemekte ve hazırlamaktadır.

Ancak, kişinin inancı tam değilse ve maneviyatla ilgilenmiyorsa ya da sadece Yaradan emrettiği için çalışmıyorsa yukarıda da gördüğümüz gibi böyle bir çalışmada Işık yoktur. Bunun nedeni kişinin gözlerinin bozulmasıdır, tıpkı yarasa gibi Işığı karanlığa çevirir.

Böyle bir çalışma Kutsiliğin hizmetçisi olarak değerlendirilmez çünkü kişi bununla O’nun için koşulunu edinemez. Bu nedenle, ilmi ve çalışmayı miras alan ancak onları kendisi için çalan Klipa’nın (kötü eğilim/ kabuk) hizmetçisinin boyunduruğuna girer.

Dolayısıyla, “yeryüzü titrer”, yani “yeryüzü” olarak adlandırılan Kutsallık. Böyle olmasının nedeni Kutsallığın varlıkları olarak kişiye gelmesi gereken manevi ilim ve çalışma kötü hizmetçi tarafından çalınarak Klipot’un (kötü eğilimler/ kabukların) varlığı yapılır. Böylece, hizmetçi hanımının varisi olur.

34. “Eğer gözlerin açılır ve eğer sevgiyi arzulayana dek uyandırırsan…” yeminini Zohar’ın Tikkunim’i yorumlar.  Kesin olan Yaradan’a yönelenlerin “Merhamet Sevgisi” olarak adlandırılan Üst Hesed (Merhamet) Işığını çekecek olmasıdır, zira arzulanan da budur. Bu özellikle ödül almamak niyetiyle manevi çalışma ve arınma ile ilgilenmektir. Bunun nedeni Üst Bilgeliğin Işığı’nın halka bu Merhamet Işığı vasıtasıyla ulaşmasıdır, ortaya çıkan ve örten bu Merhamet Işığı ile insanlar gelişir.

Ve bu Bilgelik Işığı “Ve Kralın ruhu onun üzerinde olur, ilim ve anlayışın ruhu, akıl ve yüceliğin ruhu, bilgelik ve Kral’dan korkmanın ruhu”. Kral Mesih ile ilgili şöyle denir: “Ve O uluslar için bir alamet hazırlayacak ve dağılan halkı toplayacak ve yeryüzünün dört köşesine dağılmış parçalarını bir araya getirecek.” Bunun nedeni şudur, Merhamet Işığı vasıtasıyla halk Bilgelik Işığı’nı büyüttükten sonra Mesih ortaya çıkar ve dağılmış halkı bir araya getirir.

Dolayısıyla, her şey maneviyatı uygulamak ve O’nun için koşulunda çalışmaya bağlıdır ki Bilgelik Işığı’nın bürünerek uzandığı Merhamet Işığı büyüyebilsin. “Eğer gözlerin açılır ve eğer sevgiyi arzulayana dek uyandırırsan…” yemininin anlamı budur. Bu böyledir çünkü günahlardan tam kurtuluş ve sürgünleri bir araya getirmek bu olmadan mümkün değildir, çünkü kutsallığın kanalları bu şekilde düzenlenmiştir.

35. Ayrıca, “ve Yaradan’ın ruhu suların yüzeyi üzerinde gezindi” sözlerini de yorumladılar. “Yaradan’ın ruhu” nedir? Sürgünde halk manevi vecibeleriyle hâlâ kendi menfaatleri için  uğraşırken, çünkü eğer bu durumdalar ise Yaradan için değil (O’nun için değil için koşulundan) koşulundan Yaradan için (O’nun için çalışmaya) koşuluna gelinir, o zaman sürgünde olsalar bile zira O’nun için çalışmaya gelmemişlerdir, Kutsallık aralarında olur.

Kutsallık gizli olduğunda makalenin anlamı budur. Bununla beraber, Kutsallığın ifşasını edinmek zorundalar ve ondan sonra Kral Mesih’in ruhu çalışmanın üzerinde kalır ve onları, şöyle yazıldığı gibi “içindeki Işık onları ıslah eder” O’nun için çalışmaya getirir. O, hanımı olan Kutsallık ilhamı için yardım eder ve hazırlar.

Fakat, bu O’nun için değil koşulundaki öğreti onları O’nun için çalışmaya getirmek için uygun değilse, Kutsallık pişman olur ve şöyle der: insanın yukarı doğru yükselen ruhu maneviyatı çalışanlar arasında bulunmamaktadır. Tersine, ruhları Maneviyat ve Islahlar çalışmayı sadece kendi menfaat ve hazları için yapan, aşağı inen hayvansal ruhu için yeterlidir.

Maneviyatı çalışmak onları O’nun için çalışmaya getiremez zira Mesih’in ruhu onların üzerinde gezinmez, onları bırakır ve dönmez çünkü saf olmayan hizmetçi onların maneviyatını çalar ve hanımından miras alır, zira Kendi için çalışmaktan O’nun için çalışmaya gelme yolunda değillerdir.

Ahlaki ve dini vecibeleri çalışarak başarılı olamasalar da, zira içinde Işık yoktur ve zihinlerinin küçüklüğünden dolayı kurudur, yine de Kabala çalışarak başarabilirler. Bunun nedeni içindeki Işığın Yaradan’ın – Kutsal İsimlerin ve Sefirot’un – kıyafetlerine bürünmüş olmasıdır. Onlar kolaylıkla kendilerini O’nun için çalışmaya getirecek forma gelebilirler ve o zaman Yaradan’ın ruhu onların üzerinde olur, “içindeki Işık ıslah eder” denildiği gibi.

Ancak onların Kabala çalışma arzuları hiç yoktur. Ve bu nedenle dünyada yoksulluk, çapulculuk, yıkım, ölüm ve felakete neden olurlar zira Mesih’in ruhu, kutsallığın ruhu, ilim ve anlayışın ruhu terk eder.

36. Zohar’ın Tikunim’inin (Islahlar’ın) sözlerinden anladığımız kadarıyla insan ödül alma niyeti olmadan sadece Yaratıcısına mutluluk ihsan etmek için manevi çalışmada olmadığı sürece Merhamet Işığı ve sevginin dünyada uyanmayacağına dair bir kanun vardır.

“Size yalvarıyorum selametin çocukları” sözünün anlamı budur.

Dolayısıyla, çektiğimiz sürgün ve ıstırabın süresi bize bağlıdır ve Maneviyat ve Islahları O’nun için koşulunda uygulamayı hak etmemizi bekler. Ve sadece bunu edinirsek büyüme gücü olan bu Sevgi ve Merhamet Işığı anında uyanır, şöyle yazıldığı gibi: “Ve bilgelik ve anlayış ruhu kişinin üzerinde olur.” O zaman bize tam kurtuluş bahşedilir.

O yüce arılığa halkın tamamı için en uygun ve en kolay yol olan Gerçeğin İlmini çalışmadan ulaşmanın mümkün olmadığı da açıkça belirtilmiştir.

Bununla beraber, insanların çoğunluğu için sadece seçilmiş birkaç kişi ve büyük çaba haricinde ifşa olan manevi ilmi çalışırken bunun vasıtasıyla ödüllendirilmek de mümkün değildir (Madde 24’de açıklanan nedenden dolayı).  Bu girişteki dördüncü ve beşinci soruların alakasızlığını bütünüyle açıklıyor.

37. Kişinin ters dönmesi korkusu olan üçüncü soruyla ilgili olarak da, burada hiç korku diye bir şey yok. Çünkü daha önce Yaradan’ın yolundan sapma iki nedenle ortaya çıktı: Onlar ya bilgelerimizin ifşa etmelerinin yasak olduğu sözünden çıktılar, ya da Manevi İlmin sözlerini suni anlamlarıyla, fiziksel talimatlar olarak algılayarak “Kendinize putlar yapmayacaksınız” sözüne karşı geldiler.

Bu nedenle, bu güne kadar bu ilmin etrafında güçlü bir duvar olmuştur. Pek çok kişi çalışmaya başlamayı denedi ancak sadece fiziksel adlandırmalardan ve anlayış eksikliğinden devam edebildi. Bu nedenle Ari’nin büyük Hayat Ağacı kitabını yorumlayabilmek, fiziksel formları soyut yapabilmek ve onları zaman ve yerin ötesinde manevi yasalar olarak oluşturabilmek için Panim Meirot ve Panim Masbirot’u yorumlamaya çalıştım. Böylece yeni gelen bir kişi bile konuları, nedenlerini ve açıklamaları açık bir akıl ve çok basitlikle anlayabilir, kişinin Raşi’nin yorumlarıyla Gimara’yı anlaması gibi.

38. Maneviyat ve Islahları O’nun için koşulunda uygulama üzerinde biraz daha duralım. “O’nun için koşulunda Tora” adını anlamamız lazım. Neden arzu edilen ve çalışmanın tamamı Lişma adıyla anılırken arzu edilmeyen çalışma Lo Lişma olarak anılıyor?

Asıl anlamı kalbini kendisine değil Yaratıcısına mutluluk verme amacıyla Maneviyat ve Islahlar çalışmaya yönlendiren kişi anlamına geliyor ve buna O’nun adına maneviyatı çalışmak ve diğerine de Kendi için maneviyatı çalışmak yani Yaradan adına değil olarak bahsedilir. O zaman manevi ilmin çalışılmasında O’nun rızası için ya da kişinin Kendi rızası için çalışma tanımları yapılıyor.

Elbette burada daha önce bahsedilenden daha fazlasını anlamak gerekiyor, zira Yaratıcısına memnuniyetlik vermek kişinin Kendisi için çalışmasında, kişinin çalışmasının hâlâ yetersiz olduğunu kanıtlıyor. Tersine çalışma O’nun rızası için olmalı. Bu konu açıklama gerektiriyor.

39. Konu şu ki manevi ilim ismi “Hayatın ilmi/ ışığı” olarak bilinir, şöyle yazılmıştır; “Onları bulanlar için yaşam olurlar” (Atasözü, 4:22); “Zira sizin için boş bir şey değildir çünkü hayatınızdır” (Deuteronomy 32:47). Dolayısıyla, O’nun için koşulunda Işığın anlamı Maneviyat ve Islahları çalışmanın kişiye yaşam ve uzun günler getirmesidir ve o zaman adı Hayat gibidir.

Ve daha önce bahsedilene kalbini ve aklını yönlendirmeyen kişi için Maneviyat ve Islahlar çalışmak hayatın zıddını ve uzun günler getirir, yani tamamen Kendi için olma anlamına gelir, zira adı “Hayatın Işığı”dır. Bu sözler bilgelerimizin (Taanit 7a) sözlerinde açıklık kazanır, “Maneviyatı Kendi için çalışan kişi için maneviyat ölüm iksiri olur ve ilmi O’nun için koşulunda çalışan kişi için çalışması yaşam iksiri olur.”

Ancak, bu kutsal çalışmanın nasıl ve ne şekilde kişi için ölüm iksiri olduğunu anlamak için bu sözler açıklama gerektiriyor. Kişinin çalışması ve çabası boş olduğu gibi bu çalışma ve uğraştan bir fayda da sağlamaz, hatta Tora ve çalışmanın kendisi kişi için bir ölüm iksiri haline gelir. Bu gerçekten de kafa karıştırıcı.

40. Öncelikle, bilgelerimizin sözlerini (Megillah 6b) anlamamız lazım, onlar şöyle dediler “Çaba harcadım ve buldum – inanın. Çaba harcamadım ve buldum – inanmayın.”

“Çaba harcadım ve buldum” sözlerini sorgulamalıyız; birbirlerine tezat gibiler, zira çabalamak kişinin sahip olmayı arzuladığı şey için çalışması ve gayretiyle ilgilidir. Önemli bir şeye sahip olmak için kişi büyük çaba sarf eder, daha az bir şeye sahip olmak için az çaba harcar.

Bulgu bunun tersidir. Dolayısıyla davranışlar kişiye kayıtsızca ve çalışma, emek ve ödentiye hazırlıksız gelmelidir. Öyleyse, nasıl “çaba harcadım ve buldum” dersiniz? Ve eğer burada çaba varsa “çaba harcadım ve satın aldım” ya da “çaba harcadım ve edindim” vs. demeli, “çaba harcadım ve buldum” değil.

41. Zohar’da bununla ilgili şöyle yazıyor, “Beni arayanlar Beni bulacaklar” ve sorar “Kişi Yaradan’ı nerede bulur?” Yaradan’ın sadece manevi ilimde bulunduğunu söylediler. Bir de “Aslında Kendisini gizleyen bir Yaradan’ımız var” sözleriyle ilgili olarak Yaradan Kendisini Kutsallıkta gizlemiştir denir.

Bu sözleri iyice anlamamız lazım. Yaradan maneviyatın dışında olan sadece fiziksel şeylerde ve hareketlerde ve bu dünyanın tüm anlamsız şeylerinde gizlenmiş gibi görünüyor. Öyleyse bunun tersini yani Kendisini manevi çalışmada gizlediğini nasıl söylersiniz?

Bir de genel bir anlam vardır, Yaradan Kendisini aranıp bulunacağı şekilde gizlemiştir; peki O’nun bu gizliliğe neden ihtiyacı var? Ve ayrıca “O’nu arayan herkes O’nu bulacaktır,” deniliyor, bunu da “Beni arayanlar Beni bulacaklar” sözlerinden anlıyoruz. Bu arama ve bulma işini derinlemesine anlamalıyız, ne olduklarını ve neden olduklarını.

42. Gerçekten de Yaradan’a olan muazzam mesafemiz ve O’nun arzusunu çiğnemeye bu kadar meyilli olmamızın tek sebebi var ki bu tüm ızdırap ve çektiğimiz acıların ve sınıfta kaldığımız günahların ve hataların kaynağıdır. Açıkçası, bu nedeni ortadan kaldırarak tüm ızdırap ve acıdan anında kurtuluruz ve derhal kalpte, ruhta ve yücelikte O’na tutunma ile bahşediliriz. Ve size şunu söylemeliyim ki ilk neden “O’nun Yaratılanları üzerindeki İlahi Takdirini anlama eksikliği”nden başka bir şey değildir, yani O’nu tam olarak anlamıyoruz.

43. Mesela, Yaradan Yaratılanlarına karşı açık İlahi Takdir oluştursaydı, örneğin yasak bir şeyi yiyen kişi anında boğulsaydı ve her hangi bir iyiliği yerine getiren kişi bundaki muhteşem hazları keşfetseydi tıpkı bu fiziksel dünyadaki en güzel hazlar gibi, o zaman karşılığında hayatını kaybedeceğini bilerek, hangi akılsız kişi yasak bir şeyi tatmayı bile düşünebilir ki, bu tıpkı kişinin ateşe atlamayı düşünmeyeceği gibi.

Ayrıca, hangi akılsız herhangi bir iyiliği olabildiğince hızlı uygulamaktan vazgeçer ki, tıpkı kişinin avuçlarına gelen büyük bir fiziksel hazzı en hızlı şekilde almaktan vazgeçmeyeceği gibi. Dolayısıyla, eğer İlahi Takdir bize açık olsaydı dünyadaki tüm insanlar tam olarak erdemli olurdu.

44. Böylece görüyorsunuz ki dünyada ihtiyacımız olan tek şey açık İlahi Takdir. Eğer açık İlahi Takdir olsaydı dünyadaki insanların tümü tamamen erdemli olurdu. İnsanlar O’na mutlak sevgi ile tutunurlardı, çünkü O’nunla dost olmak ve O’nu sevmek ve kalbimizle ve ruhumuzla O’na tutunmak şüphesiz hepimiz için büyük bir şeref olurdu.

Ancak, durum böyle olmadığından ve Sevap ödüllendirilmediğinden ve O’na meydan okuyanlar gözümüzün önünde cezalandırılmadıklarından, çünkü Yaradan onlara karşı sabırlıdır ve dahası yazıldığı gibi bazen tersini düşünürler, “Bakın, onlar günahkardırlar, her zaman rahatta olanlar varlıklarını artırırlar.” Dolayısıyla, gelip Kralı almak isteyen herkes bunu yapamaz. Tersine yolun her adımında tökezliyoruz, ta ki bilgelerimizin yazdığı gibi, “Bin kişi içinden birini buldum, yani odaya bin kişi girer ve öğretmek için sadece bir kişi çıkar.”

Bu nedenle, O’nun İlahi Takdirini anlamak her iyiliğin nedenidir ve her kötülüğün nedeni anlayış eksikliğidir. Bundan şu sonuç çıkıyor, dünyadaki tüm insanların daha iyi ya da kötü için etrafında döndüğü eksen budur.

45. İnsanların hissetmeye başladıkları İlahi Takdiri edinmeyi yakından incelersek burada dört şey buluruz. Her biri Yaradan’dan belli bir İlahi Takdir alır, burada İlahi Takdiri edinmede dört izlenim varmış gibi. Aslında iki tane vardır: yüzün gizliliği ve yüzün ifşası, ancak dörde bölünmüşlerdir.

İlahi Takdir’in yüzünün gizliliğinde “tek gizlilik” ve “gizlilik içinde gizlilik” olan iki izlenim,  ve İlahi Takdir’in yüzünün ifşasında da “ödül ve ceza” ve “ebedi İlahi Takdir” olan iki izlenim vardır.

46. Şöyle bir söz vardır (Deuteronomy 31:17), “Sonra, o gün onlara karşı Kızgınlığım canlanacak ve onları terk edeceğim ve onlardan yüzümü gizleyeceğim ve onlar yok olacaklar ve onlara pek çok kötülük ve sorun gelecek ve onlar diyecekler ki: Tüm bu kötülükler Tanrımız aramızda olmadığı için gelmiyor mu? Ve o gün başka tanrılara dönerek kötülük yaptıkları için kesinlikle Yüzümü gizleyeceğim.”

Bu sözlere baktığınızda başında “Sonra, onlara karşı Kızgınlığım canlanacak….ve Yüzümü gizleyeceğim” demek tek gizliliktir. Sonra, “onlara pek çok kötülük ve sorun gelecek….Ve kesinlikle Yüzümü gizleyeceğim” çift gizlilik demektir. Bu, “çift gizliliğin” ne olduğunu anlamamız lazım.

47. Önce “Yüzümü gizleyeceğim”deki “Yaradan’ın yüzü”nün anlamını anlamalıyız. Yüzünü gördüğünde arkadaşını anında tanıyan bir kişi gibi düşünebiliriz. Ancak, arkadan gördüğünde kişinin kim olduğundan emin olamaz. Şüphe edebilir, “belki de arkadaşı değil başkasıdır?”

Konu bu şekilde önümüzde: Herkes Yaradan’ın iyi olduğunu ve iyinin hareketinin iyi olduğunu biliyor ve hissediyor. Dolayısıyla, Yaradan Yaratılanlarına cömertçe ihsan ettiğinde bundan Yüzünün Yaratılanlarına ifşa olduğu anlaşılır. Çünkü, yukarıda açık İlahi Takdir’de gördüğümüz gibi O Adına uygun davranır, o zaman herkes O’nu bilir ve hisseder.

48. Ancak, O Yaratılanlarına yukarıda bahsedilenin zıttı davranırsa, yani Yaratılanları O’nun dünyasında ızdırap ve çile çekerlerse, bu Yaradan’ın sırtı olarak bilinir. Bunun nedeni O’nun yüzünün, yani iyilik özelliğinin tümünün onlardan gizlenmesidir, zira bu O’nun adına yakışan bir hareket değildir. Bu, kişinin arkadaşını arkadan görüp “belki başkasıdır” diye düşünmesi gibidir.

Şöyle yazar, “O zaman Kızgınlığım canlanır….ve Yüzümü gizlerim.” Kızgınlık döneminde insanlar problemler ve acılar yaşadığında bu Yaradan’ın mutlak iyilik olan Yüzünü gizlemesi ve sadece sırtının görülmesi anlamına gelir. Bu koşulda, O’na inancın çok güçlendirilmesi, günah düşüncelerinin farkında olunması gerekir, zira O’nu arkasından tanımak zordur. Buna “Tek Gizlilik” denir.

49. Bununla beraber, ızdırap ve sorunlar muazzam bir birikime gelince kitaplarda “gizlilik içinde gizlilik” olarak yazdığı gibi çift gizliliğe neden olur. Bu, O’nun sırtının bile görülmediği anlamına gelir, yani Yaradan’ın onlara kızgın olduğuna ve onları cezalandırdığına inanmıyorlar, sadece doğaya ya da şansa yoruyorlar ve O’nun ödül ve cezadaki İlahi Takdiri’ni inkâr ediyorlar anlamına gelir. “Ve başka tanrılara dönerek kötülük yaptıkları için kesinlikle Yüzümü gizleyeceğim” sözünün anlamı budur, yani onlar tanrıtanımaz olmuş ve putperestliğe dönmüşlerdir.

50. Ancak, bundan önce yazılar tek gizliliğin tarafından baktığında makale şöyle bitiyor “o gün onlar diyecekler: Tüm bu kötülükler Tanrımız aramızda olmadığı için gelmiyor mu?” Bu, onların hâlâ İlahi Takdir’in ödül ve cezasına inandıkları ve Yaradan’a tutunmadıkları için acı ve ıstırabın onlara geldiğini söyledikleri anlamına geliyor, şöyle yazıldığı gibi “Tüm bu kötülükler Tanrımız aramızda olmadığı için gelmiyor mu?” Bu onların Yaradan’ı sadece sırtından gördükleri anlamına gelir. Bu nedenle “Tek Gizlilik” denir, sadece yüzün gizliliği.

51. Artık, insanların hissettiği “tek gizlilik” ve “gizlilik içinde gizlilik” olan gizli İlahi Takdir’in algılanmasının iki izlenimini açıklamış olduk. Tek gizlilik sırt ifşa olurken sadece yüzün gizliliğiyle ilgilidir. Bu Yaradan’ın ıstırabı onlara ceza olarak verdiği anlamına gelir. Ve onların günah işlemelerine neden olan Yaradan’ı her zaman sırtından tanımak zor olduğundan o zaman bile “tamamlanmamış günahkâr” sayılırlar. Bir başka deyişle, bu günahlar hatalar gibidir, çünkü onlara ıstırabın birikiminin sonucu olarak gelirler, zira genelde ödül ve cezaya inanırlar.

52. Gizlilik içinde gizlilik Yaradan’ın sırtının bile onlardan gizlendiği anlamına gelir, çünkü ödül ve cezaya inanmıyorlardır. Onların bu ihlalleri günah olarak kabul edilir. Onlar “tamamen kötü” olarak addedilirler çünkü başkaldırıp Yaradan’ın Yaratılanları hiç kollamadığını söylerler ve putperestliğe dönerler, şöyle yazıldığı gibi “başka tanrılara dönerler.”

53. Maneviyat ve Islahları çalışmayı sürdürmekteki tüm meselenin öncelikle seçim yoluyla, daha önce bahsedilen gizli İlahi Takdir’in iki izlenimiyle ilgili olduğunu bilmeliyiz. Ben Ha Ha o dönemle ilgili şöyle der (Avot, Bölüm 5): “Ödül cezaya göredir.”

Yaradan’ın Rehberliği ifşa olmadığından O’nu yüzün gizliliği dışında görmek mümkün değildir, tıpkı kişinin arkadaşını arkadan görmesi ve şüphe edip başkası olduğunu düşünmesi gibi. Bu durumda kişi her zaman manevi çalışmaya devam etmekle vazgeçmek arasında seçim yapmak durumunda kalır. Bunun nedeni acı ve ıstırabın kişinin Yaratılanlara Rehberlik gerçeğinden şüphe duymasına neden olmasıdır, ilkindeki gibi hatalar ya da ikincisi gibi günahlar şeklinde.

Her türlü durumda kişi yine de büyük ızdırap ve sancı içinde. Yazılar bu dönemle ilgili şöyle der: “Gücünle yaparak elde edebileceğin her ne varsa onu yap” (Ahitler 9). Bu böyledir çünkü kişi gücü dâhilinde tüm çabayı göstermeden Yaradan’ın iyiliğinin tam ölçüsü olan yüzün ifşası ile bahşedilmeyecektir ve ödül ıstıraba göredir.

54. Yaradan, kişinin çaba ölçüsünü tamamladığını ve Yaradan’a inancı seçimini güçlendirmek için her şeyi yaptığını gördüğünde ona yardım eder. O zaman kişi açık İlahi Takdir’i yani yüzün ifşasını edinir. O zaman kişi tam tövbe ile ödüllendirilir, yani Yaradan’a bir kez daha kalbi, ruhu ve yüceliğiyle tutunur, sanki açık İlahi Takdir’in edinimiyle doğal olarak çekilmiş gibi.

55. Yukarıda bahsettiğimiz bu edinim ve tövbe kişiye iki derecede gelir: İlki mutlak ödül ve ceza İlahi Takdir’inin edinimidir. Her bir Sevabın bir üst dünyadaki ödülünü tüm açılığıyla edinmenin yanı sıra kişi Sevabın bu dünyadaki anında gözleminin muazzam hazzının edinimi ile de ödüllendirilir.

Ek olarak, kişinin ölümünden sonra her günahtan kaynaklanan acı cezayı edinmenin yanı sıra kişi hayattayken de her günahın acı tadının hissiyatı ile de ödüllendirilir.

Doğal olarak, bu açık İlahi Takdir’in verildiği kişinin bir daha günah işlemeyeceği kesindir, zira kişi bedenini keserek kendisine korkunç acı vermez. İlaveten, kişinin eline geldiği anda bir Sevabı uygulamayı da göz ardı edemeyeceği de kesindir, tıpkı her hangi bir dünyevi hazzı ya da büyük kazancı göz ardı etmeyeceğinin kesin olduğu gibi.

56. Şimdi bilgelerimizin sözlerini anlayabilirsiniz, “Tövbe nasıl bir şeydir? Ne zaman ki Yaradan tüm sırların kişinin yanlışa dönmeyeceğine tanıklık ettiğini bildiğinde.” Bunlar görünüşte kafa karıştırıcı sözlerdir, zira kim Yaradan’ın şahitliğini duymak için cennete yükselebilir ki? Ayrıca, Yaradan kimin önünde tanıklık edecek? Kişinin tövbe ettiğini ve bir daha günah işlemeyeceğini Yaradan’ın Kendisinin bilmesi yeter değil mi?

Bu açıklamadan konu oldukça açıklığa kavuşuyor: Gerçekte, kişi yüzün ifşası anlamına gelen ödül ve cezanın edinimiyle ödüllendirilmeden önce bir daha günah işlemeyeceğinden tamamen emin değildir. Ve Yaradan’ın kurtarışı açısından yüzün ifşası “şahitlik” olarak adlandırılır, zira bu ödül ve ceza edinimine Yaradan’ın kurtarışı kendi içinde kişinin bir daha günah işlemeyeceğinin garantisidir.

Bu nedenle Yaradan kişiye tanıklık ediyor olarak addedilir. Şöyle yazılmıştır: “Tövbe nasıl bir şeydir?” Bir başka deyişle, kişi tam tövbe ile bahşedildiğinden ne zaman emin olacaktır? Bunun için kişiye açık bir işaret verilir: “Ne zaman ki Yaradan tüm sırların kişinin yanlışa dönmeyeceğine tanıklık ettiğini bildiğinde.” Bu, kişinin kendi kurtuluşu yanlış davranışa dönmeyeceğine tanıklık ettiğinde yüzün ifşasını edineceği anlamına gelir.

57. Yukarıda bahsedilen bu tövbeye “korkudan tövbe” denir. Bunun nedeni kişi kalbiyle ve ruhuyla Yaradan’a geri dönmüş olsa da Yaradan tüm sırların kişinin yanlışa dönmeyeceğine tanıklık ettiğini bilene dek, kişinin ediniminden ve günahlardan kaynaklanan korkunç ceza ve ızdırap hissinden dolayı tekrar günah işlemeyeceğinin kesin olmasıdır. Bundan dolayı, kişi günah işlemeyeceğine emindir, tıpkı kendisine korkunç ızdırap çektirmeyeceği gibi.

Bununla beraber, sonuçta bu tövbeler ve eminlik günahlardan kaynaklanan cezalandırılma korkusundandır. Kişinin tövbesinin cezadan korku olduğu ortaya çıkar. Bundan dolayı “korkudan tövbe” denilir.

58. Bununla bilgelerimizin sözlerini anlıyoruz: korkudan tövbe eden günahlarının hatalara dönüşmesiyle ödüllendirilir. Bunun nasıl olduğunu anlamalıyız. Yukarıda bahsedilenlere göre (Madde 52), kişinin işlediği günahlar gizlilik içinde gizlilik denilen, İlahi Takdir’in çift gizliliğinin alınmasından kaynaklanır. Bu kişinin İlahi Takdir’in ödül ve cezasına inanmaması anlamına gelir.

Tek gizlilik kişinin İlahi Takdir’in ödül ve cezasına inanması demektir. Buna rağmen ıstırabın birikiminden dolayı kişiye bazen günah düşünceleri gelir. Bunun nedeni kişi ıstırabın ceza olarak geldiğini bilse de yine de dostunun sırtını görmesi ve şüphe ederek başkasıyla karıştırması gibidir. Ve bu günahlar sadece hatalardır zira bütünde İlahi Takdir’in ödül ve cezasına inanır.

59. Dolayısıyla, kişiye korkudan pişmanlık bahşedildiğinde, yani bir daha günah işlemeyeceğinden emin olana dek ödül ve cezayı açıkça edindiğinde içindeki gizlilik içinde gizlilik tamamen ıslah olmuş olur. Bunun nedeni artık İlahi Takdir’in ödül ve cezasını apaçık görmesidir. Kişi şimdiye dek hissettiği tüm ıstırabın işlemiş olduğu günahlar için İlahi Takdir’in cezası olduğunu açıkça görür. Geçmişe baktığında ciddi bir hata yapmıştır dolayısıyla bu günahları kökünden kazır.

Ancak bu tamamen böyle değildir. Bunlar günah haline gelirler. Bir başka deyişle, kişinin aklını başından alan acıların çokluğundan dolayı kafa karışıklığı yaşayıp başarısız olduğunda tek gizlilikte günah işlemiş gibidir. Bunlar sadece hatalar olarak görülür.

60. Bununla beraber, bu pişmanlık içerisinde kişi daha önce sahip olduğu yüzün ilk gizliliğini hiç ıslah etmemiştir, ancak şimdi yüzün ifşasından sonra ıslah eder. Ancak, geçmişte pişmanlığı edindiğinde yüzün gizliliği ve tüm hataları hiç bir değişim ya da ıslah olmadan kalmıştır. Böyle olmasının nedeni o zaman da tüm acı ve ıstırabın ona ceza olarak geldiğine inanmasıdır, şöyle yazıldığı gibi “o gün şöyle diyecekler: Tüm bu kötülükler Tanrımız aramızda olmadığı için gelmiyor mu?”

61. Dolayısıyla, kişi hâlâ tamamen erdemli sayılmaz çünkü Yaradan’ın ismine yakıştığı gibi O’nun tüm iyiliği olarak adlandırılan yüzün ifşası ile ödüllendirilen kişiye “erdemli” denilir (Madde 55). Bunun nedeni kişinin İlahi Takdir’i olduğu gibi, yani Yaradan’ın yaratılanlarına mutlakıyetle iyi olduğunu, yani iyiye de kötüye de iyi olduğunu haklı çıkarmasıdır.

Bu nedenle, yüzün ifşası bahşedildiğinden itibaren kişi “erdemli” ismini hak eder. Ancak, henüz ıslahı tamamlamadığından sadece gizlilik içinde gizliliği tamamladığından ve ilk gizliliği ıslah etmediğinden, sadece bundan sonra edeceğinden, pişmanlık ile ödüllendirilmeden önce hâlâ “erdemli” ismini hak etmez. Bunun nedeni o dönemde, daha önceki gibi, yüzün gizliliği ile kalmasıydı. Bu nedenle “tamamlanmamış erdemli” olarak adlandırılır yani kişinin hâlâ geçmişini ıslah etmesi gerekmektedir.

62. Kişiye ayrıca “ortada” denilir, zira korkudan dolayı tövbekâr olduktan sonra sevgiden dolayı da tövbekâr olmak için manevi çalışmayı ve ıslahları tamamlayarak vasıflı hale gelmiştir. O zaman kişi “tam erdemli” olmayı edinir. Ancak, bundan önce kişi kendisini sevgiden dolayı pişmanlığa hazırlamak için bile tam nitelikli değildir.

63. Bu yüzün ifşasının ilk derecesini, İlahi Takdir’in ödül ve cezası hissini ve edinmeyi Yaradan’ın bildiği gibi tüm sırların kişinin tekrar hataya düşmeyeceğine şahitlik etmesini, detaylı olarak açıklamaktadır. Kişinin günahları hatalar kabul edildiğinde, buna “korkudan tövbe” denilir. Bu ayrıca “tamamlanmamış erdemli” ve “ortada” olarak da adlandırılır.

64. Şimdi yüzün ifşasının ikinci derecesini, tam, gerçek ve ebedi İlahi Takdir’i açıklayacağız. Bu, Yaradan’ın Yaratılanlarını “İyiye de kötüye de iyilik yapan İyi” formunda gözettiği anlamına gelir. Artık kişi günahlarını erdemlere dönüştürme ile bahşedildiğinde “tamamen erdemli” ve “sevgiden dolayı tövbekâr” olarak addedilir.

Bu, yaratılanlara uygulanan İlahi Takdir’in algısının dört izlenimini açıklar. İlk üç izlenim, çift gizlilik, tek gizlilik ve İlahi Takdir’in ödül ve cezasının edinimi kişinin dördüncü izlenim olan gerçek, ebedi İlahi Takdir’in ediniminin hazırlığıdır.

65. Ancak, hâlâ İlahi Takdir’in ödül ve cezası olarak adlandırılan üçüncü izlenimin kişi için neden yeterli olmadığını anlamamız gerekiyor. Kişinin zaten Yaradan’ın kişinin tekrar günah işlemeyeceğine dair tüm sırlara tanıklık etmesi ile ödüllendirildiğini söylemiştik. Dolayısıyla, kişi hâlâ neden “ortada” ya da “tamamlanmamış (eksik) erdemli” yani çalışması Yaradan’ın gözünde hâlâ arzu edilen şekilde olmayan ve manevi çalışmasında hâlâ noksan ve hatalı olarak adlandırılmaktadır?

66. Önce, yorumcuların Yaradan’ı sevmenin Sevabıyla ilgili sorduklarını inceleyelim. Kutsi Manevi İlim hiç yerine getiremeyeceğimiz bir Sevaba bizi nasıl zorunlu kıldı? Kişi kendisini her hangi bir şeye zorlayabilir ya da kölelik edebilir, ancak dünyadaki hiçbir zorlama ve köleliğin sevgiye faydası yoktur.

Şöyle açıklıyorlar, 612 Islahları doğru bir şekilde yerine getirmekle Yaradan sevgisi kişiye kendiliğinden gelir. Bu nedenle, gerçekleştirilebilmesi mümkün olarak addedilir zira kişi kendisini 612 Islahı uygulamaya zorlayabilir ve buna kölelik edebilir ve o zaman kişi Yaradan sevgisini de edinir.

67. Gerçekten de bilgelerimizin sözleri ince açıklama gerektiriyor. Sonuçta, Yaradan sevgisi bize İyilik olarak gelmeli zira bizim tarafımızdan bir hareket ya da kölelik yoktur. Daha ziyade, biz 612 Sevabı tamamladıktan sonra gelir. Bu nedenle, 612 Sevabın nedeni bu sevgi Sevabı için yazıldığı bizim için yeterlidir.

68. Bunu anlamak için Yaradan sevgisinin doğasının anlamını gerçek anlamını edinmemiz lazım. Kişinin dostuna hizmet edebilmesi için ona yerleştirilen tüm eğilimlerin, yatkınlıkların ve doğal özelliklerin manevi çalışma için gerekli olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Bunlar sadece nihai rollerinden yani insanın mutlak amacından dolayı yaratılmış ve kişiye yerleştirilmişlerdir, şöyle yazıldığı gibi “her kim sürgüne bile gönderilmiş olsa, ondan uzak kalmasın.” Kişinin bolluğu alma yolunda kendisini tamamlayabilmek ve Yaradan’ın arzusunu yerine getirmeyi tamamlayabilmek için bunlaraihtiyacı vardır.

“İsmimle anılan ve Benim mutluluğum için yarattığım herkes” (Isaiah 43:7), ve de “Kral tüm her şeyi Kendi amacı için yaratmıştır”ın (Atasözleri 16:4) anlamı budur. Ancak, bu arada amaçlarına uyum sağlayabilmeleri adına insana insanlarla ilişki kurdurularak geliştirmesi ve tüm bu eğilimleri ve özellikleri tamamlaması için bütün bir dünya verilmiştir.

Şöyle yazılmıştır: “Kişi şöyle demeli, ‘Dünya benim için yaratıldı’”, çünkü dünyadaki tüm insanlar kişi için gereklidir zira onlar manevi çalışmaya yaraşır hale gelebilmesi için her bireyi geliştirir ve onun özelliklerine ve eğilimlerine yeterlik kazandırırlar.

69. Böylece, kişinin başkalarıyla ilişkilerindeki sevgi niteliklerinden Yaradan sevgisinin özünü anlamalıyız. Yaradan sevgisi ister istemez bu nitelikler aracılığıyla verilir, zira bunlar zaten başlangıçta Yaradan’ın adına insana yerleştirilmişlerdi. Ve insanla insan arasındaki sevgi özelliğini incelediğimizde sevginin dört ölçüsünü, biri diğerinin üzerinde yani dört olan ikisini görüyoruz.

70. İlki “koşullu sevgi”. Muazzam güzellik, haz ve kişinin dostundan sağladığı menfaatten dolayı kişinin ruhu dostuna şaşırtıcı bir sevgiyle bağlanır.

Bunun iki ölçüsü vardır: birbirleriyle tanışmadan ve birbirlerini sevmeden önce birbirlerine zarar verdiler. Ancak şimdi bunu hatırlamak istemiyorlar, çünkü “sevgi tüm günahları örter.” İkinci ölçü ise birbirlerine her zaman iyilik yapıp yardım ettiler ve aralarında hiçbir kötülük ya da hasar yoktur.

72. İkincisi “koşulsuz sevgi”dir. Yani, kişi dostunun erdemini yüce olarak, hayal edilebilecek bir ölçünün ötesinde görür. Bundan dolayı ruhu dostuna sonsuz sevgiyle tutunur.

Burada da iki ölçü vardır: ilki kişi dostunun başkalarına karşı her hareketini ve iyiliğini bilmeden öncedir. Bu durumda bu sevgiye “mutlak sevgiden az” denir.

Bunun nedeni kişinin başkalarıyla alışverişi olmasıdır ve yüzeyde başkalarına farkında olmadan zarar veriyor gibi görünür. Bu şekilde, eğer seven kişi onları görürse dostunun erdemi tamamen kusurlu olur ve aralarındaki sevgi bozulur. Ancak, bu alışverişi görmediğinden sevgisi hâlâ bütün, büyük ve gerçekten muazzam olur.

73. Koşulsuz sevginin ikinci özelliği sevginin genel olarak dördüncü özelliğidir. Ancak, ek olarak artık kişi hiç eksiksiz dostunun başkalarıyla tüm alışverişini ve hareketlerini biliyordur. İncelemiş ve görmüştür ki onlarda kusurun izi bile yoktur, tersine dostunun iyiliği hayal edilebilenin ötesindedir. Şimdi bu “ebedi ve tam sevgi”dir.

74. İnsan ve insan arasındaki sevginin dört özelliğinin insan ve Yaradan arasında da geçerli olduğuna dikkat edin. Dahası, Yaradan sevgisinde bunlar neden sonuç yoluyla derecelere dönüşüyor.

Bunların hiç birini edinmek önce koşullu sevgiyi edinmeden mümkün değildir. Ve tamamen edinildiğinde, o ilk özellik kişinin ikinci özelliği edinmesini sağlar. Ve kişi ikinci özelliği tamamen edindiğinde bu üçüncü özelliği edinmeyi sağlar. Sonunda üçüncü özellik dördüncü özelliğin, ebedi aşkın edinimini sağlar.

75. Böylece bir soru ortaya çıkıyor: “Kişi Yaradan sevgisinin ilk derecesini, koşullu sevginin ilk derecesini, nasıl edinebilir? Ki bu, bu dünyada Sevap için bir ödül olmadığında kişinin sevdiğinden aldığı iyiliğin çokluğu vasıtasıyla gelen sevgidir.”

Dahası, yukarıda bahsedilenlere göre, kişi yüzün gizliliği vasıtasıyla İlahi Takdir’in ilk iki formundan geçmelidir. Bir başka deyişle, O’nun yüzü, yani O’nun iyiliğinin ölçüsü – iyinin işi iyilik yapmaktır – o dönemde gizlidir (Madde 47). Dolayısıyla, o zaman kişi acı ve ızdırap hisseder.

Bununla beraber, tüm Işık ve manevi çalışma öncelikle yüzün gizliliği sürecinde seçimle gerçekleştirilir. Eğer böyleyse, kişi koşullu sevgi özelliği ile nasıl ödüllendirilebilir, sevdiği her zaman sadece pek çok harika iyilik yapmışken ve ona hiç zarar vermemişken, hatta daha da fazlası üçüncü ve dördüncü dereceleri edindiğinde de olduğu gibi?

76. Burada gerçekten de derin sulara dalıyoruz. En azından bundan iyi bir mücevher yakalamalıyız. Bu sebeple bilgelerimizin sözlerini inceleyelim (Berahot 17), “Dünyanızı hayatınızda göreceksiniz ve sonunuzu sonraki dünyanın yaşamında.”

Neden “Dünyanızı hayatınızda alacaksınız” değil de sadece “göreceksiniz” dediklerini anlamamız lazım. Eğer kutsamak isteselerdi tamamını kutsamaları gerekirdi, yani kişinin dünyayı yaşamında alması ve edinmesi anlamında. Neden kişinin sonraki dünyayı bu yaşantısında görmesi gerektiğini de anlamamız lazım. En azından kişinin sonu sonraki dünyanın yaşamı olacak. Dahası, neden önce bu kutsamayı koydular?

77. Önce kişinin sonraki dünyayı yaşantısında görmesinin nasıl olduğunu anlamamız lazım. Elbette ki, fiziksel gözlerimizle manevi bir şey göremeyiz. Ayrıca doğanın kanunlarını değiştirmek de Yaradan’ın işi değil. Bunun nedeni Yaradan’ın olayları başlangıçta bu şekilde düzenlemiş olmasıdır, çünkü bunlar amaçları için en başarılı olanlardır. Bunlar aracılığıyla kişi Yaradan’a tutunmaya gelir, şöyle yazıldığı gibi “Kral tüm her şeyi Kendi amacı için yarattı.” Dolayısıyla, kişinin dünyasını yaşamında nasıl gördüğünü anlamamız gerekiyor.

78. Bu görüşün kişiye manevi çalışmayla gözleri açması vasıtasıyla geldiğini söyleyeceğim, şöyle yazıldığı gibi: “Benim gözlerimi aç ki Senin yasalarının muhteşem şeylerini göreyim.” Bu, ruhun bedene gelmeden önce ebedi olduğuyla ilgilidir (Nida sayfa 30) ve “Tüm dünya sana erdemli olduğunu söylese de kendi gözlerinde günahkâr ol” özellikle kendi gözlerinde.

Bir başka deyişle, manevi çalışma ile “gözlerin açılmasını” edinmediğin sürece kendini günahkâr olarak gör. Kendini tüm dünyada erdemli namınla kandırma.

Şimdi neden “Dünyanızı yaşamınızda göreceksiniz” sözünü tüm kutsamaların başına koyduklarını da anlayabilirsiniz. Çünkü bundan önce kişi “tamamlanmamış (eksik) erdemli” özelliği ile ödüllendirilmemiştir.

79. Eğer kişi kendi içinde zaten tüm manevi prensipleri uygulamışsa ve tüm dünya aynı fikirdeyse, neden bunun kişi için yeterli olmadığını da anlamalıyız. Tersine, kişi kendisini günahkâr olarak görmeye devam etmeye yeminlidir. Bunun nedeni manevi çalışmadaki gözlerin açılmasının eksik olması mıdır ki kişiyi bir günahkârla karşılaştırıyorsunuz?

80. Aslında, insanların O’nun İlahi Takdir’ini edinmedeki dört ölçüsü zaten açıklanmıştı. İkisi yüzün gizliliğinde ve ikisi de yüzün ifşasında.

Ayrıca, insanlardan yüzün gizliliğinin nedeni de açıklandı: kişiye çabalaması ve kendi seçimiyle Maneviyat ve Islahlar çalışması için alan açmak adına özellikle yapılmıştır. Bunun nedeni insanların Maneviyat ve Islahlar çalışmasının O’nun seçimleri olmayan ve işleri mecburi olan yukarıdaki meleklerinden daha çok Yaradan’ın mutluluğunu arttırmasıdır.

81. Yukarıda yüzün gizliliğine övgüye rağmen bu hâlâ bütünlük olarak addedilmez, sadece “geçiş” sayılır. Özlenen bütünlüğün edinildiği yer burasıdır.

Bu, bir Sevabın kişi için hazırlanan her hangi bir ödülünün sadece “seçimi” ile kişinin yüzün gizliliği sırasındaki manevi çalışma ve iyi işleri vasıtasıyla edinildiği anlamına gelir. Bu böyledir çünkü o zaman kişi O’na inancının güçlenmesinden, O’nun arzusunu yerine getirmekten ızdırap duyar. Ve kişinin tüm ödülü Manevi Çalışma ve Islahı yerine getirmekten çektiği ıstıraba göre ölçülür, tıpkı şöyle yazıldığı gibi “Ödül ıstıraba göredir.”

82. Bu nedenle, herkes yüzün gizliliği geçiş dönemini deneyimlemelidir. Kişi bunu tamamladığında açık İlahi Takdir ile ödüllendirilir, yani yüzün ifşası ile.

Ve yüzün ifşası ile ödüllendirilmeden önce ve sırtı görmesine rağmen, günah işlemekten hiç kaçınamaz. Kişi 613 Islahı tutamadığı gibi, sevgi zorlama ve baskıyla gelmediğinden 612 Islahla bile tam değildir, zira korkusu bile olması gerektiği gibi değildir.

Gimatria’da Tora’ın (Işık/ Manevi İlim) 611 olmasının anlamı budur, yani kişi 612 Islahı bile doğru bir şekilde gözlemleyemez. “Kişi yarışa her zaman devam edemez” in anlamı budur. Sonunda, kişi yüzün ifşası ile ödüllendirilir.

83. Yüzün ifşasının ilk derecesinin edinimi İlahi Takdir’in ödül ve cezasını tüm açıklığıyla edinmektir. Bu kişiye sadece O’nun kurtarışı ile gelir, kişi manevi çalışmada gözlerin açılmasının muhteşem edinimi ile ödüllendirilip “akan bir kaynak” olduğunda (Avot 86). Kişi kendi seçimiyle manevi çalışmadaki bir Sevabı tuttuğunda bir sonraki dünyada kendisi için planlanmış o Sevaptaki ödül ve ayrıca günahın kayboluşu ile bahşedilir.

84. Ve ödül henüz kişinin elinde olmamasına rağmen, zira Sevabın ödülü bu dünyada değildir, bundan sonrası için açık bir edinim, Sevabı uygularken hissettiği muazzam haz onun için yeterlidir. Bu böyledir çünkü “Alınacak olan alınmış addedilir.”

Örneğin, bir tüccarın kârı uzun süre sonra gelecek olmasına rağmen anlaşma yaparak büyük miktar para aldığını düşünün. Eğer tüccar kârın zaman içinde geleceğine hiç şüpheye yer vermeyecek şekilde eminse para ona anında gelmiş gibi mutlu olur.

85. Doğal olarak böyle bir İlahi Takdir bundan sonra kişinin Maneviyat ve Islahlar’a kalbi, ruhu ve yüceliğiyle tutunacağını ve sanki ateşten kaçar gibi günahlarından vazgeçeceğini kanıtlar. Ve kişi henüz tamamen erdemli olmamasına rağmen, zira sevgiden pişmanlık duymamıştır, Manevi Çalışma ve Islahlara sürekli tutunması ona yavaş yavaş sevgiden pişmanlığın yani yüzün ifşasının ikinci derecesinin bahşedilmesine yardım eder. O zaman kişi 613 Islahı tam olarak yerine getirebilir ve tamamen erdemli olabilir.

86. Şimdi, ruhun bu dünyaya gelmeden önce yeminli olması kanunuyla ilgili sorumuzu iyice anlayabiliriz. “Tüm dünya senin erdemli olduğunu söylese bile kendi gözünde günahkâr ol.” Şöyle sorduk, “Tüm dünya kişinin erdemli olduğunda hem fikir olsa bile neden kişi kendisini hâlâ günahkâr addetmelidir? Tüm dünyaya güvenmiyor mu?”

Bu söz ile ilgili olarak şunu da eklememiz lazım, “Tüm dünya dese bile.” Bu ve tüm dünyanın ifadesi arasındaki bağlantı nedir, zira kişi kendisini tüm dünyadan daha iyi tanımıyor mu? Şöyle yemin edilmiş olmalıydı, “Kendin erdemli olduğunu bilsen bile.”

Ancak, en kafa karıştırıcı olan Gimara’nın (Berahot 61) açıkça kişinin ruhunun erdemli olup olmadığını bilmesi gerektiğini belirtmesidir. Bu nedenle, gerçekten tamamen erdemli olmak için bir zorunluluk ve ihtimal vardır.

Dahası, kişi bu gerçeğin içinde girip bilmelidir. Eğer böyleyse, bilgelerimiz tersini söylemişken ruh nasıl her zaman kendi gözünde günahkâr olmaya ve asıl gerçeği asla bilmemeye yeminli olabilir?

87. Aslında bu sözler gayet net. Kişi, ödül ve cezanın açıkça edinimi onun için yeterli olan manevi çalışmada gözlerin açılmasının muhteşem edinimi ile ödüllendirilmediği sürece kendisini kandırıp erdemli olarak görmez. Bunun nedeni ister istemez kişinin sevgi ve korku olarak adlandırılan Maneviyattaki en kapsamlı iki Islahın eksikliğini hissetmesidir.

Cezalandırılmaktan ve günahlardan kurtulamamaktan duyduğu büyük korkudan ötürü “Kim ki tüm sırları bilir tekrar hataya düşmeyeceğine tanıklık eder” şeklinde tam anlamıyla korkuyu edinmek bile kişi İlahi Takdir’in tam, açık ve mutlak ödül ve cezasının edinimi ile ödüllendirilmeden önce hayal bile edilemez.

Bu, kişiye manevi çalışmada gözlerinin açılmasıyla gelen yüzün ifşasının ilk derecesinin edinimi ile ilgilidir. Tamamen kişinin yeteneğinin ötesinde olan sevgiyle de aynıdır, zira kalbin anlayışına bağlıdır ve burada hiçbir çalışma ve mecburiyetin faydası olmayacaktır.

88. Kanunun belirttiği gibi, “Tüm dünya erdemli olduğunu söylese bile.” Böyle olmasının sebebi bu iki Islahın, sevgi ve korkunun sadece kişiye verilmesidir, dünyada başka hiç kimse onları ayırt edemez ve bilemez.

Dolayısıyla, 611 Islahta tam olduğunu görürler ve hemen muhtemelen sevgi ve korku Islahına da sahiptir derler. Ve insan doğası kişiyi tüm dünyayı inandırmaya zorladığından kişi çok ciddi hataya düşebilir.

Bu nedenden dolayı, ruh buna bu dünyaya gelmeden önce yeminlidir ve bize yardım edebilir. Bununla beraber, elbette kişinin kendisi sorgulamalı ve kalbinde tamamen erdemli olup olmadığını bilmelidir.

89. “Bu dünyada (yaşamda) Sevap için her hangi bir ödül yoksa sevginin ilk derecesi bile nasıl edinilebilir ki?” sorumuzu da anlayabiliriz. Artık, kişinin Sevap için bu dünyada ödül almasına aslında gerek olmadığı açıktır, bu nedenle Sevap için ödülün bu dünyada olmadığını, bir sonraki dünyada olduğunu belirten “Dünyanızı yaşamınızda göreceksiniz ve bir sonraki dünyanın yaşamındaki sonunuzu” kesinliği vardır.

Bununla beraber, Sevabın bir sonraki dünyada gelecek ödülünü bilmek, görmek ve hissetmek için kişinin bunu manevi çalışmadaki muazzam edinim vasıtasıyla bu dünyada tüm kesinliği ve açıklığıyla bilmesi gerekiyor.  Bunun nedeni kişinin yine de yüzün gizliliğinden çıkışın ve yüzün ifşasına girişin ilk derecesi olan koşullu sevgiyi edinmesidir ki kişi buna “Tüm sırları bilen kişi günaha geri dönmeyeceğini tanıklık eder” şeklinde Maneviyat ve Islahları doğru bir şekilde uygulayabilmek için sahip olmalıdır.

90. Ve koşullu sevgi formunda Maneviyat ve Islahları uygulamaya çalışmakla, ki bu “alınacak olan alınmış sayılır” da olduğu gibi kişiye sonraki dünyadaki ödülü bilmekten gelir, kişi yüzün ifşasının ikinci derecesini edinir – O’nun ebediyet ve doğruluğundan gelen bu dünya üzerindeki Rehberliğini, yani O iyidir ve iyilere ve kötülere iyilik eder.

Bu durumda, kişi koşulsuz sevgiyi edinir ve günahlar ona erdemler gibi gelir. Ve bundan sonra, kişiye “tamamen erdemli” denir, zira manevi çalışmayı sevgi ve korku ile yapabilir. Ve kişiye “tamamen” denir çünkü tüm 613 Islaha bütünüyle sahiptir.

91. Bu sorduğumuz soruyu cevaplıyor: “Tüm sırları bilen O zaten kişinin günaha dönmeyeceğine tanıklık ettiğinde, ödül ve cezanın İlahi Takdir’i denilen, İlahi Takdir’in üçüncü derecesini edinen kişi, hâlâ “tamamlanmamış-eksik erdemli” olarak addedilir. Şimdi net bir şekilde anlıyoruz kişi hâlâ bir Sevapta, sevgi Sevabında eksiktir. Elbette kişi tamamlanmamıştır, zira illa ki mükemmelliğin kapısındaki ilk adım olan 613 Sevabı muhakkak tamamlamalıdır.

92. Yukarıdaki tüm söylenilenlerden ne sorduklarını anlayabiliriz, “Manevi çalışma bizi nasıl sevgi Sevabına mecbur kılar, bu Sevapla çalışmak ya da hatta ona dokunmak bile elimizde değilken?” Şimdi bilgelerimizin bizi bununla ilgili olarak uyardıklarını görebilir ve anlayabilirsiniz, “Çalıştım bulamadım,  inanmam” ve ayrıca “Bırakın kişi Maneviyat ve Islahları Kendi için çalışsın çünkü kişi Kendi için çalışmaktan O’nun için çalışmaya gelir” (Pesahim 50). Ve “Beni arayanlar Beni bulacaklar” (Atasözü 8) bunu doğruluyor.

93. Bunlar bilgelerimizin sözleridir (Megillah sayfa 6): “Kabalist Yitzhak şöyle dedi, ‘Eğer bir kişi ‘Çabaladım bulamadım’ derse inanmayın; ‘Çabalamadım ve buldum’ inanmayın; ‘Çabaladım ve buldum’ inanın.’” Ve “Çabaladım ve buldum, inanın” sözlerini sorguluyoruz, zira çaba sahip olmayla ilişkilidir ve bulunan bir şey hiç çabasız gelir, bilinçsizce. Şöyle demeliydi, “Çabaladım ve satın aldım.”

Bununla beraber, burada bahsedilen “bulmak” kelimesi “Beni arayanlar, Beni bulacaklar” sözüyle ilgilidir. Yaradan’ın yüzünü bulmaktan bahseder, Zohar’da yazıldığı gibi O sadece manevi çalışmada bulunur, yani kişi maneviyat çalışarak Yaradan’ın yüzünü bulmakla ödüllendirilir. Dolayısıyla, bilgelerimiz sözlerinde netlerdi ve “Çalıştım ve buldum, inanın” dediler, çünkü çaba manevi çalışmadadır ve bulma O’nun İlahi Takdiri’nin yüzünün ifşasında.

Özellikle “Çabaladım ve kazandım, inanın” ya da “Çabaladım ve satın aldım” demediler. Çünkü o zaman bu konuda hataya yer olurdu, zira kazanmak ya da sahip olmak sadece Işığa sahip olmakla ilgilidir. Bu nedenle, O’nun İlahi Takdiri’nin yüzünün ifşası olarak adlandırılan ve Işığa sahip olmaktan başka bir şey olduğunu belirterek “buldum” kelimesini netleştirdiler.

94. Bu “Çabalamadım ve bulmadım, inanmayın” sözlerini açıklıyor. Şaşırtıcı görünüyor çünkü kim çabalamadan maneviyatı edinmenin mümkün olduğunu düşünebilir ki? Ancak bu sözler “Beni arayanlar, Beni bulacaklar” (Atasözleri 8:17) sözüyle ilgili olduğundan sıradan ya da yüce kim O’nu ararsa O’nu anında bulacaktır anlamına geliyor. “Bulmak” kelimesi bunu ima ediyor.

Kişi bunun için fazla çabaya gerek olmadığını düşünebilir, hatta çok sıradan, fazla emek harcamak istemeyen biri bile O’nu bulabilir. Bilgelerimiz bu konuda böyle bir açıklamaya inanmamız konusunda uyarıyorlar. Tersine, “Çabaladım ve buldum, inanmayın” değil burada emek gerekli.

95. Şimdi neden manevi çalışmaya “Hayat” denildiğini görüyorsunuz, şöyle yazıldığı gibi “Görün ki bugün önünüze hayat ve iyiyi koydum” (Deuteronomy 30:15) ve ayrıca, “dolayısıyla hayatı seçin” ve “Çünkü onlar bulanlara hayattır” (Atasözleri 4:22).  Bu, “Kralın çehresinin ışığında hayat vardır” (Atasözleri 16) sözünden geliyor zira Yaradan tüm yaşamın ve her iyiliğin kaynağıdır.

Dolayısıyla, yaşam, kaynağına tutunan dallara uzanır. Bu, çabalayarak manevi çalışmada O’nun yüzünün Işığı’nı bulanlarla, manevi çalışmadaki müthiş edinimle gözleri açılanlarla ilgilidir, ta ki O’nun “İyi” adına ve İyi’nin işi iyilik yapmaktır sözüne yakıştığı gibi yüzün ifşası, gerçek İlahi Takdir’i edinmek onlara verilene dek.

96. Ve kazananlar artık Sevabı doğru bir şekilde yerine getirmekten vazgeçemezler, tıpkı kişinin ellerine gelen büyük hazdan vazgeçemeyeceği gibi. Bu nedenle onlar günahtan kişinin ateşten kaçması gibi kaçarlar.

Onlarla ilgili şöyle denir: “Yaradan’ınız olan Krala tutunanların her biri bugün hayattalar,” çünkü O’nun sevgisi onlara Yaratılışın doğası tarafından kişi için hazırlanmış doğal kanallar vasıtasıyla, doğal sevgiyle bolca gelir. Bu böyledir çünkü artık dal köküne doğru bir şekilde tutunmuştur ve yaşam kişiye fazlasıyla ve sürekli bir şekilde kökünden akmaktadır. Bu nedenle Işık- maneviyat “Yaşam” olarak adlandırılır.

97. Bu nedenden dolayı bilgelerimiz manevi çalışmada gerekli koşullarla ilgili pek çok yerde bizleri uyarmışlardır. Kişinin yaşamla ödüllendirildiği yer özellikle Lişma vasıtasıyla olacak, zira bu hayatın Işığıdır ve bu nedenle bize verilmişti, şöyle yazıldığı gibi “bu nedenle yaşamı seçin.”

Dolayısıyla, manevi çalışmayı yaparken her birey çaba göstermelidir ve kalbini ve aklını “Kralın çehresinin Işığı”nı, yani açık İlahi Takdir’in edinimini bulmaya adamalıdır. Ve herkes bunu yapmaya muktedirdir, şöyle yazıldığı gibi “Beni arayanlar beni bulacaklar” ve ayrıca şöyle yazıldığı gibi “Çabaladım ve bulamadım, inanmadım.”

Dolayısıyla, bu konuda kişinin yalnızca çabasından başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Şöyle yazılmıştır: “Manevi çalışmayı O’nun için koşulunda uygulayan kişi için Işık hayat iksiri olur” (Taanit 7a). Bu, O’nun rızası içinanlamı olan, kişinin aklını ve kalbini yaşamı edinmeye adaması anlamına geliyor.

98. Yorumcuların sevgi Sevabıyla, bu Sevabın elimizde olmadığıyla ilgili, zira sevgi zorlama ve mecburiyetle gelmez, sorduğu sorunun hiç de soru olmadığını görebilirsiniz.  Çünkü bu tamamen bizim elimizdedir. Her birey manevi çalışmaya emek verebilir, ta ki O’nun açık İlahi Takdiri’ni edinene dek, şöyle yazıldığı gibi “Çabaladım ve buldum, inanın.”

Kişi açık İlahi Takdir’i edindiğinde sevgi ona doğal kanallardan kendiliğinden akar. Ve her ne sebeple olursa olsun bunu çabasıyla edinemeyeceğine inanan kişi muhakkak ki bilgelerimizin sözlerine inanmıyordur. Tersine bu kişi çabanın kişi için yeterli olmadığını düşünür ki bu “Çabaladım, bulamadım, inanmayın” sözlerine terstir. Ayrıca, “Beni görenler Beni bulacaklar” sözlerine de terstir, özellikle “arayanlar” sıradan ya da yüce, kim olurlarsa olsunlar. Ancak, kişinin kesinlikle çaba harcaması gerekiyor.

99. Yukarıdakilere göre “Her kim manevi çalışmayı Kendi için yaparsa Işık onun için ölüm iksiri olur” (Taanit 7a) ve “Doğrusu Kendisini gizleyen bir Tanrınız var”, yani Yaradan Kendisini maneviyatta gizliyor sözlerinin anlamını anlayabilirsiniz.

Şöyle sorduk, “Yaradan’ın bu dünyada, manevi edinimin içinde değil ama dışında gizli olması mantıklı görünüyor, yani ifşa yeri sadece orası. Ve daha fazlasını sorduk: “Yaradan’ın Kendisini sakladığı bu gizlilik aranıp bulunacak, neden bunu yapmalıyım ki?”

100. Yukarıda açıklananlardan net biçimde anlayabilirsiniz ki Yaradan’ın aranmak için Kendisini gizlediği bu gizlilik yüzün gizliliğidir ki bunu Yaratılanlarıyla iki şekilde yürütür: tek gizlilik ve gizlilik içinde gizlilik.

Zohar bize Yaradan’ın Yaratılanlarından yüzün gizliliğinde kalmak istediği kanaatinde hiç olmamamız gerektiğini söyler. Tersine, bu tıpkı arkadaşı arayıp bulsun diye kişinin kendisini saklaması gibidir.

Benzer şekilde Yaradan Yaratılanlarına karşı yüzün gizliliğinde hareket eder, yaratılanları O’nun yüzünün ifşasını arasın ve bulsun diye. Başka deyişle, eğer O öncelikle yüzün gizliliğinde hareket etmeseydi insanların Kral’ın görüntüsünün Işığını edinmek için hiçbir yolu olmazdı.

101. Yaradan’ın Kendisini manevi çalışmada gizlediği yazılmıştır. Yüzün ifşası sırasında çekilen acı ve ızdırapla ilgili olarak da, az günahı olan ve manevi çalışma ve Islahları az yerine getirmiş bir kişi ile yoğun bir şekilde manevi çalışma ve iyi işler yapmış bir kişi aynı değildir. Bunun nedeni, ilkinin Yaradan’ını iyilik derecelerinde yükseltmekte, ıstırabın kendisinin günahlarından ve manevi çalışma yoksunluğundan geldiğini düşünmekte ehil olmasıdır.

Diğeri için ise, Yaradan’ını iyilik derecelerinde yükseltmek daha zordur. Bunun nedeni kendi kafasında bu kadar acımasız cezalandırılmayı hak etmemesidir. Dahası, kendisinden daha kötü arkadaşlarının acı çekmediğini görür, şöyle yazıldığı gibi: “günahkâr ve rahatta olanların varlıkları artar” ve ayrıca “boşuna kalbimi arındırdım.”

Dolayısıyla, kişi yüzün ifşasının ilahi Takdiri’ni edinmediği sürece manevi çalışma ve Islahları fazlasıyla yerine getirmiş olması onun için yüzün gizliliğini daha ağırlaştırır. “Yaradan Kendisini manevi çalışmada gizlemiştir”in anlamı budur.

Gerçekten de, kişinin manevi çalışmada hissettiği tüm ağırlık Kutsal Işığın onu çağırmasının, hızlanması için uyandırmasının ve Yaradan’ın arzuladığı gibi, yüzün ifşasının bahşedilmesi için tez vakit yeterli çalışmayı göstermesi gerektiğinin ifadesidir.

102. Bu nedenle maneviyatı Kendi için öğrenenler için Işık ölüm zehri olur yazılmıştır. Onlar yüzün gizliliğinden yüzün ifşasına gelmedikleri gibi, zira akıllarını çaba sarf etmeye ve bunu edinmeye koymadılar, edindikleri manevi çalışma yüzün gizliliğini büyük ölçüde arttırır. Sonunda, gizlilik içinde gizliliğe düşerler, ki bu ölüm, kökünden tamamen kopmuş olarak değerlendirilir. Bu nedenle onların manevi çalışması ölüm iksiri olur.

103. Bu Işığın (manevi çalışma) “ifşa” ve “gizlilik” olarak adlandırılan iki ismini açıklar. Maneviyatın gizliliğine neden ihtiyacımız olduğunu ve neden tüm Işığın ifşa edilmediğini anlamamız lazım.

Aslında burada çok derin bir niyet var. Işığın gizliliği Yaradan’ın Kendisini manevi çalışmada gizlediğini ima eder, bu nedenle “saklı olanın ilmi” olarak adlandırılır. Diğer taraftan, “ifşa olan” olarak adlandırılır çünkü Yaradan manevi çalışma vasıtasıyla ifşa olur.

Dolayısıyla, Kabalistler şöyle der: ve biz de bunu Vilna Gaon (GRA) dua kitabında buluyoruz, Işığı edinmek gizlilikle başlar ifşa ile sona erer. Bunun anlamı doğru çalışma ile kişi önce Işığın gizliliğine dalar, böylece Işığın ifşası, hakikat bahşedilir. Bu nedenle kişi Sod (sır) denilen gizlilik ile başlar ve ödüllendirildiğinde hakikatte son bulur.

104. Koşullu sevgi olan sevginin ilk derecesini edinmenin nasıl mümkün olduğu derinlemesine açıklığa kavuşturuldu. Bir Sevap için bu dünyada ödül olmamasına rağmen yine de o Sevabı edinmenin ödülü bu dünyada mevcut. Bu kişiye manevi çalışmada gözlerinin açılmasıyla gelir. Ve bu açık edinim tamamen Sevap için anında ödül olmaya benzer.

Bu nedenle kişi Yaratılış düşüncesindeki muhteşem iyiliği hisseder, ki bu Yaratılanlarına dolu, iyi ve cömert eliyle haz vermektir. Kişinin edindiği iyiliğin bolluğundan dolayı Yaradan ve kişi arasında muhteşem bir sevgi ortaya çıkar. Bu kişiye doğal aşkın ortaya çıktığı aynı yollar ve kanallarla ardı arkası kesilmeden akar.

105. Bununla beraber, tüm bunlar kişinin ediniminden itibaren gelir. Ancak, kişi yüzün ifşasını edinmeden önce yüzün gizliliğinin İlahi Takdiri tarafından neden olunan ızdırapları hatırlamak istemez, zira “sevgi tüm günahları örter.” Bununla beraber, O’nun İlahi Takdiri’nin gerçekliği bir yana, insanlar arasındaki sevgide bile büyük bir eksiklik olarak görülür, zira O iyidir ve iyilere de kötülere de iyilik yapar.

Dolayısıyla, kişinin O’nun sevgisini nasıl edineceği anlamamız lazım, öyle ki kişi Yaradan’ın kendisine doğduğundan itibaren her zaman çok büyük iyilik yaptığını, O’nun asla bir dirhem bile zarar vermeyeceğini hissetmeli ve bilmelidir ki bu sevginin diğer suretidir.

106. Bunu anlamak için bilgelerimizin sözlerine ihtiyacımız var. Şöyle dediler, “sevgi seviyesine gelen kişinin günahları fazilete dönüşür.” Bu, sadece Yaradan’ın kişinin günahlarını affettiği anlamına gelmez aynı zamanda kişinin yaptığı her hata ve günahın Yaradan tarafından Sevaba çevrilmesi anlamına da gelir.

107. Dolayısıyla, kişi yüzün aydınlanmasını öyle bir derecede edindikten sonra işlemiş olduğu her günah, kasıtlı olanlar bile, kişinin yüzün gizliliğinin iki izlenimine yerleştirildiği andan beri çektiği tüm ızdırap ve felaketler onun için Sevaba çevrilir. Çünkü kişiye tüm günahları getirenler şimdi iyilik yapan O’nun yüzünün aydınlanmasıyla  Sevaplara dönmüş olan ızdıraplar ve felaketlerdir.

Ve kişinin aklını başından alan ve ilk gizlilikteki gibi hata yaptıran ya da çift gizlilikteki gibi günah işleten tüm acılar ve sorunlar artık bir Sevabı yerine getirmek ve bunun ebedi ve muhteşem ödülünü almak için bir hazırlık ve nedendir. Bu nedenle, kişi için her acı zevke ve her kötülük iyiliğe dönmüştür.

108. Bu bir ev sahibi için hizmetçilik yapan kişinin hikâyesine benziyor. Ev sahibi hizmetçisini çok seviyordu. Bir gün ev sahibi bir yere gitti ve işlerini hizmetçiyi pek sevmeyen kâhyasına bıraktı.

O ne yaptı? Hizmetçiyi aldı ve onu herkesin önünde iyice aşağılamak için beş kez kırbaçladı.

Ev sahibi döndüğünde hizmetçi kendisine olanları anlattı. Ev sahibinin kızgınlığı alevlenmişti, vekilini çağırdı ve hizmetçiye derhal her kırbaç için bin akçe vermesini emretti.

Hizmetçi akçeleri alarak eve gitti. Karısı hizmetçiyi ağlarken buldu ve merakla “Ev sahibinle ilgili neler oldu sana?” diye sordu. O da anlattı. Karısı, “Öyleyse neden ağlıyorsun?” diye sordu. Hizmetçi şöyle cevap verdi, “Ağlıyorum çünkü bana sadece beş kırbaç attı. Keşke bana en az on kez vursaydı, zira o zaman on bin akçem olurdu.”

109. Şimdi kişinin günahlarından pişmanlık ile ödüllendirilmesinden sonra, öyle ki günahlar erdeme dönüşür, kişi o zaman sevenin sevgilisine hiçbir kötülük ya da kötülüğün gölgesini bile yapmadığı Yaradan’ın sevgisinin ikinci derecesini gerçekleştirmekle ödüllendirilir. Tersine, Yaradan müthiş ve fazlasıyla iyilik yapar, her zaman ve sonsuza dek, öyle ki sevgi seviyesine gelmek ve günahların erdemlere dönüşmesi aynı anda olur.

110. Şimdiye kadar koşullu sevginin sadece iki derecesini inceledik. Ancak, yine de kişinin Yaradan’ı ile koşulsuz sevgiye gelmesinin iki yöntemiyle nasıl ödüllendirildiğini anlamalıyız.

Bunun için, ne yazıldığını (Kiduşin sayfa 40) çok iyi anlamalıyız, “Kişi kendisini her zaman yarı değersiz yarı değerli görmelidir. Eğer bir Sevabı gerçekleştiriyorsa mutludur, çünkü kendisini bir iyilik derecesine getirmiştir. Eğer kişi bir günah işlerse, onun için üzüntü duyun çünkü kendisini bir günah seviyesine getirmiştir.

Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar şöyle diyor, “Dünya çoğunluğa göre karar verdiğinden ve kişi çoğunluk tarafından değerlendirildiğinden eğer kişi bir Sevap gerçekleştirirse mutludur çünkü kendisini ve tüm dünyayı bir iyilik derecesine getirmiştir. Eğer bir günah işlerse onun için üzüntü duyun zira kendisini ve tüm dünyayı bir günah seviyesine getirmiştir.” Kişinin işlediği bu tek günah için kendisi ve tüm dünya pek çok iyiliği kaybetmiştir.

111. Bu sözler baştan sona şaşırtıcı görünüyor. Kabalist Elazar, kişi bir Sevap gerçekleştirirse anında bir iyilik seviyesine gelir diyor çünkü çoğunluk tarafından değerlendirilmiştir. Ancak, bu sadece yarı değerli ve değersizler için geçerlidir. Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar bunlar hakkında hiç konuşmaz. Dolayısıyla, öz hâlâ eksik.

Raşi bu sözleri “Kişi kendisini her zaman yarı değersiz yarı değerli görmelidir” şeklinde yorumladı. Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar kişinin tüm dünyayı sanki yarı değersiz ve yarı değerliymiş gibi görmesi gerektiğini de ekliyor. Ancak, yine de öz eksik ve eğer anlam aynıysa neden sözleri değiştirdi?

112. Bu öznenin kendisi için daha zordur, yani kişinin kendisini yarı değerli görmesi. Bu biraz şaşırtıcı: eğer kişi pek çok günahını biliyorsa kendisine bunun yarısıyım şunun yarısıyım diye haksızlık eder mi?

Maneviyat, “kendini yanlış bir konudan uzak tut!” der. Dahası, şöyle yazılmıştır “bir günahkâr pek çok iyiliği yok eder.” Bunun nedeni tek günahın kişiyi ve tüm dünyayı günah seviyesine getirmesidir. Dolayısıyla, bu kişinin kendisini ve dünyayı resmettiği yanlış bir hayal değil gerçekte olanla ilgilidir.

113. Kafa karıştırıcı başka bir şey daha vardır: acaba her bir nesilde bir Sevap bile gerçekleştirmeyen pek çok kişi olabilir mi? Bu, durumun hiç değişmediği anlamına gelebilir mi? Ve dünyada yeni hiçbir şey yok. Gerçekten de burada çok derinlik gerekiyor zira yazılanlar yüzeysel olarak anlaşılamıyor.

Bununla beraber, bu çok günahı olduğunu bilen bir kişiyi ilgilendirmez, ona yarı şöyle yarı böylesin aldatmacasını öğretmek ya da sadece bir Sevabının eksik olduğunu ima etmek. Bu hiçbir şekilde bilgelerin işi değildir. Tersine, bu kendisini tamamen ve mutlak bir şekilde erdemli hisseden ve bütünüyle tam gören bir kişiyle ilgilidir. Bu böyledir çünkü manevi çalışmada gözlerinin açılmasıyla sevginin ilk derecesi ile zaten ödüllendirilmiştir ve tüm sırları bilen O kişinin tekrar günaha dönmeyeceğine tanıklık eder.

Kişiye göre, yazılar yolu gösterir ve sadece yarı değerli ile yarı değersiz arasında henüz erdemli olmadığını kanıtlar. Bunun nedeni kişinin hâlâ sevgi Sevabı denilen Manevi İlmin 613 Sevaptan birinde eksik olmasıdır.

Tüm sırları bildiğinden kişinin tekrar günah işlemeyeceğini bilen O’nun bütün ispatı kişinin günahlarının yok olmasını ediniminin bariz olmasındandır. Bu, cezalandırılma korkusu olarak addedilir ve dolayısıyla “korkudan pişmanlık” olarak adlandırılır.

114. Yukarıda da öğrendiğimiz gibi bu korkudan pişmanlık derecesi kişiyi ıslah etmez, ıslah sadece pişmanlık anından itibarendir. Ancak, kişi yüzün ifşası ile ödüllendirilmeden önce çektiği tüm acı ve ızdıraplar oldukları gibi ıslah olmamış halleriyle kalır. İlaveten, kişinin günahları tamamen ıslah olmaz ancak yanlışlar olarak kalırlar.

115. Bu nedenle o tek Sevabı olan kişinin kendisini hâlâ yarı değersiz yarı değerli gördüğü söylenir. Yani, pişmanlık bahşedildiğinde kişi hayatının ortasında olduğunu düşünmelidir. Böylece, kişi hâlâ yarı değersizdir, yani hayatının yarısı pişmanlık duymadan geçmiştir. Bu durumda kişi elbette değersizdir zira korkudan pişmanlık ıslah etmez.

Ayrıca şöyle devam eder, kişi aynı zamanda da yarı değerlidir, yaşamının yarısından itibaren pişmanlıkla ödüllendirilmiştir. O durumda kişi elbette değerlidir çünkü bir daha günah işlemeyeceğine emindir. Böylece, yaşamının ilk yarısında değersiz ve ikinci yarısında değerlidir.

116. Kişiye 613 rakamı içinden o eksik olan tek Sevabı gerçekleştirirse mutlu olacağı söylenir çünkü kendisini iyilik derecesine getirmiştir. Bunun böyle olmasının nedeni kişi sevgi seviyesine gelerek sevgi Sevabı ile ödüllendirilir ve bu vasıtayla günahlarının erdemlere çevrilmesiyle ödüllendirilir.

Ondan sonra, kişinin pişmanlıkla ödüllendirilmeden önce yaşadığı her ızdırap ve üzüntü onun için harika ve sonsuz hazlara dönüştürülür. Dahası, neden iki kat daha fazla acı çekmediği için pişman olur, tıpkı ev sahibi ve hizmetçisiyle ilgili benzetmede olduğu gibi.

Buna “iyilik derecesine gelmek” denir, zira kişinin tüm duyguları, hataları ve günahları erdemlere dönüşür. Bu nedenle iyilik derecesine gelmek günahlarla dolu bir kabın şimdi erdemlerle dolu bir kaba dönüşmesi anlamına gelir. Bilgelerimizin dilinde bu tersine değişime “Yaradan’ın iyiliğini haklı görmek” denir.

117. Bizi daha uyararak şöyle diyor, kişi ikisi arasında olduğu sürece ve 613 rakamının içinden o tek Sevap bahşedilmemişse kişi ölüm gününe dek kendisine inanmamalıdır. Kişi ayrıca günaha dönmeyeceği konusunda tüm sırları bilen Yaradan’a da bel bağlamamalı, zira hâlâ yanlışlar yapabilir.

Dolayısıyla, kişi günah işlerse kendisine üzülsün çünkü kendisini günah derecesine mahkûm etmiştir. Çünkü o zaman manevi çalışmanın tüm edinimini ve bahşedilen yüzün ifşasını anında kaybedecek ve yüzün gizliliğine dönecektir. Bu nedenle kendisini günah derecesine mahkûm eder çünkü tüm erdemliği ve iyiliği kaybedecektir, hayatının son yarısından olanları bile. Ve kanıt olarak şu söz gelir, “bir günahkâr pek çok iyiliği yok eder.”

118. Şimdi Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar’ın ek sözlerini ve ayrıca neden “yarı değersiz ve yarı değerli” sözlerini getirmediğini anlayabilirsiniz. Bunun nedeni orada sevginin ikinci ve üçüncü ayrımından bahsediliyor ve Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar, sevginin dördüncü ayrımından – ebedi sevgiyi anlatıyor – gerçekte olduğu gibi yüzün ifşası – İyi olan iyiye de kötüye de iyilik yapar.

119. Kişi usta olmadan ve sevdiğinin tüm işlerini ve bir eksik bile olmadan tüm diğerlerine nasıl davrandığı bilmeden dördüncü ayrımı edinmenin mümkün olmadığını biliyoruz. Bu, büyük bir ayrıcalık olan kişinin kendisini iyilik derecesine getirmekle ödüllendirilmesinin dördüncü ayrım olan bütün (tam) sevgiyi edinmesinde hâlâ yeterli olmadığının nedenidir. Bunun nedeni kişinin Yaradan’ın iyiye de kötüye de iyilik yapar özelliğini edinmemiş sadece O’nun İlahi Takdiri’ni edinmiş olmasıdır.

Ancak, kişi hâlâ O’nun bu dünyadaki diğer insanlarla olan olağanüstü ve muhteşem yöntemindeki İlahi Takdiri’ni bilmez. Dolayısıyla, yukarıda öğrendiğimiz gibi kişi sevdiğinin diğerleriyle tüm işlerini, biri bile eksik kalmadan, öğrenmediği sürece sevgi hâlâ ebedi değildir. Bu nedenle kişi tüm dünyayı da sevgi derecesine getirmelidir, ancak o zaman kişiye ebedi sevgi ifşa olur.

120. Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar şöyle der: “Dünya çoğunluğa göre karar verdiğinden ve kişi çoğunluk tarafından değerlendirildiğinden,” ve kişi tüm dünyayla ilişkilendirildiğinden yazıldığı gibi onlara yarı değersiz – yarı değerli diyemez. Bu derece kişiye sadece yüzün ifşası ve korkudan pişmanlık bahşedildiğinde gelir.

Ancak, pişmanlık henüz bahşedilmemişken bu tüm dünyayla ilgili olarak nasıl söylenir? Bu yüzden kişi sadece dünya çoğunluğa göre karar verir ve kişi çoğunluk tarafından değerlendirilir demelidir.

Açıklama: Kişi hiç hata yapmadığında ve günahları olmadan tam olarak erdemli olmayacağını düşünebilir. Ancak günah ve hatalarda başarısız olanlar artık tamamen erdemli olmayı hak etmez.

Bu nedenle, Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar bize böyle olmadığını öğretir. Tersine, dünya da birey de çoğunluğa göre değerlendirilir. Bunun anlamı, kişi artık ortada sayılmadığı andan itibaren, korkudan pişmanlık duyduktan sonra, 613 Islahları anında edinir ve ona “ortada” denir, yani yaşamının yarısında değersiz ve diğer yarısında değerlidir.

Daha sonra, kişi sevgi Sevabını ekledikten sonra kişi daha çok değerli olarak değerlendirilir ve her şeyi iyilik derecesine getirir. Dolayısıyla, günah dereceleri de iyilik dereceleri olur.

Kişi günah ve hataların tam derecesine sahip olsa bile bunların tümü erdeme dönüşür. O zaman kişi hiç günah işlememiş gibidir ve “tamamen erdemli” olarak değerlendirilir.

Dünya ve birey çoğunluğa göre değerlendirilir sözünün anlamı budur. Bu yüzden, kişinin pişmanlıktan önce sahip olduğu günahları dikkate alınmaz, zira bunlar iyiliğe dönüşmüştür. Benzer şekilde “tamamen günahkâr” olanlar bile sevgi seviyesi bahşedildiğinde “tamamen erdemli” olarak değerlendirilir.

121. Dolayısıyla, Kabalist Elazar şöyle der: kişi eğer bir Sevabı gerçekleştirirse, yani korkudan pişmanlıktan sonra, o zaman kişide sadece bir Sevap eksiktir ve “kişi mutludur çünkü kendisini ve tüm dünyayı bir iyilik seviyesine getirmiştir.” Bu nedenle kişi sadece kendisini iyilik seviyesine getirmekle ödüllendirilmez, yazıldığı gibi: dünyayı iyilik seviyesine getirdiği için de ödüllendirilir.

Bu, kişinin manevi çalışmadaki edinimleriyle yükselerek ödüllendirilmesi anlamına gelir, ta ki dünyadaki tüm insanların sevgi seviyesi ile ödüllendirildiğini keşfedene dek. O zaman onlar da kişinin kendisi için edindiği muhteşem İlahi Takdir’i keşfedip görecekler. Ve onların da hepsi iyilik derecesine yükselecekler. O zaman “günahlar yeryüzünden yok olacak ve günahkârlar olmayacak.”

Ve dünyadaki insanlar kendileri henüz iyilik derecesine gelmemiş olsalar bile, yine de bir birey iyilik derecesine geldikten sonra onlara gelecek olan açık ve tam edinim, korkudan pişman olan biri için söylenen “Dünyanızı yaşamınızda göreceksiniz”e benzer. Kişinin sanki anında edinmiş gibi bundan etkilendiğini ve mutlu olduğunu söylemiştik, zira “edinilecek olan edinilmiş addedilir.”

Ayrıca, burada tüm dünyanın iyilik derecesini edinmiş o birey için sanki onlar da bahşedilmiş ve sevgi seviyesine gelmiş sayılır. Her biri O’nun her bir kişiye iyiliğini yeterince bilecek şekilde kötülüklerini iyilik derecesine getirirler.

Bu nedenle, Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar şöyle der: “Kişi kendisini ve tüm dünyayı iyilik derecesine getirdiği için mutludur.” Bundan sonra, kişi her bir yaratılan için İlahi Takdir’in tüm eylemlerini O’nun gerçek görüntüsünün ifşası yoluyla açıkça bilir, yani İyinin iyiye de kötüye de iyilik yaptığını. Ve kişi bunu bildiğinden dolayı “ebedi sevgi” denilen sevginin dördüncü izlenimiyle bahşedilmiştir.

Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar’ın kişi tüm dünyayı iyilik derecesine getirdikten sonra bile ölüm gününe dek kendisine inanmamalıdır sözlerinde uyardığı gibi. Kişi tek bir günahta başarısız olsa bile anında tüm muhteşem edinimlerini kaybeder, şöyle yazıldığı gibi “bir günahkâr pek çok iyiliği yok eder.”

Bu, Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar’ın yazdıklarındaki farkı açıklıyor. Yazılar sadece sevginin ikinci ve üçüncü izleniminden bahseder, bu yüzden tüm dünyayı değerlendirmekten bahsetmez.

Ancak, Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar sevginin dördüncü izlenimi seviyesinden konuşuyor ki bu tüm dünyayı sevgi derecesine getirmeyi edinmeden tanımlanamaz. Bununla beraber, bizler tüm dünyayı nasıl iyilik derecesine getirmeyi edineceğimizi anlamalıyız.

122. Yazılanları (Taanit 11a) anlamalıyız, “Toplum acı çekerken kişi ‘Evime gidip yiyip içeceğim ve ruhum huzurlu olacak’ dememelidir. Kişi bunu yaparsa onunla ilgili olarak yazılar şöyle der: “Öküzleri ve koyunları öldürmenin, et yiyip şarap içmenin zevk ve mutluluğunun tadını çıkar – Yiyip içelim zira yarın öleceğiz!” bununla ilgili ne yazar? “Misafirlerin Kralı kulağıma fısıldadı: Elbette bu günah sen ölene dek cezasız kalmayacak.”

Şimdiye dek ortadaki kişinin özelliğinden bahsedildi. Ancak günahkâr bir kişinin özelliği için “Buraya gel, şarap getireceğim ve sert bir içkiyle kendimize gelelim, yarın bu gün gibi olacak.”

Bununla ilgili ne yazılmıştır? “Erdemliler yok olur ve gelecek olan kötülüklerden erdemlinin uzaklaştırıldığını kimse kalbine getirmez.” Tersine toplumla birlikte üzüntü duyarsa kişiye tüm toplumun rahatı bahşedilir.

123. Bu sözler alakasız gibi görünüyor. Kabalist Elazar, kişinin halkla birlikte acı çekmesine kanıt getirmek istiyor. Dolayısıyla, neden ortadaki kişinin özelliklerini günahkârdan bölmeli ve ayırmalıyız? Dahası, ortadaki kişi ile günahkâr kişinin arasındaki kesinlik nedir? Ve neden “arada bulunan” ve “kötü” demiyor ve neden özelliklere ihtiyacım var?

Ayrıca, kişinin kendisi halka birlikte üzülmezse haksızlık olacağını nerede ima ediyor? Dahası, günahkârların özelliklerinde hiç ceza görmüyoruz, ancak şöyle yazılmış “Erdemliler yok olur ve kimse kalbine koymaz.” Eğer kötüler günah işliyorsa, cezalandırılmak için erdemli ne yapıyor ve neden erdemli cezalandırıldığında günahkar ağlamalıdır?

124. Yine de, “ortadaki”, “günahkâr” ve “erdemli” özelliklerinin özel kişilerde olmadığını anlamanız lazım. Tersine, bu özelliklerin hepsi dünyadaki tüm insanlarda vardır. Bu üç özellik herkeste görülebilir. Kişi yüzün gizliliğinde olduğu dönemde, korkudan pişmanlığı edinmeden önce bile, günahkâr özelliğinde görülür.

Sonrasında, eğer korkudan pişmanlık kişiye bahşedilmişse ortada kabul edilir. Sonra, eğer kişi sevgi seviyesine gelmişse de, dördüncü derecede, yani ebedi sevgide, kişi “tamamen erdemli” kabul edilir. Bu nedenle, sadece ortada ve erdemli demediler, ortadakinin niteliği ve günahkârın niteliği dediler.

125. Ayrıca, önce tüm dünyaya gelecek olan yüzün ifşasını edinmeden yukarıdaki dördüncü ayrımı edinmenin mümkün olmadığını hatırlamalıyız. Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar’ın dediği gibi bu, tüm dünyayı iyilik derecesine getirmek için insana güç verir. Ve kişi ne kadar az ızdırap çektiğinden pişmanlık duyana dek yüzün ifşasının yüzün gizliliği sırasında çekilen her acı ve üzüntüyü muhteşem hazlara çevireceğini zaten öğrendik.

Dolayısıyla, sormamız lazım, “Kişi kendisini iyilik derecesine getirdiğinde elbette yüzün gizliliği sırasındaki tüm kederleri ve acıları hatırlar.” Bu nedenle, yukarıda söylediğimiz gibi tüm ızdırapların hazlara dönüşmesi mümkün. Ancak kişi tüm dünyayı iyilik seviyesine getirdiğinde onların çektikleri acı ve üzüntünün derecesini nasıl bilebilir, yani açıkladığımız gibi, kişinin kendisini iyilik derecesine getirmesiyle aynı şekilde onların nasıl getirildiklerini anlamak için?

Onları iyilik derecesine getirmede nitelikli olduğunda tüm dünyanın iyilik derecesinden yoksun olmasını önlemek için kişi kendi sorunlarıyla ilgilendiği gibi toplumun sorunlarından da acı çekmelidir. O zaman tüm dünyanın günah derecesi kişinin içinde hazır olur, tıpkı kendi günah derecesi gibi. Böylece, kişiye iyilik derecesi bahşedildiğinde tüm dünyayı da iyilik derecesine getirebilecek ve “tamamen erdemli” olmayı edinebilecek.

126. Dolayısıyla, kişi toplumla birlikte acı çekmezse, o zaman korkudan pişmanlık bahşedilmiş olduğunda bile, yani ortadayken, yazılar onunla ilgili şöyle der: “Ve tadını çıkar ve memnun ol.” Bu, kişinin “Dünyanı hayattayken göreceksin” duası ile bahşedilmiş olması ve bir sonraki dünya için hazırlanan ve haz ve memnuniyetlik ile dolu olan Sevabı için tüm ödülü gördüğü anlamına gelir. Ve kendisine şöyle der: “Öküzleri ve koyunları öldürmenin, et yiyip şarap içmenin zevk ve mutluluğunun tadını çıkar – Yiyip içelim zira yarın öleceğiz!”

Bir başka deyişle, kişi bir sonraki dünyadaki ödülü garanti olduğu için mutlulukla doludur. Bu nedenle o kadar memnuniyetle “zira yarın öleceğiz” der ve Bütünden bir sonraki dünyamın yaşamını alacağım.

Yine de bununla ilgili şöyle yazılmıştır: “Ve misafirlerin Kralı Kendisini kulağıma ifşa etti: Elbette bu günah sen ölene dek cezasız kalmayacak.” Bu, yazılanların kişinin sahip olduğu hatalardan dolayı sitem ettiği anlamına gelir.

Korkudan pişmanlık duyanın günahlarının sadece hatalara dönüştüğünü öğrendik. Dolayısıyla, kişi toplumla birlikte acı çekmediğinden ve günahların erdemlere dönüştürüldüğü sevgi derecesini edinemediğinden kişinin yaşamında hatalarından asla pişmanlık duymaması bir gerekliliktir. Öyleyse, sonraki dünyadaki yaşamından nasıl mutluluk duyabilir? Bu nedenle Şöyle yazılmıştır: “Elbette bu günah sen ölene dek cezasız kalmayacak”, yani hatalardan bahsediyor, “sen ölene dek” kişi ölmeden önce anlamına geliyor. Bu nedenle, kişi pişmanlıktan yoksundur.

127. Bunun aynı zamanda “ortada olmanın niteliği” olduğu yazılır, yani makale kişinin korkudan pişmanlık duyduğu andan itibaren ki zamandan bahsediyor. O an kişi “ortada” kabul edilir.

Peki, “günahkârın niteliği” ile ilgili ne söyleniyor? Başka deyişle, kişi o zaman “günahkârın niteliği” denilen yüzün gizliliği dönemindeyken ne olacak? Öğrendik ki, korkudan pişmanlık kişi pişmanlık duymadan geçmişini düzeltmiyor.

Böylece makale bir başka söz getiriyor: “Gel, şarap getireceğim ve kendimizi güçlü bir içki ile dolduralım ve yarın bugün gibi olsun.” Bu kişinin ıslah etmediği “günahkârın niteliği” denilen yüzün gizliliği döneminde geçen günler ve yıllar anlamına geliyor, kişinin ölmesini istemiyorlar zira günahkârın niteliği olduğundan bir sonraki dünyada yerleri yok.

Dolayısıyla, kişinin ortada olmanın niteliği memnun ve haz aldığı dönemde, “yarın öleceğiz” ve bir sonraki dünya ile ödüllendirileceğiz, iken aynı zamanda kişideki günahkârın niteliği böyle söylemez. Tersine şöyle der: “yarın bugün gibi olacak”, yani yaşamak ve bu dünyada sonsuza dek mutlu yaşamak istiyor, çünkü bir sonraki dünyada yeri yok, zira onu ıslah etmedi, o sadece sevgi seviyesine gelerek ıslah edilir.

128. Şöyle yazılmıştır: “erdemli yok olur”, yani kişinin hak ettiği tamamen erdemli olanın özelliği onun için yok kaybolmuştur. “Ve kimse kalbine getirmez… erdemliler gelecek olan kötülükten uzaklaştırılmıştır.” Bu, ortada olan toplumun acısına ortak olmadığından sevgi seviyesine gelemez, günahları erdemlere ve kötülüğü hazlara çeviremez anlamına gelir. Bunun yerine, kişinin korkudan pişmanlığı edinmeden önce deneyimlediği tüm hataları ve kötülüğü hâlâ O’nun İlahi Takdiri’nden kötülük geldiğini hisseden günahkârın niteliğinde durmaktadır. Ve bu kötülüklerden dolayı onlar hâlâ tamamen erdemli olmakla ödüllendirilmediklerini hissederler.

Makale şöyle der: “ve kimse kalbine getirmez,” yani kişi “kötülükten geleni” kalbine almaz. Bir başka deyişle, kişi geçmişten gelen O’nun İlahi Takdiri’nde hâlâ hissettiği kötülükten dolayı “erdemli yok olur”, yani erdemlinin niteliğini kaybetti anlamına gelir. Ve bu dünyadan ortadaki kişi olarak ölüp gidecek.

Tüm bunlar kişinin toplumun acısıyla ilgilenmemesi ve toplumun rahatını düşünmemesiyle ilgilidir, zira onları iyilik derecesine getirip rahat ettiklerini göremez. Dolayısıyla, asla erdemlinin niteliğini edinemeyecek.

129. Daha önce bahsedilenlerin tümünden yukarıdaki özellikleri, günahkârın niteliği, ortada olanın niteliği ve erdemlinin niteliğini deneyimlemeyen tek bir kişi olmayacağını anladık.

Bunlara Midot (özellikler) denir çünkü O’nun İlahi Takdiri’nin Midah’sından (ölçü) gelirler. Bilgelerimiz şöyle der: “kişi ölçtüğü dereceyle ölçülür” (Sutah 8). Ve O’nun İlahi Takdiri’ni yüzün gizliliğinde edinenler günahkâr kabul edilir: ya tek gizlilik açısından yetersiz günahkâr ya da çift gizlilik açısından tamamen günahkâr.

Ve dünyanın kötü yönetildiğini düşünüp hissettiklerinden sanki kendilerini cezalandırıyor gibilerdir, zira O’nun İlahi Takdiri’nden acı ve ızdırap geliyordur ve tüm gün boyunca kötü hissediyorlardır. Ve kendilerini en çok dünyadaki tüm insanlara onlar gibi kötü rehberlik edildiğini düşünmekle cezalandırıyorlar.

Bu nedenle, yüzün gizliliği açısından İlahi Takdiri edinenlere “günahkâr” denir, zira bu isim onların içinde hislerinin derinliğinden ortaya çıkar. Bu, kalbin anlayışına bağlıdır ve O’nun İlahi Takdiri’ne hak veren sözler ya da düşüncenin hiç önemi yoktur çünkü her organın hissi ve duygusu bunun tersidir ve bunlar kendilerini yalan söylemeye zorlayamazlar.

Dolayısıyla, İlahi Takdir’in bu ölçüsünü edinenler kendilerini ve tüm dünyayı kötülük seviyesine getirmiş addedilirler, tıpkı Kabalist Şimon’un oğlu Kabalist Elazar’ın sözlerinde yazıldığı gibi. Bunun nedeni dünyadaki tüm insanların O’nun ismine yakıştığı gibi, “İyi olan iyiye de kötüye de iyilik yapar”, kötü rehberlikle idare edildiklerini hayal etmelerindendir.

130. O’nun İlahi Takdiri’nin hissi ile yüzün ifşasının ilk derecesi formunda bahşedilenler, ki buna “korkudan pişmanlık” adı verilir, ortada addedilirler. Bunun nedeni onların hislerinin “ölçünün iki kabı” adı verilen iki parçaya bölünmüş olmalarıdır.

Şimdi “Dünyanızı yaşamınızda göreceksiniz” yoluyla yüzün ifşasını edindiklerinden O’nun İyi ilahi Takdiri’ni en azından O’nun “İyi” adına yakıştığı gibi edinmişlerdir. Böylece bir iyilik derecesine sahip olurlar.

Ancak, yukarıdaki pişmanlıkla ödüllendirilmeden önce İlahi Takdir’in yüzün gizliliğindeki günleri ve yılları boyunca tüm ızdırap ve işkenceler onların hislerinde tümüyle var olduğundan hepsi kalır ve bunlara “günah seviyesi” denir.

Ve bu iki seviye birbirinin zıttı olarak durduğundan, öyle ki günah seviyesi pişmanlık anından itibaren ve öncesinde vardır ve erdemlilik seviyesi pişmanlık anından itibaren vardır ve garanti edilmiştir, böylece pişmanlık zamanı erdem ve günahın “ortasında” durur ve bu nedenle onlara “ortada olanlar” denir.

131. Ve günahlar erdemlere dönüştüğünde, “sevgi seviyesine gelmek” denilen ikinci derecede yüzün ifşasını hak edenler yukarıdaki günah seviyesini erdemlilik seviyesine getirmiş kabul edilirler. Bu, yüzün gizliliğindeki İlahi Takdir’in altındayken kemiklerine kazınan tüm acı ve üzüntüler şimdi dönüşmüş ve “iyilik seviyesine” gelmiştir anlamına gelir.

Bunun nedeni her acı ve üzüntünün artık muhteşem ve sonsuz hazlara dönüşmüş olmasıdır. Şimdi onlara “erdemli” denir çünkü O’nun İlahi Takdiri’ne hak veriyorlardır.

132. Yukarıda bahsedilen ortada olanların niteliğinin kişi yüzün gizliliğindeki İlahi Takdir’in altında olduğu zaman bile geçerli olduğunu bilmemiz lazım. Ödül ve cezada inanca sürekli çaba harcayarak Yaradan’a olan büyük güvenin Işığı onlara görünür. Onlar orta seviyedeyken bir süreliğine O’nun yüzünün ifşasının bir derecesiyle ödüllendirilirler. Ancak sorun o seviyelerinde sürekli kalamamalarıdır, zira bir derecede sürekli kalmak sadece korku seviyesine gelmekle mümkündür.

133. Sadece yüzün gizliliğindeyken seçim vardır dediğimizde bunun kişi yüzün ifşasındaki İlahi Takdiri edindikten sonra Maneviyat ve Islahları gerçekleştirmek için daha fazla çalışma yapmaya ya da çaba harcamaya gerek yoktur anlamına gelmediğini bilmemiz lazım. Tersine, manevi çalışma ve Islahın doğru uygulanması kişi sevgi seviyesine getirilmeyle ödüllendirildikten hemen sonra başlar. Sadece o zaman kişinin manevi çalışma ve Islahları sevgi ve korkuyla yapması mümkündür, şöyle emredildiğimiz gibi “Dünya sadece tamamen erdemliler için yaratılmıştır” (Berahot 61).

Bu tıpkı ülkedeki en sadık tebaasını kendisi için seçmek ve sarayında çalışmaları için getirmek isteyen bir krala benzer. Ne yaptı? Genç ya da yaşlı sarayında çalışmak isteyen herkesin gelmesi için bir ferman yayınladı.

Ancak, birçok hizmetkârını sarayın kapısını ve kapıya gelen tüm yolları korumakla görevlendirdi ve onlara saraya yaklaşan herkesi geri döndürmeleri ve kandırarak caydırmalarını emretti.

Doğal olarak, ülkedeki herkes kralın sarayına koşmaya başladı. Ancak çalışkan hizmetkârlar onları açıkgözlülükle reddettiler. Pek çok kişi onları atlattı ve sarayın kapısına yaklaştılar ancak oradaki korumalar en çalışkan olanlardı ve eğer kapıya yaklaşan olursa onu döndürdüler ve ustalıkla geri çevirdiler ta ki kişi umudunu yitirip geldiği gibi geri dönene dek.

Ve böylece geldiler ve döndüler, tekrar güçlenip yine geldiler ve döndüler ve böylece günlerce ve yıllarca devam ettiler ta ki denemekten yorulana dek. Ve sadece onların aralarındaki kahramanlar, sabrı dayananlar korumaları yendi ve kapıyı açtı. Ve onlar anında kendilerine doğru yerde görevlendiren Kralın yüzünü görerek ödüllendirildiler.

Elbette, o andan itibaren, artık kapıya koşup dönerek, onları geri çevirip yanlış yönlendiren ve hayatlarını günlerce ve yıllarca çekilmez kılan korumalarla işleri yoktu. Bunun nedeni artık Kralın sarayının içinde onun yüzünün görkeminde çalışmak ve hizmet etmekle ödüllendirilmişlerdi.

Tam erdemlilerin çalışması da aynıdır. Yüzün gizliliği sırasında geçerli olan seçim açık İlahi Takdir’i edinmek için kapıyı açtıklarında geçerli değildir.

Bununla beraber, çalışmalarına yüzün ifşasından itibaren başlarlar. O anda dünyada kurulmuş olan ve en üstü cennete varan merdivenin basamaklarını çıkmaya başlarlar, şöyle yazıldığı gibi: “Erdemliler güçten güce gidecekler.”

Bilgelerimizin dediği gibi, “Her bir erdemli dostunun örtüsüyle örtünecek.” Bu çaba onları Yaradan’ın arzusu için nitelikli kılacak, içlerindeki Yaratılış Düşüncesini anlamak için, ki bu O’nun iyi ve cömert eline göre “Yaratılanlarına haz vermek”tir.

134. İfşanın sadece gizliliğin olduğu yerde olduğu kanununu bilmeniz gerekiyor. Bu tıpkı bu dünyanın işlerine benzer, yokluk varlıktan önce gelir, zira buğdayın büyüdüğü sadece ekildiği ve çürüdüğü yerde görülür.

Yüksek konularla da aynıdır, gizlilik ve ifşa birbiriyle tıpkı ateşi yakalayan fitil gibi ilişkilidir. Bunun nedeni şudur, ıslah olduğu anda her gizlilik o gizliliğin türüyle ilgili Işığın ifşası için bir nedendir ve ortaya çıkan Işık gizliliğe ateşin fitile tutunduğu gibi tutunur. Bunu tüm yolunuz boyunca aklınızda tutun.

135. Şimdi bilgelerimizin yazdıklarını anlayabilirsiniz, Manevi İlmin tamamı Yaradan’ın adlarıdır. Bu karışık görünüyor çünkü günahkâr, Firavun, Balaam vs. gibi, yasaklar, kirlilik,  iki nasihatteki acımasız beddualar ve bunlar gibi devam ediyor. Öyleyse, bütün bunların Yaradan’ın isimleri olduğunu nasıl anlayabiliriz?

136. Bunu anlamak için, bizim yöntemimizin O’nun yöntemi olmadığını bilmeliyiz. Bizim yolumuz mükemmel olmayandan mükemmele gelmektir. O’nun yönteminde tüm ifşalar bize mükemmel olandan mükemmel olmayana gelir.

Önce tam mükemmellik doğar ve O’ndan ortaya çıkar. Bu mükemmellik O’nun yüzünden aşağı iner ve kısıtlama çeşitli derecelerden geçerek sonuncu, en kısıtlanmış seviyeye, bizim dünyamız için uygun olana iner. Ondan sonra madde bize bu dünyada belirir.

137. Daha önce bahsedilenlerden Büyüklüğü sonsuz olan Kutsal İlimin burada bizim dünyamızda belirdiği gibi O’ndan önce doğup ortaya çıkmadığını öğreneceksiniz, zira “Işık ve Yaradan birdir” ve bu bizim dünyamızın fiziksel vecibelerinde hiç de aşikâr değildir. Dahası, Kendi için onu çalışanlar için Işık ölüm iksiri olur.

Tersine, O’ndan ilk doğduğunda mutlak mükemmellik içinde doğdu ve belirdi, yani gerçek “Işık ve Yaradan birdir” formunda. Buna Zohar’ın (sayfa 3) Islaha Giriş bölümünde “Atzilut Işığı denir, yani “O, O’nun Yaşamı ve O’nun Kendisi birdir.” Sonrasında O’nun yüzünden aşağı indi ve sonunda Sina’da verilene dek yavaş yavaş kısıtlamalardan geçerek kısıtlandı, ki o zaman bu dünyadaki haliyle, maddesel dünyanın kaba giysileriyle örtülmüş olarak yazıldı.

138. Bununla birlikte, Işığın’ın bu dünyadaki örtüleriyle Atzilut dünyasındaki örtüleri arasındaki mesafe ölçülemez. Ancak Işığın kendisi, yani örtünün altındaki Işık Atzilut edinimi ile bu dünyanın arasında hiçbir şekilde değişmez, şöyle yazıldığı gibi: “Ben, Kral değişmem” (Malahi 3:6).

Dahası, bizim Asiya Işığındaki bayağı örtülerin değeri ona bürünen Işığın değerinden daha düşük değildir. Tersine, ıslahın sonuyla karşılaştırıldığında onların değeri Üst Dünyalardaki tüm arı örtülerden daha büyüktür.

Bunun nedeni gizliliğin nedeninin ifşa olmasıdır. Bu ıslahtan sonra, ifşa sırasında gizlilik ifşaya ateşin tutunduğu bir fitil gibidir. Gizlilik ne kadar büyükse ıslah olduğunda ona tutunan Işık da o kadar büyüktür. Dolayısıyla, bu dünyada Işığın gizlendiği tüm bu bayağı örtülerin değeri örttüğü Işık’tan daha az değildir, tam tersidir.

139. Bu, Musa’nın meleklerle argümanının başarısıdır, “Aranızda kıskançlık mı var? Kötü eğilim aranızda mı?” (Şabat 89). Bu büyük gizliliğin daha büyük Işık ifşa edeceği anlamına gelir. Musa peygamber onlara melekler dünyasında Işığın büründüğü arı örtülerden bu dünyadaki gibi daha büyük Işık beliremeyeceğini gösterdi.

140. Böylece öğreniyoruz ki “Işık ve Yaradan birdir” olan yerde yani Atzilut Işığından bu dünyadaki Işığa hiçbir değişiklik yoktur. Tek fark örtülerdedir, zira bu dünyanın örtüleri Yaradan’ı gizler ve saklar.

O’nun manevi çalışmada gizlenmesinden dolayı buna “Öğreti” denildiğini bilin. Yüzün gizliliğinde sırasında, hatta çift gizlilikte bile Yaradan Işığın içine yerleşmiş onunla bürünmüştür. O “Öğretmen”dir ve Işıktır, ancak gözlerimizin önündeki fiziksellik ona bürünmüş, onunla örtünmüş olan Yaradan’ı gizleyen kanatlar gibidir.

Ancak, kişi dördüncü ayrımda, sevgi seviyesinde yüzün ifşasıyla bahşedildiğinde onunla ilgili Şöyle denir: “artık Öğretmenin Kendisini gizlemeyecek, fakat senin gözlerin Öğretmenini görecek” (Isaiah, 30:20). O andan itibaren manevi çalışmanın örtüleri artık “Öğretmeni” saklamaz ve gizlemez ve kişi her zaman “Işığın ve Yaradan birdir” olduğunu keşfeder.

141. Şimdi “Benden vazgeçin ve Benim yasama uyun” sözlerinin anlamını anlayabiliriz. Şöyle yorumladılar, “Beni bırakıp Benim verdiğim çalışmayı gerçekleştirsinler isterdim – onun içindeki Işık onları ıslah eder” (Yeruşalmi, Hagiga, sayfa 6b).

Bu kafa karıştırıcıdır. O’nun yüzünü bulmak için oruç tuttukları ve işkence çektiklerini kastediyorlar, şöyle yazıldığı gibi “Yaradan’a yaklaşmaktan haz alıyorlar” (Isaiah 58:2). Ancak, makale Yaradan adına “Beni bırakmanızı isterdim, zira tüm çabanız faydasız ve semeresiz. Ben manevi çalışmadaki Işıktan başka bir yerde değilim. Bu yüzden, maneviyatı çalışın ve Beni orada arayın ve onun içindeki Işık sizi ıslah edecek ve Beni bulacaksınız,” diyor, şöyle yazıldığı gibi “Beni arayanlar Beni bulacaklar.”

142. Şimdi Kabala ilminin özünü bu ilmin niteliğinde güvenilir bir algı için yeterli şekilde açıklığa kavuşturabiliriz. Böylece kişi kitlelerin tahayyül ettiği gibi kendisini yanlış hayallerle kandırmayacak.

Kutsal çalışmanın tüm realiteyi içine alan dört izlenimi olduğunu bilmelisiniz. Üç izlenim bu dünyanın genel realitesinde görülür. Bunlara “Dünya”, “Yıl”, “Ruh” denir. Dördüncü izlenim yukarıdaki realitenin üç izleniminin, onların beslenmesinin, işleyişinin ve tüm olaylarının varlığının yürütülmesidir.

143. Realitenin dış kısmı, yazılarda anlatılan gökyüzü ve sema, yeryüzü ve denizler vs. tüm bunlara “Dünya” denir. İlmin kaynaklarında getirilen realitenin “iç kısmı” – insan ve hayvan, hayvanlar ve çeşitli kuşlar vs. – “dış kısım” denilen yukarıdakilerin içinde var olan ve “Ruh” denilen kısımdır.

Nesiller boyunca realitenin evrimine “neden ve sonuç” denir. Örneğin, Adam HaRişon’dan Joşua ve Caleb boyunca dünyaya gelen nesillerin başları evriminde oğula sebep olan baba oğlun “nedeni” kabul edilir. Neden ve sonuç yoluyla realitenin bu detaylarının evrimine “Yıl” denir. Benzer şekilde realitenin dış ve iç varlığının idaresine, Işık ile gelen her olay ve işleyişte “realitenin varoluşu” denir.

144. Kabala’da dört dünyanın Atzilut, Beria, Yetzira ve Asiya olarak adlandırıldığını bilin. Bunlar gelip evrimleştiklerinde birbirlerinden mühür ve onun izi gibi ortaya çıktılar. Bu, mühürde yazılı olan her şeyin onun izinde göründüğü anlamına gelir, ne fazla ne eksik ve bu dünyaların evriminde de aynıdır.

Dolayısıyla, dört izlenim DYR (Dünya, Yıl, Ruh), Atzilut dünyasındaki sürekliliklerinin tüm formlarında çıktılar, mühürlendiler ve Beria dünyasındaki görüntüleriyle de belirdiler. Beria dünyasından Yetzira dünyasına da aynı şekilde, aşağıdaki Asiya dünyasına kadar.

Dolayısıyla, önümüzdeki realitenin tüm üç izlenimine DYR denir, bu dünyada sürekliliklerinin tüm formlarında gözlerimizin önüne serildiği gibi, Yetzira dünyasından çıktılar ve burada belirdiler ve aynı şekilde bir üstünden uzanıp Yetzira’da belirdiler.

Bu şekilde, Atzilut dünyasındaki sayısız detayın kaynağı gözlerimizin önündedir. Dahası, bu dünyada ortaya çıkan buluşlarla bile, her yenilik Yukarıda, Atzilut dünyasında ortaya çıkmalı ve oradan buraya uzanıp bu dünyada bize belirmelidir.

Bilgelerimizin “aşağıda hiçbir çimen yaprağı yoktur ki yukarıdan kaderi belli olmasın ve ona ulaşıp ‘Büyü!’ diyen bir rehberi olmasın” (Bereşeet Rabba, Bölüm 10) sözlerinin anlamı budur. Bu, “Kişi Yukarıdan bildirilmeden aşağıda parmağını oynatmaz” (Hulin sayfa 7).

145. Işığın realitenin üç izlenimindeki, “Dünya”, “Yıl”, “Ruh”, örtüsünden ve bunların bu dünyadaki varlıklarından dolayı ifşa olan Işıkta bulunan kısıtlamalar, kötülükler ve engellemelerin ortaya çıktığını bilin. Yukarıda açıklandığı gibi Yaradan Işıktadır “Işık ve Yaradan birdir” şeklinde örtünmüştür, ancak büyük gizlilik içinde. Bunun nedeni bu maddesel örtülerin O’nu saklayan ve gizleyen kanatlar olmasıdır.

Ancak, Işığın saf Dünya, Yıl, Ruh formunda giysilenmesi ve Atzilut, Beria ve Yetzira denilen üç Üst Dünyadaki varlıkları genel olarak “Kabala İlmi” diye adlandırılır.

146. Dolayısıyla, Kabala ilmi ve ifşa olan Işık bir ve aynıdır. Ancak, kişi İlahi Takdir’in gizli yüzünden alsa ve Yaradan maneviyatta gizlenmiş olsa da kişinin ifşa olmuş maneviyatı uyguladığı farz edilir. Bir başka deyişle, kişi Yetzira’nın Üstündekileri bırakın, Yetzira’nın Işığından bile her hangi bir aydınlanma almaya dirayetsizdir.

Ve kişiye yüzün ifşası bahşedildiğinde Kabala İlmiyle ilgilenmeye başlar. Bunun nedeni ifşa olan Işığın giysilerinin kişi için arındırılmış olmasıdır ve onun manevi seviyesi Yetzira’nın Işığı olur ki buna “Kabala İlmi” denir.

Kişi Atzilut Işığı ile bahşedilmiş olsa bile onun için manevi izlenimler değişti anlamına gelmez. Tersine, ifşa olan Işığın aynı giysileri onun için arınmış ve son derece saf giysiler haline gelmiştir. Şu sözlere dönüşmüşlerdir, “Öğretmenin Kendisini daha fazla gizlemeyecek, ancak senin gözlerin Öğretmenini görecek.” O anda (giysiler) “O, O’nun Yaşamı ve O’nun Kendisi birdir” sözlerine dönüşürler.

147. Konuya açıklık kazandırmak için bir örnek vermeme izin verin. Mesela, kişi yüzün gizliliğindeyken manevi anlatımlar ve giysileri zorunlu olarak Yaradan’ı gizledi. Bu nedenle kişi işlediği günahlardan ve hatalardan dolayı başarısız oldu. O dönemde kişi manevi çalışmasındaki acımasız giysilerle, kötülükler, kısıtlamalar ve yasaklarla, cezalandırıldı.

Ancak, kişi açık İlahi Takdir ile ve sevgi seviyesine gelmekle ödüllendirildiğinde, günahları erdemlere dönüştüğünde yüzün gizliliğindeyken başarısız olduğu tüm günah ve hatalar şimdi acımasız ve son derece kötü giysilerini çıkartır ve Işık, Sevabı ve erdemlerin giysilerini giyer.

Bunun nedeni aynı acımasız giysilerin erdemlere dönüşmesidir. Onlar artık Atzilut ya da Beria dünyasından uzanan kıyafetler gibidir ve Öğretmeni örtmez ya da gizlemezler. Tersine, “gözlerin Öğretmenini görecek.”

Dolayısıyla, Atzilut Işığı ile bu dünyadaki fiziksel eylemler arasında, Kabala İlmi ve ifşa olan Işık arasında hiçbir fark yoktur. Tersine, tek fark manevi ilmi çalışan kişidedir. İki kişi aynı ölçüde kitapları çalışabilir, ancak bu çalışma birine Kabala İlmi ve Atzilut Işığı ifşa olurken diğerine Asiya Işığı olur.

148. Şimdi Vilna Gaon’un dua kitabındaki duanın içindeki gerçek sözleri anlayacaksınız. Maneviyatın Sod (sır) ile başladığını yazdı, yani gizli kabul edilen, zira Yaradan orada tamamen gizlenmiştir, Asiya Işığının ifşasını ima eder.

Sonra Remez’e (ima) geçer, yani O’nun Yetzira Işığında daha çok ifşa olduğu anlamına gelir. Sonunda kişi Peşat’ı (gerçek anlamıyla) edinir ki bu Atzilut Işığıdır. Buna Peşat denir çünkü Yaradan’ı gizleyen tüm giysilerden Mufşat’dır (yalın).

149. Buraya kadar geldikten sonra Kabala İlmi’nde kutsilik Atzilut, Beria, Yetzira ve Atzilut isimleriyle bilinen dört dünyasının ve Kutsallığın ABYA’sının karşısında yer alan Klipot’un (Kötü Eğilimler) dört dünyası olan ABYA’nın ayrımını yapabilir ve biraz fikir sahibi olabiliriz.

Bunu O’nun İlahi Takdiri’nin edinimindeki dört izlenimde ve sevginin dört derecesinde anlayacaksınız. Önce, Kutsallığın dört ABYA dünyasını açıklayacağız ve aşağıdan Asiya dünyasından başlayacağız.

150. Zaten yüzün gizliliğinin İlahi Takdiri’ndeki ilk iki ayrımı açıkladık. Her ikisinin de Asiya dünyası kabul edildiğini bilmelisiniz. Bu nedenle Hayat Ağacı kitabında Asiya dünyasının büyük bölümünün kötü olduğu yazılmıştır, hatta içindeki çok az iyilik bile kötülük ile karışmış ve tanınmaz haldedir.

İlk gizlilik bakımından çoğunlukla kötü olduğu anlaşılır, yani bu İlahi Takdiri alanların hissettiği işkence ve acılar anlamına gelir. Ve çift gizlilik bakımından da iyi kötü ile karışmıştır, iyi hiçbir şekilde ayırt edilemez.

Yüzün ifşasının ilk izlenimi “Yetzira dünyası” olarak kabul edilir. Dolayısıyla, Hayat Ağacı (Kapı 48, Bölüm 3) kitabında Yetzira dünyası yarı iyi yarı kötüdür. Bu, koşullu sevginin ilk formu olan yüzün ifşasının ilk izlenimini edinen kişi “ortada” denilen safi “korkudan pişmanlık” olarak addedilir ve yarı değersiz yarı değerlidir anlamına gelir.

Sevginin ikinci izlenimi de koşulludur, ancak orada aralarında bir kötülük ya da zarar yoktur. Ayrıca, sevginin üçüncü izlenimi koşulsuz sevginin ilk izlenimidir. Her ikisi de Beria dünyası olarak kabul edilir.

Bu nedenle Hayat Ağacı kitabında Beria dünyası çoğunlukla iyidir ve çok küçük bir kısmı kötüdür ve kötülük azlığından dolayı azlığı ayırt edilemez. Orta bir Sevap ile ödüllendirildiğinden bu, kişinin kendisini iyilik seviyesine getirdiği anlamına gelir. Ve bu nedenden dolayı kişi “çoğunlukta iyi” yani sevginin ayırım formunda kabul edilir.

Beria’da var olan ayırt edilemez azlıktaki kötülük sevginin koşulsuz olan üçüncü izleniminden uzanır. Ayrıca, kişi zaten kendisini iyilik seviyesine getirmiştir ancak henüz tüm dünyayı getirmemiştir, bu nedenle kişide var olan az kötüdür, zira bu sevgi henüz ebedi sayılmaz. Ancak, bu azınlık ayırt edilemez çünkü başkalarına karşı bile her hangi bir kötülük ya da zarar hissetmedi.

Sevginin dördüncü izlenimi, koşulsuz sevgi, ki bu da ebedidir, Atzilut dünyası kabul edilir. Hayat Ağacı kitabında yazılanların anlamı budur, yani Atzilut dünyasında hiçbir şekilde kötülük yoktur ve orada “kötülük Seninle olmayacak”tır.

Bunun nedeni kişinin tüm dünyayı da iyilik seviyesine getirmiş olmasıdır, sevgi ebedidir, tamdır ve gizlilik ve örtüler asla doğmayacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi yüzün mutlak ifşasının yeri olmasıdır, şöyle yazıldığı gibi “Öğretmenin artık Kendisini gizlemeyecek, ancak senin gözlerin Öğretmenini görecek.” Çünkü artık O’nun adından gerçek İlahi Takdir’in belirmesi ile kişi Yaradan’ın herkesle ilişkisini bilmektedir, “İyi, iyiye de kötüye de iyilik yapar.”

151. Şimdi Kutsiliğin ABYA’sının karşısında olan Klipa’nın dört ABYA dünyasının ayrımını da anlayabilirsiniz, “Yaradan birini diğeri gibi iyi yarattı” sözlerinde olduğu gibi. Bu böyledir çünkü Asiya’nın Klipot’u her iki derecesinde de yüzün gizliliğinin izleniminden gelir. Klipot insana her şeyi kötülük seviyesine getirmesi için hükmeder.

Ve Klipa’nın Yetzira dünyası günah seviyesini yakalar ki bu Kutsiliğin Yetzira dünyasında ıslah olmaz. Dolayısıyla, Yetzira dünyasından alan ortada olana “Yaradan birini diğeri gibi iyi yarattı” vasıtasıyla hükmederler.

Klipa’nın Beria dünyası da koşullu sevgiyi hükümsüz kılmak, sadece sevginin tutunduğu şeyi, yani ikinci izlenimdeki sevginin bozukluğunu iptal etmek için aynı güce sahiptir.

Ve Klipa’nın Atzilut dünyası sevginin üçüncü izleniminden dolayı Beria’da varlığı belli olmayan küçük kötülüğü yakalayan şeydir. Ve bu gerçek sevgi olmasa da Kutsiliğin Atzilut’u olarak addedilen, İyiye de kötüye de iyilik yapan İyi yoluyla, kişi tüm dünyayı iyilik seviyesine getirmekle ödüllendirilmediğinden Klipa’nın İlahi Takdir’in başkaları üzerindeki sevgisiyle ilgili başarısız olma gücü vardır.

152. Hayat Ağacı’nda yazılı olan şeyin anlamı budur, yani Klipot’un Atzilut dünyası Beria dünyasının karşısında durur, Atzilut dünyasının değil. Bu böyledir çünkü sadece sevginin dördüncü izlenimi Kutsiliğin Atzilut dünyasından çıkar. Dolayısıyla, orada hiçbir şekilde Klipot’a hükmetme yoktur, zira kişi zaten tüm dünyayı bir iyilik seviyesine getirmiştir ve Yaradan’ın İlahi Takdir’inin insanlar üzerindeki tüm hareketlerini de O’nun adının hükmünden, “İyi, iyiye de kötüye de iyilik yapar”dan bilir.

Ancak, üçüncü izlenimin uzandığı Beria dünyasında hâlâ tüm dünya iyilik seviyesine getirilmemiştir. Bu nedenle hâlâ Klipot’a bir tutunma vardır. Ancak bu Klipot Klipa’nın Atzilut’u kabul edilir, zira üçüncü izlenimin, koşulsuz sevginin karşısındadır ve bu sevgi Atzilut kabul edilir.

153. Şimdi Kutsallık ve Klipot’un birbirleriyle karşılıklı olan dört ABYA dünyasını iyice açıkladık. Bunlar Kutsilikte karşılığı olan ve dünyada var olan eksiklik olarak addedilir ve isimleri de Klipot’un dört ABYA dünyasıdır.

154. Bu sözler Kabala ilminin özünü bir dereceye kadar hissetmek isteyen gözlemciler için yeterlidir. Bilmelisiniz ki Kabala kitapları yazarlarının büyük bir kısmı kitaplarını yönlendirmediler, sadece yüzün ifşasını ve tüm kutsal edinimleri zaten edinmiş olan okuyuculara yönlendirdiler.

Sormamamız lazım, “Eğer edinimler ile ödüllendirildiler ise o zaman her şeyi kendi edinimleri sayesinde biliyorlardır. O zaman neden hâlâ başka yazarların Kabala kitaplarına dalmak ihtiyacındalar?”

Ancak, bu soruyu sormak akıllıca değil. Bu tıpkı kişinin manevi kaynakları çalışması ve bu dünyanın Dünya, Yıl, Ruh’a ilişkin işleriyle ilgili bilgisinin olmaması ve insanların davranışlarını, kendileriyle ve başkalarıyla hareketlerini bilmemesi gibidir. Ve ayrıca, kişi bu dünyadaki hayvanları ve kuşları bilmiyor.

Böyle bir kişinin kaynaklardaki tek bir konuyu bile doğru anlayabileceğini düşünebiliyor musunuz? Kişi kaynaklardaki mevzuları iyiden kötüye ve kötüden iyiye ters çevirirdi ve hiçbir şeyde elini ayağını bulamazdı.

Böylece konu önümüzde: Kişi edinimle ödüllendirilmiş olsa bile, Atzilut seviyesinde bile, yine de kendi ruhuna uygun olmayandan fazlasını algılayamaz. Yine de kişi o dünyayla ilgili mevzuları anlayabilmek için her olay ve harekette tam bilinçle üç ayrımı da bilmeli, Dünya, Yıl, Ruh.

Bu konular Zohar Kitabı’nda ve gerçek Kabala kitaplarında tüm detayları ve karmaşıklıklarıyla birlikte açıklanmıştır. Dolayısıyla, kendi aklıyla anlayan her bilge ve kişi bunları gece gündüz düşünmelidir.

155. Bu nedenle sormalıyız; o zaman neden Kabalistler her bireyi Kabala ilmini çalışmaya zorladılar? Gerçekten de bunda duyurmaya değer yüce bir şey var: Kabala ilmiyle uğraşan kişilere olağanüstü ve paha biçilmez bir deva vardır. Ne öğrendiklerini anlamalar bile özlem ve öğrendiklerini okumanın büyük arzusu vasıtasıyla ruhlarını saran Işıkları uyandırıyorlar.

Bu, maneviyat çalışan her bireyin Yaradan’ın Yaratılış Düşüncesi’nde her yaratılana haz vermeyi düşündüğü tüm muhteşem şeyleri sonunda edineceğinin garantilendiği anlamına geliyor. Ve bu yaşamda ödüllendirilmeyen biri bir sonraki yaşamda ödüllendirilecek ta ki kişi O’nun kendisi için planladığı Düşüncesini tamamlayana dek.

Ve kişi mükemmeliyeti edinmeden önce ona ulaşması hedeflene Işıklar Saran Işık olarak addedilir. Bu onların kişi için hazır bekledikleri, kişinin alma kaplarını arındırmasını bekledikleri ve o anda bu Işıkların uygun kapları giydireceği anlamına gelir.

Dolayısıyla, kişi bu ilime başladığında kapları olmasa bile Işıkların isimlerini ve kapların ruhuyla bağlantısından söz etmekle Işıklar anında belli bir derecede kişinin üstüne yansır. Ancak, kişinin üstüne ruhunun iç kısmını giydirmeden yansırlar, zira onları alacak kaplar yoktur. Bununla beraber, çalışma sırasında kişinin aldığı aydınlanma ona mükemmelliğe daha yakınlaştıracak kutsallık ve arınma bolluğu katarak Yukarıdan lütuf çeker.

156. Bununla beraber bu ilimle ilgilenme sırasında katı bir kural vardır – konuları hayal ürünü ve fiziksel konularla maddeleştirmemek. Bunun nedeni, böylece “kendinize put veya her hangi bir benzetme yapmayacaksınız” sözlerini ihlal etmeleridir.

Bu durumda, kişi fayda sağlamak yerine zarar görür. Dolayısıyla, bilgelerimiz bu ilimi sadece kırk yaşından sonra ya da bir Kabalist ile çalışmayı ve benzer uyarıları tembihlediler. Bunların hepsi yukarıdaki nedenden dolayıdır.

Okuyucuları maddeleştirmekten kurtarmak için Ari’nin Talmud Eser Sefirot (On Sefirot’un İncelenmesi) kitabını düzenledim. Kitapta Ari’nin kitaplarından on Sefirot’un açıklaması ile ilgili bütün başlıca makaleleri mümkün olduğunca basit ve kolay bir dille topladım. Ayrıca, her kelime ve konu için soru ve cevaplar tablosu oluşturdum. “…..Yaradan’ın arzusu onun elinde başarılı olacak.”

[1] PARDESS makalesindeki açıklamaya bakın.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,268