e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Yazılar > Kabala Kütüphanesi > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Makaleler > Tüm İsrail’in Bir Sonraki Dünyada Payı Vardır

Tüm İsrail’in Bir Sonraki Dünyada Payı Vardır

Makale No. 3, Tav-Şin-Mem-Zayin, 1986-87

Zohar, Nuh’da (Madde 2) şöyle yazılmıştır: “Gel ve gör: ‘Tüm İsrail’in bir sonraki dünyada payı vardır.’ Sorar, ‘Bunun sebebi nedir?’ Şöyle der: ‘Çünkü onlar dünyanın üzerinde durduğu anlaşmayı muhafaza ediyorlar, yazıldığı üzere, ‘Benim anlaşmam gündüz ve gece boyunca değilse, cennet ve dünyanın yasalarını belirlemiş olmam.” Bu nedenle, bunu üstlendikleri için anlaşmayı muhafaza etmekte olan İsrail’in bir sonraki dünyada payı vardır.”

Anlamalıyız ki, ilk olarak şu denildiğinden: “Bütün İsrail’in bir payı vardır”, yani “İsrail” ismi ile çağrılan biri, hiçbir ön koşul olmadan, bir sonraki dünyada bir paya sahiptir. Daha sonra bütün İsrail’in kastedilmediği yorumunda bulunuyor. Daha ziyade, bir şart koşuyor, sadece anlaşmayı muhafaza edenleri kastediyor. Ayetten bir kanıt sunuyor, şöyle ki, “Benim anlaşmam gündüz ve gece boyunca değilse, cennet ve dünyanın yasalarını belirlemiş olmam,” diye yazıldığından, anlaşmayı muhafaza edenleri kastediyor. Ayrıca, bu ayetten anlamalıyız ki,  “Benim anlaşmam gündüz ve gece boyunca değilse” ile kastedilen bu anlaşmadır.

Pesahim’de yazılan: “Rabbi Elazar şöyle der, ‘Tora olmasaydı, cennet ve dünya var olmazdı,’ denildiğinden ‘Benim anlaşmam gündüz ve gece boyunca değilse, cennet ve dünyanın emirlerini belirlemedim.’ RAŞİ şöyle yorumlar; “Benim anlaşmam gündüz ve gece boyunca değilse” ile kastedilen Tora çalışması olup hakkında yazılan “Ve onu gece ve gündüz tefekkür edeceksin.” Bu yüzden, anlaşmaya ‘Tora’ denir. Ve burada Zohar anlaşmayı manevi arınma olarak yorumlar ve bu anlaşmayı muhafaza eder.

İbrahim’in anlaşmayı yapmasına ilişkin olarak “Ve onunla anlaşmayı yaptı” yazıldığından, atalarımız, Yaradan’ın anlaşmanın yapılmasına yardım ettiğini, çünkü tek başına anlaşmayı yapamayacağını açıkladılar. Daha ziyade, Yaradan ona yardım etti. Çalışmada bunun ne anlama geldiğini anlamalıyız, Yaradan’ın yardımı olmadan o anlaşmayı yapamazdı.

İbrahim ve Avimelek hakkında şu yazılmıştır: “Ve ikisi bir anlaşma yaptılar.” Baal HaSulam sordu: “Eğer iki kişi, birbirlerini sevmenin zahmete değer olduğunu anlıyorlarsa, neden bir anlaşma yapsınlar ki? Görünürde bir sözleşme imzalamanın ne gibi bir yardımı olabilir ki? Bize ne katar?” Daha sonra dedi ki: “Bir anlaşma yaptığımızda kastettiğimiz, onları bir şeyin ayırması mümkün olduğundan, şimdi bir anlaşma yapıyorlar, böylece şimdiki gibi aralarında sevgi ve eşitliğin olduğunu anlıyorlar, daha sonra onları ayıran bir şeyler olduğunda bile bu anlaşma geçerliliğini korur. Yine de, şu anda kurdukları bağ kalıcı olur. Buna göre, diyebiliriz ki, daha sonra onları ayıran bir şeyler olduğunda, her birinin mantık ötesi gitmesi gerektiğini ve mantık dâhilinde gördüklerini dikkate almayıp mantık ötesine gideceklerini söyleyebiliriz. Ancak bu şekilde anlaşma geçerliliğini korur ve aralarında bir ayrılık olmaz.

Bu nedenle, denilir ki, anlaşma Tora’dır ya da anlaşma manevi arınmadır desek de bu, kişinin sadece Yaradan’la anlaşma yaptığı ve Yaradan’la olan anlaşmasından ayrılmayacağı anlamına gelmez, yani kalbinin Yaradan’la dolacağı anlamına gelmez. Daha ziyade, hem Tora, hem de manevi arınma anlaşmaya bağlılığı için verilir, kişinin kalbinin Yaradan’la dolması gerektiğinde ve O’na tutunup düşmemesi için, yazıldığı üzere, “Benim anlaşmam gündüz ve gece boyunca değilse, cennet ve dünyanın yasalarını belirlemiş olmam.” Bu böyledir, çünkü dünya ve cennetin yaratılışının özü, O’nun yarattıklarına iyilik yapması niyetiyledir ve yaratılanlar form eşitliğine erişmeden haz ve zevk alamazlar, yani kişinin bütün eylemleri ihsan etmek amacıyla olmalıdır. Aksi takdirde, Yaradan ve yaratılanlar arasında bir ayrılık olur.

Bu yüzden bize iki anlaşma verildi- manevi arınma ve Tora’nın anlaşması- bunlarla, mantık ötesine geçerek Yaradan ile anlaşma yapmaya gelebiliriz ve her şeyi ihsan etmek için yapabiliriz.

“Eğer Benim anlaşmam değilse” sözünün anlamı şudur, yani eğer form eşitliğine ulaşmak için tavsiyeler yaratmasaydım, haz ve zevk almak mümkün olmazdı ki bu yaradılışın amacının tümü, yarattıklarıma iyilik yapmak. Ve eğer form eşitliğine ulaşmak için yollar hazırlamasaydım cenneti ve dünyayı yaratmam gerekmezdi, çünkü onlar yaratılıştan herhangi bir yarar sağlayamazdı ve yaratılışın tamamı anlamsız olurdu, çünkü haz alacak kimse olmazdı. Bu anlaşmada – ki hiçbir zaman bozulmayacak bir anlaşma yaptı – İbrahim’in O’nun yardımına ihtiyacı oldu. Yaradan’ın ona yardım etmesinin anlamı budur. Ayrıca “Ve onunla anlaşma yaptı” sözünün anlamı da budur, yani Yaradan mantık ötesine geçmesi için ona yardım etti.

Mantık ötesi çalışmada üç farkına varış vardır:

  1. Çalışmasında bir eksiklik duymaz, böylece mantık ötesine gitmeye ihtiyaç duymaz.
  2. Eksikliğini hisseder, fakat bir dişi, yani dişi gibi zayıftır, üstesinden gelip mantık ötesine gitmeye gücü yoktur.
  3. Eril olarak nitelendirilir. Bu demektir ki üstesinden gelip mantık ötesine geçmeye gücü vardır.

1) Örneğin, bir kişi şafaktan önce uyanmak isterse ve uyandırılırsa, bazen kişi bunu duyar fakat önemsemez ve uyumaya devam eder. Böyle bir zamanda, ondaki eksikliği kimse hissetmez, çünkü hemen uykuya daldı ve bu yüzden eksikliği hissetmek için vakti yoktur. Bu nedenle, henüz insan olarak nitelendirilmez ki ancak böyle bir durumda dişi ve eril arasında bir ayrımın yapılması mümkündür. Adem [adam/insan], İş Adama [bu dünyanın insanı] kelimesinden türetilmiştir, bu şu anlama gelir: böylece insanları bakıp besleyecek ekin ve meyve elde etsin diye o halen toprağı sürüyor.

Bu ancak kendindeki eksikliği hisseden için söylenebilir, ki o, bu eksikliği düzeltmek için çalışmaya başlar. Fakat kişi kendindeki eksikliği hissetmediğinde, bahsedilecek kimse yoktur. Şöyle ki, ona eksikliğini söylesen bile, o duymaz, çünkü her şey için bir sürü bahane bulur. Doğal olarak, ona verilen engelleri aşacak kudreti edinmesi için Yaradan’ın yardımını talep edecek duaya yeri yoktur.

2) Uyandırıldığı zaman, kişi şunu düşünür: “Dostuma beni uyandır dediğim doğru, fakat dostuma şafaktan önce uyanmak istediğimi söylediğimde, uyanıp çalışmak için bir isteğe sahiptim; Tora’dan edineceğim hazza hasrettim. Tora çalışmaktan dolayı muazzam bir haz duyacağımı zaten düşünmüyordum, yine de yataktan çıkma eziyeti ve dinlenme hazzından vaz geçme eziyetim yok. Dostuma beni uyandırmasını söylediğimde, sadece Tora’yı çalışarak elde edeceğim hazzı düşünüyordum; bu yüzden ondan bunu talep ettim. Fakat şimdi battaniyenin altında yatıyorken ve dışarıda yağmur ve rüzgâr olduğunda, dinlenmekten dolayı haz duyacağım kesin. Ancak şimdi kalkmam gerekiyor. Peki ama Tora’yı öğrenmekten duyacağım hazzın daha büyük olacağını nereden bilebilirim ki? Bu nedenle, ‘oturup hiçbir şey yapmamak’ benim için daha iyi, çünkü emin olmayı kuşku duymaya yeğlerim, dinlenmenin bana haz verdiği kesin, öte yandan benim için Tora aynı cazibeye sahip değil.”

Fakat daha sonradan, ona düşünceler gelir: “Mantık ötesi çalışmamız gerektiğini öğrendik, yani aldığım hazzı göz önüne almamalıyım ve benim ölçüm bu olacak. Daha ziyade, Yaradan için çalışmalıyız. O zaman neden kendim için, yani bundan ne kadar yarar elde edeceğim diye hesap yapıyorum? Onun yerine, Yaradan’ın emrine uyup uymadığımın ve O’nu önemsememden duyduğu hazzın hesabını yapmalıyım. Ve neden kendimi-sevme düşüncesine sahibim? Ama şimdi bu düşüncelerimi aşamadığımdan, ne yapabilirim ki?

Şöyle devam edilir, o, Yaradan’ın hizmetkârı olarak nitelendirilir, yabancı düşünceleri aşmak istiyordur, yani bu düşünceler Tora’nın yoluna yabancıdır. Bu dişi olmak diye nitelendirilir, yani dişi olarak zayıftır, üstesinden gelecek güce sahip değildir.

3) O erildir, yani üstesinden gelecek güce sahiptir. Daha doğrusu, uyandırıldığında, ona düşünceler gelirse- “Haz duyduğun dinlenme halinden neden kalkasın? Sanırım, yataktan çıkıp çalışmaya gittiğinde, şu andan daha çok haz duyacağını hissediyorsun, ama bunun öyle olacağını nereden biliyorsun ki?” Anında bunun öyle olup olmadığını denemesini tavsiye eder. Fakat sonra ona der ki: “Çalışmada şu anda ne tat alıyorsun ki, daha sonra tat almayı umasın?” ve kişi anında öyle bir tat alır ki, dünya onun nezdinde kararır, yani kısıtlamanın tasviri kişiye gelir ve ondan Tora’nın canlılığını gizler. O zaman beden ona sorar: “Söyle bana, özlemini çektiğin durumlar bunlar mı?”

Eğer o erilse, bu “savaş adamı” olarak adlandırılır, bedene şunu der: Dediğin her şey doğru. Yani, senin görüşüne göre, sen haklısın. Fakat benim Tora ve Mitzvot [emirler] ile ilişki kurduğum temel, mantık ötesindedir. Bu demek oluyor ki, haz ve zevk alma isteğinin çalışmaya değer olup olmadığını mantık öngörüyor ve mantık ötesi de ihsan etmek için çalışmayı öngörüyor. Başka bir deyişle, alma isteğinin bununla mutabık olması gerekmez, fakat bunu ihsan etme isteği belirler.

Bu demek oluyor ki, şimdi yapmak istediği çalışmanın Yaradan’ı tatmin edeceğine inanıyorsa, derhal, gecikmeksizin onu yapmaya istekli olur. Vücut her ne kadar aksini iddia etse de, yine de üstesinden gelecek gücü vardır. Buna “eril” denir.

Fakat kişi çalışmasında bu üç farkına varışı tamamladığında- 1) Kendi eksikliğini hissetmediğinden Yaradan’dan yardım istemez, 2) kendi eksikliğini hisseder fakat üstesinden gelecek gücü yoktur ki buna “dişi” denir ve 3) eril, savaş adamı olduğunda, yani eksikliğinin üstesinden geldiğinde,- Şabat haline gelir, yani çalışmasına ara verir. Buna “Altı gün çalışacaksın ama yedinci günde dinleneceksin” denir.

Bununla şunu yorumlayabiliriz: “Bunlar Nuh’un neslidir, erdemli insan.” Zohar’da yazıldığı üzere, Nuh, Naiha [dinlenme] olarak nitelendirilir. Bu yüzden ona “erdemli” denir, onda huzur ve sükûnet vardır. Zohar der ki; “Nerede çalışma varsa, orada Sitra Ahra [diğer taraf] vardır. Bu yüzden, doğal olarak, erdemli olanın çalışması yoktur. Baal HaSulam’ın dediği gibi, Keduşa’nın [kutsallık] parladığı yerde, mumun meşale huzurunda iptal olduğu gibi, kişi iptal olur ve orada bedenin çalışması gerektiği söylenemez, çünkü Keduşa haz ve zevkin kaynağıdır.

Fakat biraz olsun Sitra Ahra’nın yakalayışı varsa, bu, kişiyi kendini-sevme haline büründürür, buna “almak için almak” denir,  bu durumda Tzimtzum [kısıtlama] ve gizlilik vardır, Keduşa açığa çıkamaz. Burada sadece gizlilik vardır, yani haz ve zevk orada parlamaz, aksine tam tersi bir durum vardır.

Şunu dediğimizde: “Onlar bizim hayatımız, ömrümüzündür, gece ve gündüz onları düşünürüz” veya şunu dediğimizde: “Onlar altından da daha iyi ve daha saftır, baldan, bal peteğinden damlayandan da daha tatlıdır”. Bu, kişinin, “ihsan etmek kapları,” denen Kelim’i olduğu durumdur. Bu bize form eşitliği verir, ki bu durumda, haz alma kapları ihsan etmek içindir. Aksi takdirde, yani ışık ve bolluk alma kaplarında aydınlatsaydı, alanlar Yaradan’dan daha çok uzaklaşırlardı. Amaç, bizim Yaradan’a tutunmak zorunda oluşumuzdur, yazıldığı üzere; “Efendisine tutunanlar için, her biriniz için, o gün, Tanrı’nız can bulur.”

Bu yüzden şöyle devam edilir, erdemli olanda, Sitra Ahra’ya yer yoktur, ama ruhun huzur bulması için yer vardır. Şabat’ın anlamı budur, yazıldığı üzere; “onun içinde yok oldu ve huzur buldu”, Şabat’ın kutsallığı nedeniyle, çalışmaya yer yoktur.

Fakat atalarımız söyle demiştir (Avoda Zarak 3a), “Yaradan onlara dedi ki: ‘Budalalar, Şabat arifesinde zahmete girenler, Şabat’ta yemek yiyeceklerdir. Şabat arifesinde zahmete girmeyenler, Şabat’ta nereden yiyecekler?”

Bu şu demektir, Lişma yolunda ilerlemesine engel olan, Sitra Ahra ile uğraşıp zahmete giren, bu çalışma sırasında kendi kötülüğünü aşamayacağını hisseder, çünkü halen Keduşa mertebesi ile ödüllendirilmemiştir. Fakat Keduşa’ya ulaşır ulaşmaz, meşalenin karşısındaki mum misali Sitra Ahra’nın iptal olacağına ve Sitra Ahra ile hiçbir bağlantısı kalmayacağına inanır. Bu durumda, kişi tek bir şeyin eksik olduğunu biliyordur; Yaradan’ın ona yardım etmesi ve Keduşa’ya ulaşmasına izin vermesi ve böylece her şey yoluna girecektir.

Bu nedenle, çalışma ve emek sırasında Yaradan’ın ona yardım etmesi için kalbinin derininden dua eder. O zaman, Yaradan’ın yardımı olmadan o hiçbir şey edinemeyeceğini hisseder. Sahip olduğu bu his, yani yalnız Yaradan’ın ona yardım edebileceği hissi, kişide Yaradan’dan almak için Kli’nin [kap] oluşmasına neden olur, çünkü eksiklik dolum almak için olan Kli diye adlandırılır. Bu nedenle, Yaradan’a olan inancı, yazıldığı üzere; “Sen her ağızdan çıkan duayı duyarsın” yoluyla, yardım alması için Kli’yi oluşturur.

Bununla şu konuyu anlarız: “Şabat arifesinde zahmete girmeyen”, yani ihsan etmek için kendisi üzerinde çalışma yapmayıp, Yaradan’ın yardımı olmadan kazanamayacağını anlamayan kişinin, doğal olarak, dua etmek için bir yeri yoktur, bu O’nun yardımını almak için olan Kli’dir. Kural, ışık olmadan Kli olmayacağı şeklinde olduğundan, Şabat günü yiyecek bir şeye sahip olmak için hazırlık yapmalıyız, altı çalışma günü Şabat’ta ışığı almak içindir ve Şabat, O’nun yardımını bekleyen boş Kelim’i doldurmak için verilen bolluk olarak nitelendirilir.

Yazıldığı üzere, “İçindeki ışık onu ıslah eder,” Şabat hakkında yazıldığı üzere, “Bütün yargılamaları O telkin etmiştir ve bütün dünyaları yöneten O’ndan başkası değildir” (Şabat gecesindeki Kegavna). Bu yüzden, Sitra Ahra ile uğraştıktan sonra, Kelim denen eksikliği hissettiklerinde, Şabat’ı alabilirler ki buna  “sona erme” ve “huzur bulma,” denir.

Şimdi sorduğumuzu anlayabiliriz. O der ki; “Tüm Israil’in bir sonraki dünyada payı vardır,” hiçbir koşul olmaksızın. Daha sonra, der ki, özellikle anlaşmayı tutanlar ve bütün İsrail değil.

Yisrail [İsrail] sözcüğünü Yaşar-El [doğrudan Yaradan’a] olarak yorumlamalıyız. Bu şu demektir, kişi yaptığı her şeyde, tüm çalışmasının doğrudan Yaradan’a yönelik olmasını ister, kendi yararına olmasını istemez. Şu ayet hakkında yaptığımız açıklama gibi: “Senin içinde yabancı Tanrı olmayacak ve yabancı bir Tanrı’nın önünde eğilmeyeceksin.”

Atalarımız dedi ki (Şabat 105b); “Kişinin bedenindeki yabancı Tanrı kimdir? Kötü eğilimdir.”

Bunu anlamalıyız. Nihayetinde iyi eğilim de kişinin bedenidir, yazıldığı üzere (Zohar, Leh Leha, Madde 86), “Biz kardeşiz, yani iyi eğilim ve kötü eğilim birbirine yakındır. Biri kişinin sağında, diğeri solunda durur. Kötü eğilim solda ve iyi eğilim sağda durur.”

Böylece, iyi eğiliminin de kişinin bedeninde olduğunu görüyoruz. Öyleyse, kötü eğilim kişinin bedenindedir dendiğinde kastedilen nedir? Bunu kendi yolumuza göre yorumlamalıyız: Kötü eğilim bedene almak için yapılan her şeyle ilgilenir ve bunu arzular, niyeti tamamen kendine yarar sağlamaktır ki bu “kendi bedeninin içine” olarak değerlendirilir. Tam tersi, iyi eğilim, bütün eylemlerinin bedenin dışında olması için çabalar. Bu, bütün çalışmalarını, kendi yararına değil de,  Yaradan için yapmaya ulaşmayı arzulamak olarak değerlendirilir. Bununla İsrail kelimesini Yaşar-El olarak, yani bütün eylemlerinin sadece Yaradan için olması şeklinde yorumlayabiliriz.

Aynı şekilde, atalarımızın yorumlarında sunulduğu üzere (Yerulşalmi 9a): “Rabbi Levi der ki; ‘Kalp ve göz günahların iki arabulucusudur, şöyle yazıldığı üzere, Yaradan şöyle der, ‘Bana kalbini ver, oğlum! Ve gözlerinin benim yolumla zevk duymasına izin ver. Bana kalbini ve gözlerini verirsen, senin bana ait olduğunu bilirim.’”

Bu demektir ki, şunu dediğimizde, “Kim O’nun halkını, İsrail’i seçer,” kişi ne zaman Yaradan’ın halkına ait olarak addedilir? Kişi kalbini ve gözlerini oraya yerleştirdiğinde, bu olur, yani baktığı her şeyi ve kalbinin hasret duyduğu her şeyi, Yaradan yararına yapmaya, kendi yararına yapmamaya çalışır. Buna “Sen benimsin” denir, yani “Sen Bana aitsin.” O zaman O’nun halkına, Yaşar-El’e dâhil olur.

Aynı şekilde, şunu da yorumlamalıyız: “Tüm İsrail’in bir sonraki dünyada payı vardır” ve daha sonra kimin İsrail olarak nitelendirildiğini yorumlar ve der ki dünyanın üzerinde var olduğu anlaşmayı tutana, koruyana İsrail denir. Aksi takdirde, yani dünyanın onun üzerinde var olduğu anlaşmaya uymayan, İsrail’in parçası değildir,  dünyadaki ulusların bir parçasıdır.

Ve dünyanın onun üzerinde var olduğu anlaşma nedir? Kişi bütün çalışmalarının Yaradan’ın yararı için olacağına dair, O’nunla bir anlaşma yapar. Buna “ihsan etmek için” denir ve sadece bununla dünyanın var oluşu gerçekleşir. Bu demektir ki, dünya O’nun yarattıklarına iyilik yapmak için yaratılmıştır ve form eşitliği olmadığı sürece, yaratılanlar zevk ve hazza bürünemezler.

Şöyle, dünyanın yaratılışının tamamı, O’nun yarattıklarına iyilik yapmak içindi, boşluk içindeydi çünkü haz ve zevki alacak kimse yoktu. Fakat Yaradan’la anlaşma yaparak yaratılanlar haz ve zevki alacak hale geleceklerdir.

Anlaşmayı gerçekleştirmek için, Tora ve manevi arınma vardır, yani yaptığımız her şeyde, bunu yaparak Yaradan ile sonsuz bir anlaşma yapmakla ödüllendirilmeye niyet etmeliyiz. Özellikle, inanmalıyız ki, Yaradan her ağızdan çıkan duayı duyar ve biz bununla kurtarılacağız.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
18 - 0,306