e-posta ile Paylaş

GÖNDER

Kabala İlmi, dünyadaki tüm ilimleri kapsar.
Baal HaSulam “Özgürlük”
“Bu ilim, gizliliğin sonunda çocuklara bile ifşa olacaktır.”
Baal HaSulam “Kabala Öğretisi ve Özü”
Son neslin günleri yaklaştığında, çocuklar bile, kurtuluşu ve sonu bilip, bu ilmin sırlarını bulacaklardır.
Sulam’ın Önsözü ile Zohar Kitabı
“Ben’i arayanlar, Ben’i bulacaklar” ve yazdığı gibi , “Aradım ve bulamadım, buna inanmayın.”
Baal HaSulam “On Sefirot Çalışmasına Giriş”
MENÜ

KABALA KÜTÜPHANESİ

Ana Sayfa > Baruh Halevi Aşlag (Rabaş) > Kabala Kütüphanesi > Makaleler > Erdemlinin Kötülüklerden (Sıkıntılardan) Acı Çekmesi Ne Anlama Gelir?

Erdemlinin Kötülüklerden (Sıkıntılardan) Acı Çekmesi Ne Anlama Gelir?

Makale 9, 1988

Zohar (VaYeşev, Madde 11), “Erdemlinin sıkıntıları (kötülükleri) çoktur” ayetini şöyle yorumlar: “‘Erdemlinin sıkıntıları çoktur ve Yaradan onu hepsinden kurtarır.’ Ayette ‘Erdemliye sıkıntı vardır’ denmemiştir; bilakis ‘Erdemlinin sıkıntıları çoktur’ denmiştir. Bu, çok sıkıntı çeken kişinin erdemli olduğunu gösterir; çünkü Yaradan onu ister. Ve bu sebeple, Yaradan o kişiyi ister ve onu hepsinden kurtarır.”

Bu sözleri anlamalıyız:

  1. Erdemli olanlar neden sıkıntılara maruz kalmalıdır?

  2. Eğer sonrasında “Yaradan onu kurtaracaksa”, o zaman erdemli olanı sıkıntıya sokmanın ne anlamı vardır? Eğer Yaradan onu kurtarmak zorundaysa, bu anlamsız bir iş gibi görünmektedir.

Bilindiği üzere, Lişma (O’nun rızası için) denen, yani kendileri için değil ihsan etmek için hakikat yolunda yürümek isteyenlerin çalışma düzeni şudur: Onlar erdemli olmak isterler, çalışmada “almak için almak” olarak adlandırılan günahkâr olmak istemezler. Yani ihsan etme eylemlerini bile alma niyetiyle yapıyorlarsa, Zohar’ın ifadesiyle günahkâr sayılırlar; nitekim ayet hakkında şöyle denir: “‘Ulusların iyiliği günahtır’; çünkü yaptıkları tüm iyilikleri kendileri için yaparlar.” Yani yaptıkları tüm iyiliklerde niyetleri kendi çıkarlarıdır ve bu onların günahıdır.

Buna karşılık, Yaradan’a hizmet etmek isteyenler, kendi çıkarları için değil, yalnızca Yaradan’ın rızası için çalışmalıdırlar. Bu nedenle, yaratılanların doğası yalnızca kendileri içindir; bilindiği üzere, O’nun yarattıklarına iyilik yapma arzusu, bu amaç doğrultusunda bir eksiklik yaratmıştır; yani yaratılanların haz almaya özlem duymasını sağlamıştır. Çünkü özlem olmadan kişi hiçbir şeyden haz alamaz. Dahası, hazzın ölçüsü, özlemin ölçüsüne bağlıdır.

Bu sebeple, kişiye kendi çıkarından vazgeçmesi ve Yaradan’ın rızası için çalışması gerektiği söylendiğinde —ki ancak bu şekilde Yaradan’la Dvekut (bütünleşme) elde edilebilir ve insanın amacı budur— bu durum tövbe olarak kabul edilir. Çünkü alma niteliği, “form eşitsizliği” nedeniyle kişiyi Yaradan’dan ayırır. Yaradan verendir, yaratılanlar ise O’nun verdiklerini alırlar. Bu nedenle kişi, tek arzusunun ihsan etmek olduğu bir dereceye geldiğinde buna “form eşitliği” denir. Bu, yaratılanın köküne dönmesi, yani Yaradan’la birleşmesi olarak kabul edilir. O zaman kişi “erdemli” derecesine ulaşır; zira artık kendi çıkarı için değil, Yaradan’ın rızası için çalışmaktadır.

Bu yüzden kişi bedeni için çalışmak istemediğinde, beden onun çalışmasına direnir ve ihsan etmek amacıyla hiçbir şey yapmasına izin vermez. Kişi ihsan etme niyetini unutup almak için çalışmaya başladığında ise, çalışmaya yeniden devam edebilir. Ancak “Lo Lişma’dan (O’nun rızası için değil) Lişma’ya (O’nun rızası için) gelinir” kuralına göre, kişiye yukarıdan bir uyanış gelir ve ihsan etmek için çalışması gerektiği hatırlatılır. O zaman beden hemen direnç gösterir, kişinin ihsan etme çalışmasına devam etmesine izin vermez ve kişi bedenin ona yaşattığı sıkıntıları (kötülükleri) hissetmeye başlar.

Kişi bedeninin bir ölçüde tekrar tekrar üstesinden gelir, fakat sonra bir kez daha çalışmasından düşer ve içindeki kötülüğü hisseder. Böylece, erdemli olmak isteyen kişinin, bedenin ona verdiği ıstırapları sürekli hissettiği ortaya çıkar. Yani her ne zaman ihsan etmek için bir şey yapmak istese, “günahkâr” gelir ve şunu sorar: “Bu çalışma senin için nedir?” Ancak kişi kendisi için çalıştığında, günahkârın “Bu çalışma senin için nedir?” diye sormasına yer yoktur, çünkü o zaten “kendisi için alma arzusu” olarak adlandırılan günahkârın yararına çalışmaktadır. Dolayısıyla, günahkârın sorusu, özellikle kişi Yaradan için çalışmak istediğinde ortaya çıkar.

Şimdi erdemlinin neden özellikle çok ıstırap çektiğini anlıyoruz. Bunun nedeni, insanın eğiliminin onu her gün yenmesidir. Yani kötü eğilim, kişinin “gün” denilen bir ışığı, yani doğru yolda olduğuna dair bir parıltıyı gördüğü anda, hemen onun üzerinde baskı kurar ve onu şikâyetleriyle başarısızlığa uğratmak ister; ona şöyle der: “İhsan etmek için çalışmaktan eline ne geçecek?” Ve bu düzen her gün tekrar eder.

Bu, bilgelerimizin dediği gibidir (Kiduşin 40): “Kişi kendini her zaman yarı suçlu, yarı masum olarak görmelidir. Bir Mitzva [emir/iyi iş] yaparsa, ne mutlu ona, çünkü kendisi için erdem tarafına hükmetmiştir.” Ancak, eğer “Kişi kendini her zaman yarı suçlu, yarı masum olarak görmeli ve bir Mitzva yerine getirirse, ne mutlu ona, çünkü kendisi için erdem tarafına hükmetmiştir” ise, o zaman nasıl tekrar “yarı” diyebilir? Zira zaten erdem tarafına hükmetmiştir, öyleyse neden “her zaman” demektedirler?

Söylendiği gibi: “İnsanın eğilimi onu her gün yener.” Kötü eğilim, kişi için şimdi “gün” olduğunu gördüğü anda onu hemen yener. Yani kişi ne kadar iyilik yaptıysa, kötü eğilim de hemen o ölçüde onun üzerinde baskı kurar ve kişi yeniden “yarı suçlu, yarı masum” olur.

“Her gün onu yener” ifadesinin anlamı budur; yani her gün yeni bir üstesinden gelme durumu vardır. “İnsanın eğilimi onu her gün yener” ifadesini, içindeki kötülüğün arttığı şeklinde, yani “kötülük akışının giderek büyüdüğü” şeklinde yorumlamalıyız. Bu nedenle “biri diğerinin karşısındadır.” Kişi üstesinden gelip bir iyilik yapar yapmaz, kötü eğilim onu yener.

Dolayısıyla erdemli çok ıstırap çeker. Yani her gün, içindeki kötülük büyür ve yaptığı iyiliklere oranla kötülük onda ifşa olur. Bilgelerimizin dediği gibi: “Dostundan daha büyük olanın eğilimi de ondan daha büyüktür.”

Buradaki “ondan” ifadesinin ne ima ettiğini anlamalıyız. Yaptığımız açıklamaya göre “ondan” ifadesi, eğilimin büyümesinin kişinin büyümesinin bir sonucu olduğu anlamına gelir; çünkü kişi hayvan değil insan olmaya çalışmıştır. Bundan dolayı eğilim de büyümüştür. Nitekim “İnsan daima yarı suçlu, yarı masum olmalıdır” denmiştir ki böylece kötülüğü yenebilsin.

Kötüyü bir anda yenmek imkânsızdır. Bu yüzden kötülük kişiye yavaş yavaş görünür. Kişi her iyilik yaptığında, biraz daha kötülüğün ifşa olması için yer açılır. Bu, kişi içindeki tüm kötülüğü ıslah edene kadar tekrar eder. İşte erdemlinin çok ıstırap çekmesinin nedeni budur.

Şunu sorabiliriz: Neden kötülüğün tamamı insanda bir anda ortaya çıkmaz? Cevap şudur: Kişi içindeki tüm kötülüğün üstesinden gelemezdi. Yalnızca içindeki kötülük iyilikten fazla olmadığında ve ikisi eşit olduğunda, kişi Manevi Çalışma ve Emirlerin gücüyle üstesinden gelebilir. Bu nedenle, kötülük bir insanda kademeli olarak ortaya çıkar; yani iyiye ulaştığı ölçüde, yukarıdan ona biraz daha kötülük gösterilir, ta ki zamanla insanın içindeki tüm kötülükler ıslah olana kadar.

Bu, ayıklama düzeninden kaynaklanır. Yazıldığı üzere, yalnızca 288 kıvılcım ayıklanabilir; bunlar 32 yolun her birindeki üst dokuzdur. Ancak her yoldaki Malhut‘un ayıklanması yasaktır. Buna “taştan kalp” denir; “Ve taştan kalbi etinizden çıkaracağım” ayetinde olduğu gibi. Çünkü bu kötülüğü altı bin yıl boyunca ıslah etmek imkânsızdır. Altı bin yılın sonunda, 288 kıvılcım ayıklandığında, tüm kötülük ayıklanmış olacaktır. Zohar’da yazıldığı gibi: “Ölüm meleği kutsal bir melek olacaktır” ve buna “Ölüm sonsuza dek yutulacaktır” denir.

Bu şekilde, kişi içindeki kötülüğü, yani alma kaplarını ihsan etmek için çalışsınlar diye ıslah ettiğinde, bunu bir kerede düzeltmek imkânsızdır. Aksine, kişinin içindeki, bizi Yaradan’dan ayıran kötülüğün kaynağı olan alma kabı, birçok parçaya bölünür. Bu yukarıdan gelen bir ıslahtır. Birçok parçaya bölündüğü için, her ne zaman bir parçayı Keduşa‘ya (Kutsallığa) düzeltsek, hemen bir başka parça gelir; bu, daha önce düzeltmemiz gerekenden daha büyük bir parçadır. Kişi çalışmaya alıştıkça, her defasında düzeltmesi için kendisine içindeki kötülükten daha büyük bir parça verilir.

Bu, ağırlık kaldırma konusunda kendini geliştirmek isteyen bir kişinin durumuna benzer. Her gün ona kaldırması için daha ağır bir yük verilir. Aynı şekilde, çalışmada, yükseltmemiz için bize her gün daha büyük bir kötülük parçası verilir. Bu durum, kendimizi çalışmada ilerlemiyor, hatta geriliyormuşuz gibi görmemize neden olur. Yani her geçen gün çalışmanın üstesinden gelmenin daha da zorlaştığını görürüz. Ancak bunun nedeni, her gün bize düzeltmemiz için daha büyük bir parça verilmesidir.

“Yaradan onu hepsinden kurtaracaktır.” Şöyle sormuştuk: Eğer Yaradan bizi kötülüklerden kurtaracaksa, neden bize kötü şeyleri veriyor, sebepsiz yere acı çekmemiz için mi? Demek istediğimiz, eğer insan kendi başına üstesinden gelebilseydi, bunun insana düzeltmesi için verildiğini anlayabilirdik. Ama eğer Yaradan onu kurtaracaksa, ona birçok sıkıntı vermenin anlamı nedir?

Zaten sormuştuk; neden insan kendi başına üstesinden gelemiyor da sadece Yaradan kurtarmak zorunda kalıyor? Ve eğer bize üstesinden gelme seçimi veriliyorsa, neden üstesinden gelebilecek güç verilmiyor? Baal HaSulam’ın dediğine göre, bu kasıtlıdır ki böylece kişi Yaradan’dan yardım istesin. Ve O’nun verdiği yardım, kişiye daha yüksek bir ruh derecesi vermesidir, böylece kişinin daha yüksek bir dereceyi almaya ihtiyacı olur.

Kişinin, ruhunun NRNHY‘ını edinmesi gerekir ve bir ihtiyaç olmadan, yani bir Kli [kap] olmadan dolum almak imkânsızdır. Bu nedenle, kişinin çalışmaya başlaması için kasten böyle yapılmıştır. Kişi, üstesinden gelemediğini gördüğünde umutsuzluğa kapılmamalı, bunun yerine Yaradan’a dua etmelidir; Zohar’ın şöyle dediği gibi: “Arınmaya gelene yardım edilir. Ve neyle? Kutsal bir ruhla.”

Buna göre, burada iki husus vardır:

  1. Kişi, ihsan etme çalışmasına başlamalıdır ki Yaradan’ın yardımına ihtiyaç duysun; çünkü eğer kendi başına üstesinden gelebilseydi, Yaradan’ın yardımına ihtiyacı olmazdı. Bu durumda bir kabı olmadığı kabul edilirdi ve kap olmadan ışık olmaz.

  2. İnsana kendi başına bunun üstesinden gelme yeteneği verilmemiştir. Dolayısıyla, kişinin başlamak zorunda olduğu ama bitiremeyeceği sonucu çıkar.

Bununla, erdemlilerin neden birçok acı çekmeyi hak ettiğine dair sorumuzu anlıyoruz. Çünkü erdemlinin ıstıraplar nedeniyle çektiği acı, onun Yaradan ile Dvekut’a (bütünleşmeye) ulaşmasını engeller ve bu durum onun bir kaba sahip olmasına neden olur. Istırapların kişinin üstesinden gelemeyeceği kadar çok olması, Yaradan’ın “onu hepsinden kurtarması” ve kişinin onları tek başına yenememesi; bütün bunlar kasıtlıdır. Çünkü Yaradan, eğer ihtiyacı yoksa kişiye daha yüksek bir derece veremez. Bu nedenle Yaradan ona kurtuluş olarak ruhunun parçalarını verir; şöyle yazıldığı gibi: “Ve Yaradan onu hepsinden kurtarır.”

Bu nedenle iki şey gereklidir:

  1. Erdemlinin birçok ıstırabı olmalıdır, bu ıstıraplar onun kabıdır.

  2. Daha sonra O, kurtuluş olarak ona ruhun parçalarını verir.

Ancak normalde insanlar talepte bulunduklarında, Yaradan’dan kendilerini kötülükten kurtarmasını ve zaten kötü olarak kabul edilmiş bir parçanın üzerine kendilerine bir ruh vermesini istemeye başlarlar. Peki, Yaradan neden kişinin belli oranda bir kötülüğü ifşa etmesini istiyor da ancak o zaman kendisine yardım ediyor?

İnsana böyle görünür. Ancak burada iki ayrım yapmalıyız:

  1. Gerçekten de Yaradan, kişiye içindeki kötülüğü ifşa ederek ona yardım eder, böylece o doğruyu bilecektir.

  2. Bu, yalnızca ihsan etme yolunda yürüyebilecek kapasitede olanlara ifşa edilir. Kötülük onlara bu nedenle gösterilir, böylece onu düzeltebilme becerisine sahip olabilirler. Fakat ihsan etme çalışmasıyla bir bağlantısı olmayan insanlara, kötülük sadece genel olarak ifşa edilir.

Bu, bizim bu dünyada yaptığımıza benzer. Bir kişi tedavisi olmayan bir hastalığa yakalandığında kendisine hastalığının ne olduğu söylenmez. Bunun yerine başka hastalıkları olduğu söylenir, ancak ölümcül bir hastalığı olduğu gerçeği onunla paylaşılmaz. Bunun nedeni oldukça basittir: Kişiye içindeki kötülükler anlatılsa ve o bunları düzeltemezse ne olur? Bu nedenle maneviyatta kişiye kötülük, çalışabilme kabiliyeti ölçüsünde çok yavaş gösterilir.

Buna göre, eğer kişi bir kaba sahip olacak ölçüde kötülüğün ifşasına sahip değilse ve bir ruhu barındırmak için uygun bir ihtiyaç içinde değilse, yarım bir kaba bir ruh yerleştirmek imkânsızdır. Bu ana rahmindeki embriyo gibidir, bilgelerimizin söylediği gibi: “İnsanda üç ortak vardır: Yaradan, babası ve annesi. Baba beyazı verir; anne kırmızıyı verir ve Yaradan ruhu verir.”

Açıkça bilinir ki, anne ve baba üzerine düşeni yapsa dahi, yine de yarım bir fetüs doğabilir. Yani, üzerlerine düşeni yapmalarına rağmen embriyo kafasız, sadece bir vücut olarak doğabilir veya tam tersi vücudu olmadan dünyaya gelebilir. Yaradan’dan üzerine düşeni yapmasını, yani yarım bir embriyoya ruh vermesini ve o şekilde dünyaya gelmesini istiyor muyuz? Elbette dünyada kimse bu kadar aptal değildir.

Yaradan çalışmasında da durum böyledir. Kişi çalışmaya başladığında önce “beyaz” ile başlar. Babasına ve annesine “ebeveynler” denir. Kişinin dünyaya gelmesinin nedeni onlardır. Baba “erkek” yani “bütünlük” olarak adlandırılır ve buna “beyaz” denir çünkü burada hiçbir eksiklik yoktur. Yani, kişi kendi payına düşenden memnundur; Yaradan çalışması ile kurduğu en ufak bir temas için, Yaradan çalışması ile ödüllendirildiği ve kendisine Yaradan ile temasa geçme düşüncesi ve arzusu verdiği için Yaradan’a şükreder. Bilgelerimizin söylediği gibi: “Yürür ama yapmaz, yürümenin mükâfatı elindedir.”

Daha sonra, “annenin kırmızısı” olarak adlandırılan sol çizgiye geçer. Anne “dişi” yani bir eksiklik olarak kabul edilir; ihsan etme amacı taşıyıp taşımadığını görmek için kişinin yaptığı iyi işleri eleştirir. O zaman kişi gerçeği, yani ondan ne kadar uzak olduğunu görür. Bu, kişiye onu yakınlaştırması için Yaradan’a dua etme ihtiyacını verir, böylece Yaradan’la Dvekut ile ödüllendirilir. O zaman kişi beklentiye girer; çünkü zaten iki çizgisi vardır, bir ihtiyacı ve bir kabı olduğunu hisseder, o halde başka neye ihtiyacı vardır? Yalnızca Yaradan’ın Kendi üzerine düşeni yapmasına, yani ruhu vermesine.

Ancak, eğer babanın beyazı ve annenin kırmızısı henüz buna layık değilse, yani tamamlanmamışlarsa –örneğin sadece yarım bir bebek dünyaya getirebileceklerse– Yaradan elbette kendi üzerine düşeni, yani ruhu veremez. Bu nedenle Yaradan sağ ve sol çizgilerin tamamlanmasını bekler, böylece eksiksiz bir şey yaratmak mümkün olur. O zaman Yaradan ruhu verir.

Bu nedenle kişi Yaradan’ın yardım etmek istemediğini söylememelidir. Aksine Yaradan, ruhun parlamasına yetecek tam bir ölçü oluşana kadar, her bir eylemi bir araya getirir. Bir Bilgenin Meyveleri kitabında (Cilt 1, s. 196) bu konu ile ilgili şöyle yazılmıştır: “‘O, Kudüs’ü yeryüzünde bir övgü (işareti) yapana ve kurana dek, O’na rahat vermeyin ve siz de dinlenmeyin.’ Bu nedenle biz de dualarımızı yukarıya, kapıyı ısrarla çalarak, yorulmadan ve durmaksızın koşturuyoruz; O bize cevap vermediğinde de hiç zayıf düşmüyoruz. İnanıyoruz ki O,  dualarımızı duyar. Ancak bizim güvenilir bolluğu alacak kaplara sahip olacağımız zamanı beklemektedir. O zaman her bir dua için cevabı bir kerede alacağız, çünkü ‘Yaradan’ın eli  kısa değildir.’”

Sonuç olarak, kişi her gün dua etmesine rağmen Yaradan’dan yardım almadığını söylememelidir. Bunun yerine, Yaradan’ın, kişinin ettiği her duayı alıp, o ana kadar ettiği diğer dualara eklediğine ve kişi O’ndan ruhu almaya uygun, tam bir ölçüye gelene kadar beklediğine inanmalıdır.

Ayrıca, Yaradan’dan kötülüğün üstesinden gelmek için yukarıdan yardım ve güç isteme duası ile ilgili iki ayrım yapmalıyız:

  1. Kişi Yaradan’dan ihsan etme kaplarını Keduşa‘ya [Kutsallığa] sokabilmeyi, yani onları ihsan etme niyetiyle kullanma yeteneğine sahip olmayı ister.

  2. Yaradan’ın kendisine, alma kaplarının da üstesinden gelebilmesi için güç vermesini ister. Bu, alma kaplarını ihsan etme amacıyla yönlendirebilmesi olarak kabul edilir.

Bununla bilgelerimizin şu sözlerini yorumlamalıyız (Raşi, VaYeşev‘de sunulmuştur): “‘Ve [Yakup] oturdu’ ayeti hakkında ayrıca şunu da açıklamalıyız: Yakup huzur içinde oturmak istedi; Yusuf’un öfkesi üzerine sıçradı. Erdemliler huzur içinde oturmak isterler. Yaradan dedi ki: ‘Erdemliler için gelecek dünyada onlar için hazırlanmış olana sahip olmaları yetmez mi ki, bir de bu dünyada huzur içinde oturmak isterler?’”

Söyledikleri şeyi anlamak zor görünüyor: “Yaradan dedi ki, ‘Erdemliler için gelecek dünyada onlar için hazırlanmış olana sahip olmaları yetmez mi ki, bir de bu dünyada huzur içinde oturmak isterler?’” Oysa açık bir Mişna (Avot, Bölüm 6:4) vardır: “Tora’nın yolu budur: Tora’da emek ver. Eğer böyle yaparsan, bu dünyada ve gelecek dünyada ne mutlu sana.” Bu, bu dünyada da huzur olması gerektiği anlamına gelir.

Bunu çalışmada yorumlamalıyız. Bina‘ya ihsan etme kabı anlamına gelen “gelecek dünya” dendiği bilinir, çünkü her şey iki anlayıştan oluşur: 1) Ne aldığı, 2) Ne verdiği. Bunlara, vermek ve almak olan “Bina niteliği” ve “Malhut niteliği” denir.

Kişi çalışma düzenine başladığında önce en iyisini ayırmaya başlar. Alma kaplarının içine yerleştirilen kapları ayırmaya ve ortaya çıkarmaya başlarız; yani tüm kaplar –hem alma hem de ihsan etme kapları– kapların kırılması esnasında, alıcı olan Klipot‘a [kabuklara] düşmüştür. Kabala terminolojisinde bunlara Kelim de Panim [Ön/Yüz kapları] ve Kelim de Ahorayim [Arka kapları] adı verilir.

Bu nedenle, erdemliler kendileri için ihsan etme kaplarını, ihsan etme niyetine sahip olacak şekilde ıslah ettiklerinde –ki buna “Tora Lişma‘yı [O’nun rızası için] öğrenmek” denir– bu, “gelecek dünyada onlar için hazırlanmış olan” olarak kabul edilir. Erdemliler bununla yetinmezler, onlar “bu dünyada da huzur içinde oturmak” isterler. Yani, Kelim de Ahorayim olan ve “Malhut‘un kapları” olarak adlandırılan alma kaplarının da Keduşa‘ya girmesini, yani ihsan etmek için çalışmalarını isterler; çünkü Malhut‘a “bu dünya” denir.

“Yakup huzur içinde oturmak istedi; Yusuf’un öfkesi üzerine sıçradı” sözünün anlamı budur. Yusuf’a NHY denilir; bunlar Kelim de Ahorayim’dir, alma kapları olan Hohma‘nın ifşa yeridir ve “bu dünya” olarak kabul edilir. Yani öfkesi, kutsallığa girebilmeleri için onları hâlâ düzeltmemiş olması sebebiyledir. Bu nedenle “Erdemliler için yeterli değildir…” denmektedir.

Telif Hakkı © 1996 - 2015 Bnei Baruh. Tüm hakları saklıdır.
Bu sitede sunulan tüm materyal, Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü tarafından dünyanın ıslahı ve hayatın iyileştirilmesi amacı ile sunulmaktadır.
Bu nedenle, içeriği değiştirilmediği ve kaynağına gönderme yapıldığı takdirde, tüm materyalin kullanımına ve dağıtımına izin verilmiştir.
19 - 1,014