Şabat arifesinde duydum, 14 Mayıs 1943
“Bir günah bir Mitzva’yı [emri] ortadan kaldırmaz ve bir Mitzva bir günahı ortadan kaldırmaz.” Bu, çalışmanın yürütülmesi için kişinin iyi yolu izlemesi gerektiğidir. Ancak kişinin içindeki kötülük, onun iyi yola girmesine izin vermez.
Ancak, kişi bilmelidir ki kötülüğü kökünden söküp atmak gerekmez, çünkü bu imkânsızdır. Bunun yerine, “Efendiyi sevenler, kötülükten nefret etsinler” diye yazıldığı üzere, kişi yalnızca kötülükten nefret etmelidir. Dolayısıyla, ihtiyaç duyulan yalnızca nefrettir, zira bağlanmış olanları ayırmak nefretin işleyişidir.
Bu nedenle kötülüğün kendi başına bir varlığı yoktur. Aksine, kötülüğün varlığı, kötülüğe duyulan sevgiye ya da kötülükten duyulan nefrete bağlıdır. Bu demektir ki, eğer kişi kötülüğe karşı sevgi besliyorsa, o zaman kötülüğün otoritesine yakalanır. Eğer kişi kötülükten nefret ederse, kötülüğün otoritesinden çıkar ve kötülüğün o kişi üzerinde hiçbir hükmü kalmaz.
Demek ki asıl çalışma kötülükte değil, sevginin ölçüsünde ve nefretin ölçüsündedir. Bu nedenle, bir günah bir günahı tetikler. Şöyle sormalıyız: “Kişi neden böyle bir cezayı hak ediyor?” Kişi çalışmasından düştüğünde, düştüğü yerden kalkması için ona yardım edilmelidir. Ancak burada görüyoruz ki, ilk düşüşten daha aşağı düşmesi için ona daha fazla engel eklenmiştir.
Fakat kötülükten nefret etmesi için kişiye daha fazla kötülük verilir, ki böylece günahın onu Yaradan’ın çalışmasından nasıl uzaklaştırdığını hissetsin. Kişi ilk günahından pişmanlık duymuş olsa da, kötülüğe karşı nefret duymasına yetecek kadar pişmanlık duymamıştır.
Dolayısıyla, bir günah bir başka günahı tetikler ve kişi her seferinde pişman olur ve her pişmanlık, kötülüğe duyduğu nefretin ölçüsü tamamlanıncaya kadar kötülüğe duyduğu nefreti tetikler ve bu durumda kötülükten ayrılır, zira nefret ayrılığa neden olur.
Bu nedenledir ki, kişi ayrılığa yol açacak düzeyde belli bir nefret ölçüsü yakalarsa, “bir günah bir günahı tetikler” ıslahına ihtiyaç duymaz ve bu nedenle zaman kazanır. Kişi ödüllendirildiğinde, Yaradan’ın sevgisine kabul edilir. “Efendiyi sevenler, kötülükten nefret ederler” sözünün anlamı budur. Onlar sadece kötülükten nefret ederler, ama kötülüğün kendisi yerinde kalır ve ihtiyacımız olan sadece kötülüğe duyulan nefrettir.
Bu, “Yine de Sen onu Tanrı’dan biraz daha aşağı yaptın” sözünden gelir ve bu, yılanın “ve sen Tanrı gibi olacaksın, iyiyi ve kötüyü bileceksin” sözünün anlamıdır. Bu demektir ki, kişi Yaradan gibi İlahi Takdirin tüm işleyişini anlamak için çabaladığında ve bunu istediğinde bu, “Bir adamın tutkusu onu alçaltacaktır” anlamına gelir. Bu demektir ki, kişi her şeyi dışsal akılla anlamak ister ve eğer anlamazsa, alçaklık içinde olur.
Gerçek şu ki, eğer kişi bir şeyi bilmek için uyanırsa, bu o şeyi bilmeye ihtiyacı olduğunun bir işaretidir. Kişi kendi aklının, anlamak istediği şeyin üstesinden geldiğinde ve her şeyi mantık ötesi bir inançla ele aldığında, buna insan niteliğindeki en büyük alçaklık denir. Kişinin daha fazlasını bilmeyi talep ettiği, ancak bunu mantık ötesi bir inançla gerçekleştirdiği ölçüde, daha büyük bir alçaklık içinde olduğunu görürsünüz.
Şimdi onların “Musa çok yumuşak huylu, alçakgönüllü ve sabırlıydı” (Sayılar 12:3) ayetini nasıl yorumladıklarını anlayabiliriz. Bu demektir ki, Musa, mümkün olan en yüksek ölçüde alçaklığa tahammül etti.
Bu, Adam HaRişon’un günahtan önce hayat ağacından yemesinin ve bütünlük içinde olmasının anlamıdır. Yine de, durumunda herhangi bir eksiklik hissetmediği için, üzerinde durduğu dereceden daha fazla yürüyemezdi. Dolayısıyla, doğal olarak tüm kutsal İsimleri keşfedemedi.
Bu nedenle, “insanoğullarına karşı davranışı korkunç olan”, ona iyiliği ve kötülüğü bilme ağacından yedirdi. Bu günah sayesinde, tüm ışıklar ondan ayrıldı; dolayısıyla, çalışmasına yeniden başlamak zorunda kaldı.
Yazı bu konuda hayat ağacından yemiş olsaydı sonsuza dek yaşayacağı için Aden Bahçesi’nden kovulduğunu söyler. Bu, dünyaların içselliğinin anlamıdır. Eğer kişi oraya girerse, sonsuza kadar orada kalır. Bu, bir kez daha hiçbir eksiklik olmadan kalacağı anlamına gelir. Ve iyi ve kötünün ıslahıyla ortaya çıkan kutsal isimleri gidip ifşa edebilmek için de bilgi ağacından yemesi gerekiyordu.
Bu, dostuna şarapla dolu büyük bir fıçı vermek isteyen ama dostunun sadece küçük bir kâsesi olan bir kişinin durumuna benzer. O ne yapar? Bu kâseye şarap doldurur ve kâseyi eve götürüp döker. Ardından bir kez daha kâseyle gider ve bir kez daha şarapla doldurur. Daha sonra, tüm şarap fıçılarını alana dek evine bir kez daha gider.
Başka bir benzetme daha duydum: Biri kral, diğeri çok yoksul olan iki dosttan söz ediyordu ve adam, bir dostunun kral olduğunu duymuştu. Bunun üzerine yoksul adam, dostu krala gider ve ona kötü durumunu anlatır.
Bunun üzerine kral ona hazine bakanına yazdığı bir mektupta iki saat boyunca istediği kadar para alabileceğini söyler. Fakir adam küçük bir kutuyla hazineye gelir, içeri girer ve o küçük kutuyu parayla doldurur.
Dışarı çıktığında bakan kutuyu tekmeler ve tüm para yere düşer. Bu tekrar tekrar devam eder ve zavallı adam “Bunu bana neden yapıyorsun?” diye ağlar. Sonunda, bütün bu zaman boyunca aldığın bütün paralar senin ve hepsini alacaksın diye cevap verir. Senin hazineden yeterince para alacak kabın yoktu; bu yüzden sana bu oyun oynandı.